Turan amcam evlendikten kısa bir süre sonra yine cezaevine girmişti. Babamın bel ağrıları artınca çok çok macun şekerini annem mahallenin çocuklarına evde satmaya başlamıştı. Cam kapaklı, beş altı gözlü yuvarlak bir tepsinin her gözünde ayrı renkten macunları keskiyle sündürerek çıkarıyor, çöplerin başına dolayıp çocuklara satıyordu. Evimizin ekmek parası çıkıyordu. Renkleri, cam bilyeler gibi pırıl pırıl bu macunlarla sevmiştim.
Kuşluk vaktiydi. Avlumuza iki adam girdi. Biri iyi giyimli, iriyarı, uzun boyluydu, palabıyıkları vardı. Öbürü kısa boylu, ince, hırpani kılıklıydı. Pala bıyıklı, “Bana Haydar’ın oğlu Memet derler,” dedi babama. “Turan ağbinin cezaevi arkadaşıyım. Bana sizden söz etmiş, bir sıkıntınız olduğunda yardımcı olmamı istemişti. Öz kardeşim nasılsa Turan ağbi de öyledir benim için. Bu arkadaşın adı İsmiyel’dir. Nüfus kâğıdında İsmail yazıyor ama İsmiyel diye seslenmezseniz dönüp bakmıyor bile. Kimi kimsesi yoktur, zararsız, sessiz biridir. Elinden her iş gelir. Buna akşamdan akşama kıvrılıp yatacağı bir yer verin başka şey istemez. Size çok yardımı olur. Kafasında öteden beri bir iş varmış, anlatınca benim de kafama yattı doğrusu. Yarından tezi yok bu işi kovalayacağız. Ben kendim için bir şey istemiyorum, her türlü yolumu buluyorum. İsmiyel için bize yük olur diye düşünmeyin, o kendi yağıyla kavrulur. Yapacağımız iş için de siz elinizi sıcak sudan soğuk suya sokmayacaksınız. Sermaye falan ne gerekirse ben hepsini ayarlayacağım.”
Bana para verip bakkala yolladı. Peynir, zeytin, ekmek, yumurta, bir halka da sucuk aldırdı. Annem çay demledi, iyi bir kahvaltı yapıp öğle yemeğini de aradan çıkarmış olduk. İsmiyel ekmeği yemiyor, sanki saldırıyordu. Babamın pek içine sinmemişti bu adamlar ama amcam göndermişse geri çevirmek olmazdı. Karınlarını doyurduktan sonra palabıyıklı, “Yarın görüşürüz,” dedi, çıkıp gittiler. Babam sabaha kadar işi merak edip durdu.
Adamlar ertesi gün aynı saatte geldiler. İsmiyel’in sırtında bir çuval vardı. Çuvalı avlunun ortasına bırakıp çıktı. Kapının önünde bir at arabası duruyordu. Üstünde çuvallar, tenekeler vardı. İsmiyel onları da avluya taşıdı. Hiç konuşmuyordu. Palabıyıklı bir kazan su ısıtmamızı söyledi. Annem ocağı çalı çırpıyla yakıp su dolu kazanı üstüne koydu. İsmiyel çuvallardan birini kazana boşaltınca merakımız da giderilmiş oldu. Patatesler iyice haşlanınca yere bir yaygı serdiler. Avlunun ortasında haşlanmış patateslerden bir küme oluşmuştu. Patatesleri soymaya yardımcı olmak istedik, İsmiyel konuşmadan eliyle bizi kenara hafifçe iterek buna izin vermedi. Konuşmak üstüne vazife olmadığı için annemden sini istemek de palabıyıklıya düşmüştü. Çevresinde çömelerek oturup bu garip adamı izliyorduk. Henüz sıcak patatesleri ivedice soyup soyup siniye atıyor, bu işte ne kadar usta olduğunu gösteriyordu. Soyma işi bitince, kalın, kıllı kollarını dirseklerine kadar sıyırıp dizlerinin üzerine çöktü, patatesleri iri yumruklarıyla çiğköfte yoğurur gibi bir süre yoğurduktan sonra üzerlerindeki etikette “tereyağı” yazan tenekelerden birini açıp patates peltesinin içine boşalttı, pelte yağ kıvamına gelene kadar yoğurdu, yoğurdu. Derin bir soluk alıp alnındaki terleri başparmağıyla sıyırdıktan sonra boş tenekelerden birkaçını bu yeni üretilmiş tereyağıyla doldurup ağızlarını lehimledi. Üzerlerine “Haydar’ın Oğlu Halis Tereyağı” yazılı yeni etiketleri yapıştırınca o günkü iş bitmiş, tam üç teneke yağ çıkmıştı. Palabıyıklı, babama, “Sen hiçbir şeye karışmayacaksın dayı,” dedi. “Bunun kafası hesaba kitaba çalışmaz. Yanında gidip alışverişe yardımcı olursan yeterli. Bana da akşamdan akşama bir rakı parası verirseniz, eyvallah. Vermezseniz canınız sağ olsun. Hasılatı oturup kırışırsınız.”
Babam bu işten pek hoşlanmamıştı ki, yarım ağızla, “Olur,” dedi. Onlar gidince içini anneme döktü. “Bak görürsün,” dedi, “ateş yağacak başımıza, ateş!”
“Haydar’ın Oğlu Halis Tereyağı” üretimi günübirlik sürüp gidiyordu. İlk satışın kazancıyla tereyağının, patatesin parası ödendikten sonra biraz da yakacak odun alındı. İlerleyen günlerde yapılan hesaplar satışın yüzde doksanının kazanç hanesine yazıldığını gösteriyordu. Palabıyıklı akşamları uğrayıp rakı parasını alıyor, yaramaz bir durum olup olmadığını sorup gidiyordu.
İsmiyel avlunun dibindeki çardakta kalıyor, eski bir somyada yatıyordu. Akşam oldu mu sinekli şarabını içiyor, tütününü yayıp kurutuyor, sardığı sigaraları tabakasına yerleştiriyor, sonra gözünü tavana dikip uyuyana kadar düşünüyordu. Bazen elinde yanan sigarayla uyuyup kaldığı oluyordu. Uyardı babam birkaç kez, “İsmiyel, dikkatli ol!” dedi. “Zaten beddualıyız, kül olup gideriz allahıma!”
Harçlığımız artmış, üstümüz başımız yenilenmiş, eve etle süt girmeye, babamın cebi para görmeye başlamıştı. İsmiyel’in akşamdan akşama bir şişe şarabından, yanında biraz peynirinden, zeytininden, domatesinden başka bir şeye para harcadığı yoktu. Kumarı, zamparalığı olmadığına, yeni bir giysi de almadığına göre kazandığı parayı ne yaptığını merak ediyorduk. Haftada bir gün çardağın arkasındaki duldalıkta, kazanda ısıttığı suyla yıkanıyor, çamaşırlarını yıkıyor, güneşli bir günse pamuklu pijamasıyla oturup çamaşırlarının kurumasını bekliyordu.
Tereyağı üretimi günde beş tenekeye çıkmıştı. Arastanın açıkgöz esnafı yağları bizden ederinin yarı fiyatına alıp hakikisi diye iki katına satıyordu. İsmiyel’le palabıyıklıya kalsa sermayeyi büyütüp üretimi artıracaklardı ama babam fazlasına izin vermiyor, “Bu vebalin altından kalkamayız sonra,” diyor, annemse, “Amaaan bre herif, elin adamı tırlarla götürüyor, bizim üç beş teneke yağımızdan n’olacak ki?” diyordu.
Gecenin bir yarısı komşuların çığlığıyla uyandık. Çardaktan dumanlar çıkıyordu. Babam don gömlek fırlayıp çardağa girdi, pencereyi açtı, için için yanan şiltede dumandan boğulmak üzere olan İsmiyel’i dürterek uyandırdı. Komşular içeri kovalarla su serpiyorlardı. İsmiyel sızınca elindeki sigarayı şilteye düşürmüş. Babam avluda deli koyunlar gibi dönüp duruyor, “Demiştim, başımıza ateş yağacak demiştim! Çok şükür ucuz atlattık! Bir daha mı? Tövbeler tövbesi!” diyordu. Belden yukarısı çıplak İsmiyel ıslak pijamasıyla çardağın önündeki taşın üzerinde oturuyor, şarap çanağı gözlerle çevresine bakınıp olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Sonra kendine geldi, içeri koşup şilteyi kaldırdı, üçte biri yanmış kalın para destesini avucunun içinde sıkıp somyaya yığılır gibi oturdu, bedeni elektrik akımına tutulmuş gibi sarsılıyordu.
Babam İsmiyel’in parasını Merkez Bankası’na götürdü, paraların yanmamış yerleri ölçülüp biçilerek kendisine bir miktar para ödendi. O günden sonra da başlarına ateş yağmasın diye tereyağı işini terk ettiler.
Palabıyıklı bir sabah gelip İsmiyel’i, babamı ve beni alıp genelev sokağında bir çay ocağına götürdü. Ocağın işletmecisine orayı boşaltması için bir gün süre vermiş. Biz buna ertesi sabah çay ocağının boşaltılmış olduğunu görene kadar inanmamıştık. Üstelik adam tüpünü, ocağını da bırakıp gitmişti. Eksikleri tamamlayıp ocağı yeniden işletmeye hazır hale getirdik. Babam ocağa bakıyor, İsmiyel esnafa çay dağıtıyor, ben de götür getir işlerine bakıyordum. Babamsa ocak işini kıvıramadığından yakınıp duruyordu. Bir süre sonra esnaftan çayın kalitesi konusunda şikâyetler de gelmeye başlayınca yeni bir ocakçı bulundu. Babam ilk kez bir işyerinin patronuydu. Kapının yanına bir masa atıp oturunca çalımından geçilmez olmuştu. Sigarasını sarıp tüttürüyor, çayın tazesini içiyor, müşterilerle sohbet edip onların dilek ve şikâyetlerini dinliyordu.
Sıcak bir öğle üzeriydi. İsmiyel esnafa çay dağıtıyordu. Sokağa bir otomobil girdi, ağır ağır ilerleyip İsmiyel’in yanında durdu. İçinden iriyarı, siyah paltolu biri inip üzerine doğru yürüyünce İsmiyel tepsiyi fırlatıp kaçmaya başladı. Birbirine açılan kısacık sokaklarda adam kovalıyor, o kaçıyordu. Sokağın birinde karşılaştılar. İsmiyel keskin bir dönüş yapıp öbür sokağa girdi. Olanlara kendimi öylesine kaptırmıştım ki babama haber vermek aklıma epey sonra gelmişti. Babam sokağa çıkıp baktı. Adam İsmiyel’i ensesinden kedi gibi tutmuş getiriyordu. Babam koşup adamın koluna yapıştı. “Hayrola hemşerim,” dedi, “ne istiyorsun adamımdan?”
“Bırak dayı!” dedi adam, babamı iterek. “Bunu bulana kadar allahım şaştı benim!”
“Mesele nedir, ne istiyorsun? Varsa bir yanlışı, bana söyle!”
“Bu hayırsız benim kardeşimdir, dayı!”
“Doğru mu lan İsmiyel?”
İsmiyel yere bakıyordu.
“İki yıldır sürünüp duruyoruz bunun peşinde dayı!”
Babam adamı çay ocağına götürdü, çay ikram etti. Adam çayını yudumlarken anlatmaya başladı:
“Antep’te yağ fabrikamız var. Allaha şükür halimiz vaktimiz yerindedir. Bu dinsiz imansıza bir iş için hatırı sayılır bir para teslim edip İstanbul’a gönderdik. Bu bir gider, gidiş o gidiş! Tam iki yıldır çalmadığımız kapı kalmadı, izine rastlayamadık. Biz dört kardeş bunun yüzünden bir servet döküp saçtık. Lan, varsa bir sorunun gel söyle! Biz de insan evladıyız, halden anlarız. Kardeş kardeşe bunu yapar mı dayı?”
“Haklısın,” diyor babam, İsmiyel’e bakarak. “Yapmış bir cahillik. Bağışlaması sizden.”
“Yaşça da bizden büyüktür ha! O bize akıl vereceğine…”
İsmiyel arabanın içinden kesime götürülen koyunlar gibi bakıyordu bize. Kardeşi arabayı çalıştırdıktan sonra babama kartını uzatıp, “Sen buna sahip çıkmışsın ya dayı, ne zaman istersen kapımız sana açıktır, buyur gel. Bizleri de bir kardeşin bil bundan kelli!”
Bu çocuksu, sessiz adamın hayali avluda uzun süre gezinip durdu; tereyağına patates karıştırıp yoğururken, güneşte oturup çamaşırlarının kurumasını beklerken, düşünürken, sigarasını sararken, şarabını içerken…
Babam annemle her tartıştığında, “Bak çeker İsmiyel kardeşimin yanına giderim, ona göre!” diyordu. “Bana orada iş de var, ekmek de!”






