Kapı çaldı. “Ben bakarım.” dedi çocuk. Kapıda bir adam belirdi. “Buyurun.” Dedi, “kime bakmıştınız?” Adam yanlış geldiğini sandı bir an. Heyecanlandı, o sırada çocuğun annesi geldi, adam daha da heyecanlandı, bunu hiç beklemiyordu. Bir an öylece kalakaldılar. Adam, “Merhaba.” dedi kadına çatallanmış bir sesle. “Böyle haber vermeden geldiğim için özür dilerim.” “Olsun.” dedi kadın. “Hoş geldin.” Adamı içeri buyur etti. Adam sessizce içeri girdi elindeki küçük kutuyu masanın üzerine koydu. “Ne zahmet ettin oğlum.” dedi kadının annesi. “Ne zahmeti Naciye teyze, biliyorum şekerin var ama tarçınlı kurabiye fazla dokunmaz.” “Sağ ol evladım her zaman böyle düşünceli bir çocuktun.” “Öyleyse ben de bir çay yapayım.” dedi kızı, “kurabiye ile güzel gider.” Soran gözlerle bakan torununa baktı. “Bu amca dedenin çocukluk arkadaşının oğlu. İkisi de aynı köyden… Birlikte büyümüşler. Önce deden gelmiş İstanbul’a, sonra da onlar. Yıllarca gidip geldik birbirimize. Şimdi biz bu uzak semte taşınınca bağlantımız koptu. Annen nasıl oğlum?” “İyi, romatizmaları olmasa bir sorunu yok aslında.” “Baban nasıl, o da iyi mi?” “O da iyi çok şükür, tansiyon hapları ile idare ediyor işte.” “Siz de iyisinizdir inşallah.” “Biz de iyiyiz çok şükür, Allah bugünümüzü aratmasın. Haplarla idare ediyoruz işte.” “Allah elden ayaktan düşürmesin.” “Âmin.” “Nurullah amca yok mu?” “Dışarıya çıktı biraz, arada bir kahveye gidip arkadaşları ile sohbet ediyor. Eskiden hiç kahveye gitme huyu yoktu ama emekli olduktan sonra sıkılıyor ne yapsın. Onda da damar tıkanıklığı vardı anjiyo oldu, stent taktılar. Şimdi iyi çok şükür. Baban nasıl iyi mi? O da gidiyor mu kahveye ara sıra?” “Pek gitmiyor, yaz gelince çay bahçesine gidiyor ara sıra ama kışın hiç çıkmıyor dışarıya. O genelde evde oturmayı kitap okumayı seviyor.” “Biliyorum,” dedi yaşlı kadın. “Siz ailece okumayı seversiniz.” Bunu söylerken kızına baktı. Adam da üzgün üzgün yaşlı kadına baktı. “Ben çaya bakayım.” dedi kızı. Sonra geldi. “Tamam, çay olmuş, biraz dinlensin. Sonra doldururum.” “Olsun.” dedi kızın annesi “Acelemiz yok.” Sonra sustular. Üçünün ortak sessizliği çocuğun sessizliğini bastırdı. Dayanılmaz oldu. Sonunda kadın ayağa kalktı. “Çay olmuştur artık.” Elinde küçük bir tepsi, çay ve kurabiyelerle geri döndü. Biraz rahatladılar. “Buralarda biraz işim vardı.” dedi adam, “Sonra mademki buraya kadar geldim Naciye teyzemi de ziyaret edeyim dedim.” “Ne iyi yaptın.” dedi kadının annesi, “Nalan da bizi ziyarete gelmişti, iyi denk geldi. Hem torunumu da görmüş oldun.” “Evet.” dedi adam, “Bugün şanslı günümdeyim.” Sonra tekrar sustular. Çocuğun annesi odadan çıktı, elinde siyah bir kutu ile geri döndü. Adam kemanı görünce şaşırdı. “Vay canına, ben bunu unutmuştum.” Sonra sakince kutuyu açtı, kemanı çıkardı. Bir an mendile baktı, üstü gül işlemeli ipek bir mendildi. “Bu mendilden haberim yoktu, çok güzel… Bu bir sanat eseri. Başka bir bez parçası yok mu? Bu güzel mendili kirletmek istemiyorum.” “Yok.” dedi kadın. “Kirlenmez, merak etme evladım.” dedi kadının annesi. “Sevgi ile yapılan bir şey asla kirlenmez. Türkiye’ye döndükten sonra pek bir sanatçı ruhlu olmuşsun. Sen yurt dışına gittikten sonra yapmıştı onu.” Adam mendili kibarca katlayıp boynuna yerleştirdi. Önce acıklı bir taksim geçti. Daha sonra, “Fikrimin İnce Gülü’nü” çaldı. Sonra bir tane de ünlü bir aşk filminin müziğini çaldı. “Hâlâ güzel çalıyorsun.” dedi kadın. “Hatta daha da ilerletmişsin.” “Evet, biraz ilerlettim, yurda dönünce tekrar çalmaya başladım. Keşke hiç bırakmasaydım da konservatuara gitseydim.” Kadın oğlunun saçını okşayarak, “Bizim Onur da bir ara gitara heves etti ama gitar kursunu gidince bıktı.” “Ne yapayım?” dedi çocuk, “gitar hocası çok sıkıcıydı bizi la la sol sol diye diye bıktırdı. Bence adam bu işi fazla bilmiyor, bilerek böyle uzatıyor, biz bıkalım da yerimize başka hevesli öğrenciler gelsin diye. Sonra onlar da bıkacak oh gelsin paralar.” Adam gülümsedi. “Kaç yaşındasın Onur?” “On dört, seneye ortaokulu bitiriyorum.” “Bu yaştaki bir çocuk için ilginç bir tespit ama her öğretmen böyle değil.” Annesine döndü. “Henüz yaşı genç. Bu yaşlarda çocukların kafası karışık olur, biraz zaman geçince neyi seçeceğini daha iyi anlar. Hoş ben kazık kadar adamken bile ne istediğimi bilemedim, zamanında doğru bir seçim yapabilseydim çok daha güzel bir hayatım olurdu.” “Öyle, biz fazla baskı yapmıyoruz, neyi seviyorsa o işi yapsın istiyoruz.” dedi çocuğun annesi. “Geçen sene pilot olmak istiyordu, bu sene senarist olmaya karar verdi, bakalım seneye ne isteyecek. ” Sevgi ile çocuğun saçlarını karıştırdı. “Yapma,” dedi çocuk sinirlenerek. “Saçlarımı bozuyorsun.” Sonra adama döndü, “Siz keman dersi mi veriyorsunuz?” “Hayır. Sadece zevk için çalıyorum. Keşke keman dersi verseydim.” “Neden? “Keman bölümünü kazanamadınız mı?” “Hayır.” dedi çocuğun annesi “Dedenin arkadaşı müzisyen olmasını istememiş.” “Evet.” dedi adam. “Babam ‘sanatçıların hepsi aç bu ülkede’ dedi, başka bir bölüm oku, paralı bir işin olsun dedi.” “Yazık olmuş,” dedi çocuk kendinden beklenemeyen bir olgunlukla, “konservatuar okusaydınız dünyaca ünlü bir kemancı olurdunuz.” “Olmadı.” Derin bir nefes çekti. “Kısmet değilmiş. Ben de çok üstelemedim zaten. Her şey kader kısmet.” “Sonra ne oldu?” dedi çocuk annesine bakarak. “Bana ne soruyorsun oğlum, Ziya amcana sorsana.” “Sonra…” dedi adam, “babamın dediği gibi ‘doğru dürüst’ bir bölüm okudum hatta bu okuma işini biraz daha ilerletip bir burs kazanarak yurt dışına gittim. Orada hem yüksek lisans hem de doktora yaptım.” “Vay canına.” dedi çocuk heyecanlanarak. “Keşke ben de yurt dışında okuyabilsem.” “Neden olmasın?” dedi adam. “Çok çalışırsan olur ama sonra pişman olmayasın benim gibi.” “Neden pişman olacakmışım?” “Çünkü orası bambaşka bir dünya, insan yeniden doğmuş gibi oluyor ve bir anda her şeyi unutuyor.” “Neden unutacakmışım ki, insan başka ülkeye gitti diye anasını babasını sevdiklerini unutur mu hiç? Siz ailenizi arkadaşlarınızı hiç ziyarete gelmediniz mi?” “Geldim ama çok az. Kanada yakın bir yer değil ki her özlediğinde atlayıp gelesin.” “Kanada ha vay be Amerika’dan bile daha uzak.” “Şimdi ne yapıyorsunuz?” “Şimdi bir üniversitede öğretim görevlisiyim.” “Ziya amcan profesör.” dedi çocuğun anneannesi, profesörü bastırarak söyledi. “Yeter!” dedi çocuğun annesi. “Çok soru sordun bunalttın Ziya amcanı.” “Sorun değil.” dedi adam. “Maşallah çok akıllı, gözleri de aynı senin gözlerin.” “Hiç alakası yok.” dedi çocuk “Benim gözlerim ela, tıpkı babamınki gibi, annemin gözleri kahverengi. Bir tek siz anneme benzettiniz.” Anne kızdı, kaşlarını yukarı kaldırarak susmasını işaret etti. Adam bir şey diyemedi, çaydan kocaman bir yudum içti. “Biliyor musunuz? Yurt dışında en çok özlediğim şeylerden biri de çay içmek oldu. Böyle loş bir odada sevdiğim insanlarla yavaş yavaş konuşarak çay içmeyi o kadar özledim ki… Orada durmadan kahve içiyorlar. Siyah çay var ama sallama çay, demleme çayın tadını vermiyor.” “Öyleyse bir tane daha doldurayım. Onur’un sorularına cevap vermekten çayın soğudu zaten.” “Teşekkür ederim, bu kadar yeter. Kalkmam lazım. Yapmam gereken başka işlerim var.” Adam birden kalktı. “Gene gel evladım.” dedi kadının annesi. “Annenlere selam söyle fırsatları olursa bir ara gelsinler görüşelim.” “Aleykümselam. Söylerim. Onlar da ne zamandır sizi görmek istiyorlar. Siz de Nurullah amcaya selam söyleyin. Ellerinden öpüyorum.” Sonra hızla çıktı. Adamı yolcu ettikten sonra kadın içeriye döndü. “Oğlum ne biçim konuşuyorsun öyle? Ayıp, ziyarete gelen bir insanla öyle konuşulur mu? Anne sen de laf çakıp durdun.” “Ne yapayım siz burada olunca birden eski günler geldi aklıma. Hem sen neden kemanı getirdin coşturdun çocuğu.” “Ne yapayım baktım çok sıkılıyor, kızarıp bozarıyor, rahatlasın istedim.” “Bizi ziyarete gelmemiş ki anneannemi ziyarete gelmiş.” “Dünyanın çayını yaptım, ne olacak şimdi bu kadar çay? Hem çayı özledim dedi hem de fazla içmeden kalktı.” “Olsun.” dedi kadının annesi. “Kalanı biz içeriz. Sadece çay içmeyi özlemiş, koskoca memleketten sadece çay kalmış aklında” “Kim bu adam?” dedi çocuk. “Dedik ya evladım.” dedi anneannesi, “dedenin çocukluk arkadaşının oğlu, yıllarca her bayramda her tatilde birbirimizi ziyaret ettik.” “Neyse.” dedi çocuk bilmiş bilmiş. “Keman çalmaya başlayınca ben kim olduğunu anladım. Hemen senaryoyu yazıyorum bu adam anneme âşıktı fakat alevi oldukları için dedem vermedi.” “Yok be oğlum ne Alevisi?” dedi anneannesi “Öyleyse Kürttü. Tamam, buldum, adam Ermeniydi ben biliyorum dedemlerin memleketinde eskiden çok Ermeni yaşarmış. Bu sefer dedem değil sen istemedin değil mi anneanne? ‘Benim Ermeni’ye verecek kızım yok.’ dedin.” “Hayır, bay bilmiş.” dedi çocuğun annesi. “Ne olursa olsun, adam dedenin en sevdiği arkadaşı, öyle şey yapar mı?” “Ne öyleyse? Adam resmen kemanı ağlattı. Hem o kemanın bu evde ne işi var?” “Sadece bir hatıra.” dedi annesi. “Yurt dışına giderken bana hatıra bırakmıştı. İlk kemanıydı… Ben evlenince de burada kaldı.” “Gitti ve yıllarca dönmedi öyle mi?” “Bir ara döndü.” dedi anneannesi. “Biz de tamam artık, herhalde anneni isterler dedik.” “Sonra?” “Sonra istemedi.” dedi annesi. “Anlamadım neden?” “Çünkü,” dedi anneanne, “yurt dışında okuyunca ne oldum delisi oldu, görsen burnu bir karış havalarda. Arada bir İngilizce konuşmalar, yok efendim bu kelimenin Türkçesini unutmuşmuş, annene laf çakmalar, bunu bilmiyor musun, nasıl bilmezsin canım, biraz kitap okusan iyi olur gibi daha bir sürü laf.” “Evet.” dedi çocuğun annesi. “Aynen öyle. Bana bir sürü kitap verdi, zorla okumamı ve kültürlü biri olmamı istedi.” “Buna sonradan görmelik denir. İnsan sevdiğini olduğu gibi sever.” “Aferin benim oğluma. Babası gibi şair ruhlu benim oğlum da.” “Hem sen de okudun, o gül resmini yapsın da görelim.” “Resim değil kanaviçe.” diye düzeltti kadın. “Bize geldiğinde annen ondan keman çalmasını rica etti,” dedi anneanne, “aslında onun için yaptığı kanaviçeyi göstermek istiyordu ama o ne yaptı?” “Ne yaptı?” “Çalmak istemedi, ‘bu çalgıcılık işlerini bıraktım artık, babam haklıymış iyi ki de bu keman işinde ısrar etmemişim, zaten uzun zamandır elime keman almadım unutmuşumdur herhalde’ dedi.” “Çalgıcılık ha! İnsan böyle bir yeteneği olduğu için şükretmeli. Şimdi nasıl hatırlamış öyleyse, sonra ne oldu peki?” “Sonra annen, babanla tanıştı ve kısa süre içinde evlendiler.” “Peki, öyleyse hâlâ bu içli içli keman çalmalar, derin derin iç çekmeler ne anlama geliyor?” “Şimdi çok pişman.” dedi anneanne. Kızına döndü. “Sana söylemedim ama geçen geldiğinde ağladı ‘çok pişmanım Naciye teyze’ dedi…” “Şimdi mi aklı başına gelmiş?” dedi çocuk. “O kadar okul okumuş ama hiçbir şey öğrenememiş.” “Neyi öğrenememiş?” dedi anneanne “Neyi olacak? Sevmeyi.” Annesi oturduğu koltuktan kalktı gururla oğluna sarıldı .“Aferin benim oğluşuma. Neler de biliyormuş bak sen anneannesi.” “E ne de olsa babasına çekmiş! Babası gibi ince ruhlu.” “Anneme de çekmişim… Onun gibi açık sözlüyüm.” “Keman çalmayı unutmasaydı sevmeyi de unutmazdı. İnsan önce sevmeyi öğrenmeli bunu öğrenmek için o kadar uzaklara gidip okul okumaya falan gerek yok.” dedi anneanne. “Babam onu buralarda görmesin ufalar valla. O güzel kanaviçeyi al, kemanı da at çöpe gitsin.” “Baban biliyor onu merak etme, ben evlenmeden önce her şeyi anlattım ona. Ayrıca kanaviçe artık kemana ait ikisi de burada kalacak. O sadece ona ait bir anı değil, hepimize ait. Ne demiş bir düşünür: Hayat ileriye doğru yaşanır ancak geriye bakarak anlaşılır.” “Vay canına anne aynı bir filozof gibi konuştun.” “E Üniversite okumasak da bizim de bildiğimiz bazı şeyler var.” “O buraya beni ziyarete geldi çocuğum, sizin geleceğinizden haberi bile yoktu.” dedi anneanne. “Evet.” dedi çocuğun annesi. “Anneanneni çok sever, ben evlendikten ara ara anneanneni ve dedeni ziyaret etmeye devam etmiş.”
“Ben de acıklı bir aşk hikâyesi sanmıştım. Bir insan hiçbir engel yokken neden vazgeçer?” “Engel vardı.” “Ne engeli, dedemler razı olmuş, sen razı olmuşsun daha ne engeli?” “Dışarıdan bir engel yoktu, engel kendisiydi,” dedi annesi. “Anlamıyorum. Bir insan kendi kendisini engeller mi? Engel dediğin dışarıdan gelmeli, yoksa acıklı bir hikâye çıkmaz ortaya. Yazmaya bile değmez. Bu hikâyeden hiçbir senaryo çıkmaz. Bir daha gelirse ondan ‘kendim ettim kendim buldum’ şarkısını çalmasını istiycem.” “Olur mu öyle şey eşşek herif?” dedi anneanne. “Adamın damarına basmanın ne âlemi var?” “Bir daha bizi görmek isteyeceğini hiç sanmıyorum.” dedi çocuğun annesi. “Neden?” “Çünkü ona babana benzediğini söyledin. O Senin gözlerinde beni görmek istedi ama sen ona, babana benzediğini söyleyerek babanı hatırlatmış oldun, böylece benim evli bir kadın olduğumu anlayarak, benimle ilgili bütün umutlarını tamamen kaybetti.” “Hani anneannemi çok seviyordu? Onu da mı görmek istemeyecek?” “Seviyor sevmesine ama seni gördükten sonra bir daha onu da ziyaret etmek isteyeceğini hiç sanmıyorum.” “Neden?” “Birincisi, bizimle tekrar karşılaşmak riskini göze alamaz, ikincisi anneannen, onun her zaman ziyarete geldiği Naciye teyzesi değil artık.” “Kim peki?” “O artık bir yabancı… Babanın kayınvalidesi ve Onur’un anneannesi.”






