Zayıf ve çelimsiz Yusuf bırakıldığı yerde kendine geldiğinde, korunmaya muhtaç cenin pozisyonundaki bir çocuk gibi görünüyordu. Yediği dayaktan sonra ağzı burnu kanamış, vücudunun her tarafı yara bere içinde kalmıştı, Sert bir cisimle sağ kulağına isabet eden darbe sonrasında bayıldığı için gerisini hatırlamıyordu. Kulağından beynine doğru uzanan rahatsız edici bir sesten dolayı da başı durmadan zonkluyordu.
Kime ne zararı olmuştu ki? Kimler onu dövüp buraya getirmişti? Ne zamandan beri buradaydı? Burası neresiydi? Olanlara mana vermekte zorlanıyordu. Hatırladığı tek şey, dar bir sokakta kafasına çuval geçirilip birkaç kişi tarafından sopalarla öldüresiye dövülmesiydi.
Yıllar önce daha çocuk sayılabilecek yaşta, babasını kan davasında kaybeden Yusuf’un, iki yıl önce de annesi ölümcül bir hastalıktan dolayı vefat etmişti. Annesi son gününde hasta döşeğindeyken, güçlükle başını yastıktan kaldırıp iki eliyle sımsıkı kolunu tutmuş, gözlerinden yaşlar akıtarak, geride bıraktığı biri birinden güzel, nazlı iki ceylan gibi görünen kızlarına bakarak: "Ben gidince bu öksüzler ne olacak” deyip ağlamıştı. Annesinin ölüm döşeğindeki o son sözleri, Yusuf’un yüreğine hançer gibi saplanmıştı. Başını annesinin omzuna yaslayıp: ”Üzülme Anacığım, gözün arkada kalmasın, ben onlara hem annelik hem de babalık yaparım” demişti. Annesi bu sözleri duyduktan bir süre sonra gözü arkada kalmadan ruhunu teslim edip ebediyet yolculuğuna çıkmıştı. Artık o günden sonra Yusuf ‘un tek gayesi kardeşlerini ele güne muhtaç etmeden geçindirip baş göz etmeye çalışmak olmuştu.
Vücudunun her tarafı ağrıyan, açlıktan midesi kazınan Yusuf, başına gelenler ile ilgili bir ipucu bulamıyordu. Geride bir tek çalıştığı işyeri kalıyordu. Haftanın yedi günü bir matbaada çalışıyor, yerel bir gazete çıkarıyorlardı. Onun işi gazete için resim çekmek baskı işinde yardımcı olmaktı. Ayrıca boş zamanlarında da kitap ciltliyor üç-beş kuruş kazanıyordu.
Patronu Selahattin abi, bir gün öncesinden ona: “Yarın çok önemli birisiyle röportaja yapmaya gideceğiz hazırlıklarını yap” demişti. Ertesi gün fotoğraf makinasını almış, matbaadan onları bekleyen iki kişiyle birlikte şehir dışında bir çiftlik evine gitmişlerdi. Evin çevresinde silahlı muhafızlar vardı. Yusuf, Selahattin abinin konuştuğu adamı tanımıyordu bile. Röportaj sırasında o sadece fotoğraf çekmişti. O gün gazeteyi baskıya hazırlayıp akşam eve dönerken, olanlar olmuştu.
Yusuf, sızılar içerisindeki dizlerini hafifçe karnına doğru çekti, etrafa bakındı. Ağız kısmından bir kamyonun rahatlıkla girebileceği büyüklükte olan bir mağaranın içerisindeydi, mağara içe doğru kıvrılıp uzuyordu. Dip kısımları zifiri karanlıktı. İç kısmalarında yiyecek atıkları, boş bira ve kola kutuları vardı. Karşı duvarın dibinde ise lalettayin oluşturulan bir ateş ocağı, söndürülmüş ateşten arta kalan kömür ve birkaç odun parçası duruyordu. Karşı duvarından tavanına doğru çıkan, ne zamana ait olduğu bilinmeyen dumanların oluşturduğu kara isler duruyordu.
Bir süre dışarıdan gelebilecek seslere kulak kabarttı. Mağaranın önünde azgın akan nehrin insanı ürküten uğultusu, vadinin iki yakasındaki meşe ağaçlarından koro halinde yükselen ağustos böceklerinin sesleri ve ara sıra ciyaklayan bir şahinin sesi dışında ses yoktu.
Elleriyle ağız ve burnunun etrafındaki kurumuş kanları silmeye çalıştı. Parmak uçlarına yapışan kurumuş kanı bir süre inceledikten sonra düştüğü yerden yana doğrularak oturdu. Giyesileri üzerindeki kan lekeleri kurumuş siyahlaşmıştı. Bir süre yerden sürüklenmiş olmalı ki pantolonunda, sürüklenirken oluşan toprak izleri mevcuttu.
Onu buraya getirenler cebindekileri boşaltmış, hatta pantolonun kemerini bile almışlardı. Ayaklarına bağlı demir zincirin diğer bir ucu, mağaranın taş duvarında sabit bir halkaya bağlıydı.
Bir ara zincirlerinden kurtulmaya çalıştı ama ne mümkün, Çaresizce oturduğu yerde sırtını mağaranın taş duvarına dayadı, dizlerini karnına doğru çekip başını üstüne koydu. Gözleri karşı sırtlardaki meşeliklere saplanıp kaldı. Başı hala zonkluyor, midesi kazınıyordu; bunların hiçbirisi önemli değildi. Onu en çok üzen şey, kız kardeşlerinin şimdi ne halde olduğuydu. Bu düşünceler beynini kemirirken gölgeler yavaş yavaş yer değiştirmiş, Güneş dağların ardına saklanmış, kararan ağaç gövdeleri ürkütücü garip şekiller almaya başlamış, akşam olmuştu.
Etraf kararmaya başlayınca dışarıdaki kuşların sesleri kesilmiş, mağaranın içerisinde hareketlilik başlamıştı. Simsiyah kabuklu böcekler dolaşıyor, kuytuluklarda sevgililerini yanlarına çekmek için fenerlerini yakmış ateş böceklerinin ışıltıları görünüyor, bir kirpi mağaranın duvar diplerinde biten küçük yaprakları tırtıklıyordu.
Bütün bunlardan habersiz olan Yusuf akıbetinin nasıl olacağını düşünürken ayaklarının iki adım ötesinde bir erkek geyik böceği, dişisine göz diken diğer geyik böceği ile mücadelesini zaferle sonuçlandırarak sevgilisini kıskaçlarının arasına alıp gözden kayboluyordu. Doğadaki yaşam, kendi döngüsünü kesintisiz bir şekilde insana inat sürdürüyordu. Zaman ilerledikçe bu defa, ulumalar, böğürmeler, baykuş sesleri duyulmaya başlamış ortam daha da ürkütücü bir hâle gelmişti. Dolunay gelinlik giymiş nazlı bir kız gibi etrafı aydınlatırken, garip bir tesadüfle Yusuf’un aklına, alakası, olmasa da V.Suşki'nin "Acı" öyküsündeki “Bir insan yalnız başına kaldığında ne denli acı çekebileceği o güzel ay ışıklı gecede öğrendim" cümlesi gelmişti.
Asır gibi geçen o gecede sabaha kadar Yusuf’un gözüne bir damla uyku girmedi. Yediği sopalardan ve tekmelerden dolayı her tarafı ağrıyordu. Seher vakti bir ara gözleri kapanır gibi oldu o anda da kız kardeşleri gözlerinin önünde belirdi. Tam koşup onlara sarılacakken ayağındaki zinciri unuttuğunu fark etti ve yere düştü. Zaten gördüğü de sanrıydı, çöktü çocuklar gibi hüngür hüngür ağladı.
Sabahın ilk müjdeleyicisi, mağaranın içine kadar gelip etrafı kolaçan eden, sonra geldiği gibi gözden kaybolan bir keklik oldu. Güneş iki adam boyu yükselince dün geceki ağustos böcekleri yarım bıraktıkları senfonilerine devam ettiler. Doğa bir önermeyi ikinci bir önermeyle, onu da dönüp birincisiyle tanıtlamaya kalkışma yoluna kaldığı yerden devam ediyordu. Kısacası döngü devam ediyordu. Dışarıda masmavi bir gökyüzü, azgın nehir ve sayısız canlı türü... Tüm doğa faaliyetleri son sürat devam ederken Yusuf, bir mağarada niçin zincirlere bağlandığını bilmeden kafasında bir sürü cevapsız soruyla başına gelecekleri bekliyordu.
Yusuf sırtını mağara duvarına dayamış düşünürken bir ara boynunun tırmalandığını hissetti. Ellerini gayriihtiyarî boynuna götürdü. Bir kertenkele kuyruğu eline geldi. Sırtını dayadığı duvardan biraz geriye çekilip mağara duvarına baktı. Kuyruksuz kertenkelenin, zikzaklar çizerek hızla ilerlediği duvarda gördüklerine inanamadı!
Duvar, anıtsal kabartmalar, çizilmiş resimler ve geometrik şekillerle süslenmişti. Hayretler içerisinde kaldı. Duvarda başka hayvanları parçalayan aslan ve akbaba kabartmaları, ellerinde mızraklarla yan yana yürüyen asker figürleri, tahtın üzerinde, bir elinde gürz, bir elinde aslan yavrusu tutan uzun sakallı biri vardı. Diğer tarafta ağına düşürdüğü esirlerin kafasını koparmaya çalışan aslan başlı bir kartal ve düşman cesetlerini parçalayan akbabalar resmedilmişti. Bazı kabartmalar sert cisimlerle parçalanmıştı. Yusuf’un şaşkınlığı uzun bir süre geçmedi. Zincirin izin verdiği uzunluğa kadar geri çekildi ve tekrar tekrar baktı. Figürlerin birçok yerinde keskin bir çisimle isim ve sloganlar yazılmıştı. En altta, yakın zamanda çizildiği belli olan;” Hepinizin amına koyayım” yazısına baktı altında “1992 Turan” yazıyordu. Az önce kuyruğu kopan kertenkele, bu figürler üzerinden ilerleyerek mağaranın tavanında dolaşıyordu. Yusuf, kafasındaki cevapsız sorular ve bedenindeki onlarca yarayla buranın neresi olduğunu artık daha çok merak ediyordu.
Öğrendiği, deneyimlediği her yeni şeylerle biraz daha şaşırıyordu. İnsanoğlu var olageldiğinden beri hep kıyım hep savaş hep acı vardı. Oysaki en fazla yetmiş seksen yıl yaşadıkları bu dünyada yaptıkları, tüm zaman dilimlerinde aynıydı neredeyse... Güya köleliğe karşıydı insanoğlu ama kölesi olsun istiyordu, ölümden deli gibi korkarken göz kırpmadan öldürebiliyordu. Duvardaki tüm kabartmalar, çizimler hep bu döngüyü anlatıyordu. Demek ki ölüm, savaş, şiddet hep vardı. Dil çıkaran yaşlı bilge haklıydı: “İki şey sonsuzdu Evren ve aptallık, ilki kesin olmasa da ikincisi kesindi. Yoksa nasıl sığdırılırdı bu kadar kıyım insanlık tarihine.” Ruhunu yitiren insanlık tarihinde kayıp insanlığı arıyordu ve beyhude bir çabaydı bu.
Yusuf, zincirin müsaade ettiği kadarıyla mağaranın ağzına kadar yürümeye çalıştı. Mağaranın hemen önünde iki üç metre eninde bir genişlik vardı, ötesi uçurum gibi görünüyordu. Dışarıda rengârenk kır çiçeklerinin üzerine ispinozlar, serçeler, sorguçlu kuşlar konup uçuyorlardı. Bu esnada bir karınca kafilesi mağaranın ağzında tren katarı gibi yol alıyordu.
Bir süre vadinin karşı sırtlarında yeşile kesmiş meşe ağaçlarına baktı. Rüzgârın esintisine kulak kabartıp gözlerini yumdu, ağrılarının biraz dindiğini hissetti.
Tekrar yerine geçip oturdu, dizlerini karnına çekti, başını dizlerinin üzerine koyup baştan düşünmeye çalıştı. Dışarıda gölgeler tekrar uzadı, kısaldı, kayboldu ve yine akşam oldu. Güneş yavaş yavaş dağların ardına çekildi, mağaranın önündeki vadinin rengi de tekrar yeşile, maviye ve siyaha döndü.
Yusuf'un gözleri bir ara daldı, çocukluğuna gitti. Bazalt taşlarla kaplı dolambaçlı sokaklardan, toprak damlı evler arasından ilerleyerek tahta kapılı enikli evin önüne geldi. Gövdesini küçülterek içeriye girdi. Avlunun ortasındaki asma ağacının olduğu tarafa geçti. Yapraklarına dokundu, olgunlaşmamış koruk tanelerinden yedi, çeşmeden avuçlarıyla su içti. Sonra nar ağacının olduğu tarafa geçti. Duvar dibindeki fesleğenleri kokladı. Avludan iç kapılara yöneldi, kanepede serili yatakta, yan yana uzanmış kız kardeşlerinin bellerine kadar uzanan ipek gibi saçlarına dokunup başlarını okşadı, yanaklarından öptü. Onlar annesinden kalmış emanetlerdi. Onlara annelik babalık yapıyor, yüreği gibi muhafaza ediyordu. Abileri gelmeden asla uyumayan kızlar, bugün derin derin uyuyorlardı. Bir terslik olmalıydı bu işte... İşte o anda, lanetli bir baykuş sesiyle karanlık yırtıldı ve Yusuf kendine geldiğinde açlık ve susuzluktan olacak ki ağzı, karaya vurmuş bir balığınki gibi açılıp kapanıyordu.
Gece yarısına doğru, dolunay ışığında birkaç kişinin uzayan gölgesi mağaranın önünde belirince Yusuf'un kalp atışları hızlanmış, nefesi kesilecek gibi olmuştu. Üç kişi mağaradan içeriye girdi. Üçü de bir süre gözlerini Yusuf’un üzerinde yılan gibi gezdirdiler. Ortada duran, en uzun olanı sakalsızdı. Sigarasını yakarken, yüzünde fiziki coğrafya haritalarında; denizlerin, okyanusların derinliğini ifade eden açık mavinin değişik tonları gibi lekeleri olan uyuz birisine benziyordu. Saç ve sakalları ve birbirine karışmış diğer iki kişi, uzun boylu uyuz gibi görünenin adamın sağında solunda yerlerini almış, mağara duvarının dibinde, neredeyse bir avuç kalmış Yusuf’a, az sonra parçalayacakları bir ceylana bakan sırtlanlar gibi bakıyorlardı.
Sonra yüzünde lekeler olanı elindeki sopaya dayanıp içeride kimse yokmuş gibi Yusuf’a bakıp yılışık yılışık güldü. Sönmüş taş ocağındaki odun parçasına bir tekme savurdu. Odun parçası döne döne Yusuf'un ayağının dibine kadar geldi. Giyim tarzı yöre insanını anımsatan uyuz tipli adam Yusuf'a tanıyormuşçasına dikkatle baktı. Ama sonra nereden tanıdığını çıkaramamış gibi bir ifadeye büründü. Aslında adam da Yusuf'a tanıdık gelmişti ama işte insan belli bir süre sonra yaşadığı coğrafyaya benzemeye başlıyordu. Buralarda herkes herkese benzeyebiliyordu. İnsanın doğduğu coğrafya kaderi oluyordu bir süre sonra. Yusuf üçünü de tanımıyordu.“Bunlarla ne gibi bir ilgim olabilir ki neden buradayım?” diye aklından geçirdi. Gelenler kısa bir süre sonra hakaret, küfürle başlayıp dayak faslını geçtiler. Her birisi bir taraftan tekmelerle, yumruklarla, sopalarla Yusuf’u dövüyorlardı. Yorulunca bir süre mola verip tekrardan başlıyorlardı. Yüzünde lekeler olanı arada bir elindeki sopayı Yusuf’un karnına dürtüp ona birtakım sorular soruyordu. İşin ilginç tarafı adamların sorduğu şeylerin hiçbirinin cevabı yoktu Yusuf'ta. Bilse bu durumdan kurtulmak için çoktan anlatırdı...
Adamlar istedikleri cevapları alamayınca sinirleniyor ve insan iradesini sarsacak boyutta hakaret ve şiddet uyguluyordu. Ama nafile, sordukları şeylerin hiçbir karşılığı yoktu Yusuf'ta... Bu durum olmayan bulutun yağmurunu beklemek ya da suyu çekilmiş kuyuya delveyi daldırıp su beklemek gibiydi. Delve ne kadar salınırsa salınsın su dolar mıydı? Dolmazdı, dolmuyordu. Bu da onları çılgına çeviriyordu. Kördüğüm gibi gördükleri Yusuf'u çözmeye çalıştıkça Yusuf içine gömülüyordu.
Özellikle savrulan son tekme çok sert gelmişti. Yusuf'un başı mağara duvarına çarpmış, duvara kan sıçramıştı. Artık gövdesinin üstündeki başı eğrelti duruyor, ağzından burnundan oluk gibi kan akıyordu. Yusuf, uyuşmuş bedenini hissetmiyordu. O esnada başı sol tarafa düştü. Mağara kapısından gökyüzü görünüyordu. Tıpkı çocukluğundaki gibi berrak ve huzurlu bir gökyüzü.
Belki de yazar haklıydı: "Dünya bu evrenin tımarhanesiydi." Her gece yaptığı gibi gözünü çoban yıldızına dikti. Ve içinden o çok sevdiği şarkının sözlerini mırıldandı. Yusuf için artık acı yoktu.
Yüzme bilmeden,
Daha deniz görmeden,
Hiç güneşte yanmadan.
Şimdi ölmek istemem bir kalbi sarmadan,
Aşkı tatmadan daha,
Onla sarhoş olmadan,
Hiç sevişmeden daha.
Şimdi ölmek istemem daha hiç gülmeden,
Çoban Yıldızı... 1
Yusuf, kısa bir süre içinde yükseldi; mağaradan çıkıp uzaklara, o her şeyin çok güzel olduğu zamanlara çocukluğuna gitti. Kucağında sarı güllerle anneyle babasına doğru koşarken mutluluktan adeta uçuyordu. O sırada mağaradaki üç kişi, birisini ayak ve kollarından sürükleyerek uçurumun başına getirdiler. Ölü gibi yatan kişinin ayaklarından kollarından tutup vadinin derinliklerine, azgın nehrin buz gibi sularına attılar. Havada kolları açık olan kişi, süzülen kartal gibi düşerken, bir şahinin cıyaklayan sesi vadideki tüm börtü böceğin sesini bıçak gibi kesti. Yusuf kalabalığın içinden anne ve babasına doğru koşarken kartal gibi süzülen bedeni de Kızıldeniz'e doğru azgınlaşarak akan Fırat’ın mavi sularında görünmez oldu...






