Muhtaç olduğun kudret edebiyatta mevcuttur.
Ve işte buradayım. Hayatın getirip bıraktığı yerde.
Buz çağından fırlayıp Orta Amerika’ya inmiş gibiyiz, sincaplar ve ben. Sincaplar mahallenin maskotları. Onlar her yerdeler, elektrik tellerinde; çimenlerde, tehlikeli olduğu söylenen arka sokaklarda, yeni kaydolmuş bir öğrenci gibi üniversite kampüsünde. Renkleri İstanbul’dakilere göre daha soğuk. Yıldız Parkı’nda, Emirgan Korusu’nda hiç beklemediğiniz anda yolunuza çıkıveren kahverengi sincaplara pek benzemiyorlar. Grilerden gri beğenin, sincaplara kürk diye giydirin, öyle bir şey işte. Ama sincap sincaptır, hepsi aynı telaşla meşe palamudu kovalıyor, sokaktaki uzun ağaçların gövdesine tırmanıyor, sıcaklar bastırdığında kopardıkları yeşil yaprakları çalışkan halleriyle yan apartmanın çatısında biriktiriyorlar.
Düşünüyorum da ara sıra çatıya sığınmak fena fikir olmayabilir. Hakikati söylemek giderek zorlaştığında, şiddet tüm cenahlardan çıkartma yaptığında, politikacılar o bayramlık ağızlarını açtığında çatının kapısını aralamalı. Bir dünya edebiyatı klasiği olan Jane Eyre’ı sömürge sonrası edebiyat bağlamında okuduğum şu günlerde aklım sürekli olarak tavan arasıyla edebiyatın gerçeği söyleme gücü arasında gidip geliyor. Jane Eyre ve onun bilinçaltı olarak yorumlanan tavan arasındaki deli kadın. Hakikati söyleyebilmek için gereksindiği o muazzam enerjiyi edebiyatta bulabilir mi insan? Tavan arasındaki küçük pencereden dünyaya bakıp insan olmanın türlü hallerini anlatmak.

Günlüğe birkaç ay önce yazdıklarıma göz atıyorum:
Aslında yıllardır hiçbir şey değişmiyordu. Birazdan tıpkı eski günlerde olduğu gibi Boğaz’a giden, babasının sürdüğü bir arabada anne ve babası hayat pahalılığından, şansları yaver giderse yakalayacakları balıklardan söz ederken o arkada elindeki kitaba sığınacaktı. Aile denen kabuğun şaşmaz kurallarındandı bu. Ön koltuk annesinindi. Sonra, yol birkaç kere sağa sola kıvrılacak, hâlâ ayakta duran eski konakların kıyısından geçerek çevre yoluna bağlanacak, Boğaz’a vardıklarında, öndekiler akıp giden suyun aksinde şehri seyrederken ona düşen kurgusal bir dünyanın dolambaçlı yollarında gezinmek olacaktı.
“Hikâyesini sanki acı vermiyormuş gibi anlatmayı öğrenmek. Bu, Claudia için büyümek demekti: hikâyesini eksiksiz, dobra dobra anlatmayı öğrenmek.” Latin Amerikalı romancı Alejandro Zambra. Bonsai ve Ağaçların Özel Yaşamı’ndan sonra 2011’de basılan üçüncü romanı Eve Dönmenin Yolları’nda böyle yazıyor. Zambra’yı kendi ülkesinin sınırlarından öteye taşıyan onun hakikati tereddüt etmeden söyleyebilme cesareti. Tek atışta söylüyor söyleyeceğini. Üç romanı da kısa ve öz. Amerikalı eleştirmen Adam Thirwell’in 2013’te roman İngilizceye çevrildiğinde yazdığı gibi: “Romanlarının hepsine damgasını vuran benzersiz bir manik kısalıkla yazılmış olmaları.” Zambra, Şili’yi, 1985 depremini, ölenleri, yer kabuğu oynadıkça depreşen hikâyeleri anlatıyor. İyi bir dünya edebiyatı örneği Alejandro Zambra, çünkü Latin Amerika’dan doğru yazdıklarında kendimizi bulabiliyoruz.
Küresel bir dünyada yaşadığımız söyleniyor ama herkes birbirine uzak. Kasabadan gelen şehirliye, doğudan gelen batılıya, batılı Amerikalıya, laikler İslamcılara, üst sınıf alt sınıfa, alt komşu üst komşuya, Sünnisi Aleviye, Alevi badem bıyıklıya, kadın erkeğe. Neyi yazmalı, yok olan bitki türlerini mi, gözaltına alınan arkadaşlarımızı mı, iklimler değişirken Berlin’de yaz akşamları aniden patlayan fırtınayı mı? Uzak dünyayı yakına getirmek için twitter’ı açıyorum, tanıdığım bir yüz, Osman Kavala. Üstünde üç haneli bir rakam: Osman Kavala 681 gündür tutuklu. Tütün Deposu’ndaki sergilerde rastladığım, Anadolu Kültür’ün Harbiye’deki bürosunda oturup sohbet ettiğim, on yıl önce İstanbul, Avrupa kültür başkenti olduğunda İtalyan bir arkadaşla İstanbul Göç Müzesi kurma fikrini götürdüğüm Osman Kavala. Hep takım elbiseli, centilmen ve başka dünyadan biri gibi.
Aklımda, sayısız projenin ucundan tutmuş, sayısız kişiye hayrı dokunmuş Osman Kavala, Jane Eyre’nin hikâyesini takip ediyorum. Bir yetim, inatçı ve başına buyruk olan Jane Eyre ona kötü muamele eden yengesinin evinden ayrılırken yüzüne zalim gerçeği haykırıyor: “Ölünceye kadar yenge demeyeceğim size. Büyüdüğüm zaman da gelip görmeyeceğim. Sizi sevip sevmediğimi soran olursa, bana nasıl davrandığınızı sorarlarsa anlatacağım. Sizin adınızı bile anmak istemediğimi söyleyeceğim. Bana etmediği taş yüreklilik kalmadı diyeceğim.
“Böyle bir şeyi söylemeye nasıl cüret edebilirsin sen, Jane Eyre?”
“Nasıl mı cüret edebilecekmişim?... Nasıl, ha? İşin doğrusubu da ondan.”
İşin doğrusunu söyleyebilmek. Dilini tutamayan Jane Eyre’nin öfkesi üstüme sıçrıyor, içimden ne geliyorsa onu yazabilmek istiyorum. Gözüm, kabaran öfkemin birinci elden tanığı olan günlüğün satırlarında. 2016 Eylül ortası, Bodrum:
Hava bozuyor. Bir yaz günü öğleden sonra ailecek terastalar. Rüzgârın ıslığı geliyor kulaklarına. Rüzgâr suyla buluştuğunda coşan dalgaların sesi. Uçuşan etekler, saçlar. Kadının babası Didim’le aralarında uzanan ıssız adayı işaret ederek “Cumhuriyet tarihi boyunca satılmamış, bunlar satıyor,” diyor. Seslerini alçaltarak birkaç cümle daha kuruyorlar. Temmuz ortasından beri sesler fısıltı seviyesinde. Önlerini göremeden yaşıyorlar. Ertesi gün neye uyanacaklarını bilemeden. Darbe kalkışmasından sonra ilan edilen olağanüstü hâl, savaş eşiğinden dönmenin ülkeye yayılan paranoyası, bu kaostan kurtulabilmek için belki de uzadıkça uzayan Kurban Bayramı. Kimse eve dönmek istemiyor. Akademisyenler üniversitelerden atılıyor, bir korku, tutuklama ve gözdağı furyası.

Uzunca bir süredir hakikatin ayakta kalması için çabalarımız. Bir hakikat var biliyor, onu söylemenin yolunu yordamını arıyoruz. Hakikat, hayali bir tavan arasında okuduğum günlüğün sayfaları arasına, uzaktan birer bilye gibi parlayan anıların hiç ummadığım bir yerine sıkışmış olabilir mi? Günlüğe devam:
Kalbim ikiye bölünüyormuş gibi hissediyorum. Erkeklerin kadına kötü davrandığı bir iklimden geliyorsun. Paçavra gibi davrandığı. Bunu değiştiremezsin. Ben de paçavra olmayı beceremem. İşimiz zor.” Kadın zihninde onunla konuşmayı bitirince, yer bezi niyetine kullandığı eski tişörtü kovaya batırıp ıslattı, mutfaktaki kırıntıları sildi özenle. Ufalanan ekmek, dökülen saçlar, kâseye doldururken etrafa saçılan pirinç taneleri yerçekimi kanununa boyun eğiyordu. Nesnelerin kaderi yere düşmekti. Daldaki elma için de ayağının altında çıtırdayan toz şeker için de geçerliydi bu. Arkadaşı çayına karıştırırken dikkatsiz davranmış olmalıydı. Kadın toz şekerin, pirincin havada asılı kaldığı başka bir dünya hayal etti. Hiçbir şeyin yere düşmediği. Çekim yasaları değiştiğinde bedenler arasındaki bu açıklanamaz çekim de sona ererdi belki. Erkeği ve kadını çığırından çıkaran o kuvveti göğsünün tam altında hissediyordu. Tanrı balıklara yüzgeç, kuşlara kanat, insana bacak ve bütün canlıların içine birleşip birbirlerini ıslatmaları için çekim dalgaları yayan mıknatıslar takmış olmalıydı. Kadın tasarladığı dünyanın naifliğini fark edip elindeki bez parçasıyla yere çöktü. Onu paçavraya dönüştüren yasalardan nefret ediyordu. Sevmemeyi becerebilmeliydi. Tezgahtaki ucu kıvrık bıçak cazip göründü gözüne. Göğsünü delip mıknatısı durduğu yerden çıkarmayı deneyecekti.
Gerçeklik ve aşk nasıl ilintilendirilebilir birbirine? Aşkın hakikati nedir? Yaşadığımız çağın hakikati?Günlükten aklımda kalan son cümle: İnsan, dünyanın değilse de kendi aklının sınırlarına boyun eğiyor, oluyor. Sonra, iki haftadır elimden düşürmediğim Jane Eyre’ın sayfalarına dönüyor ve son aylarda kadın cinayetlerine mi, cinsiyetçi dille piyasaya sürülen biralara mı giderek daralan çembere mi, neye öfkeleneceklerini bilemeyen hemcinslerime ve diğer herkese, yeni kimliğimle, Ortadoğulu bir kadın olarak, buradan sesleniyorum: Muhtaç olduğun kudret edebiyatta mevcuttur.






