Woolf, Montaigne’in izinden giderek mutluluğu yakalamanın insanın kendi ruhuna yapacağı derin, uzun soluklu bir yolculuktan geçtiğini vurgular.
Okurlar üzerindeki etkisini 19. yüzyıldan bugüne değin yitirmeyen Amerikalı şair ve yazar Walt Whitman, “Ruhunuzu inciten ne varsa atıp kurtulun” demiştir. Whitman gazete yazılarıyla köleliğe karşı dururken işçi haklarını da sonuna kadar savunmuştur. Onun için dur durak bilmeyen bir özgürlük savaşçısı diyebiliriz. İnsanca yaşamanın koşullarını arayan ve ruhun sonsuz özgürlüğüne inanan bir yazardı o. Ruhun neye gereksinimi olduğunun iyi bilinmesini salık vermiştir. Yemek, barınak gibi birincil ihtiyaçlarımızın yanında, ruhumuzun ve vicdanımızın canlılığını, sıcaklığını korumaya ihtiyacımız var, diye özellikle vurgulamıştır. Bu bağlamda, “Kendinizden daha yüce olan bir tanrı yoktur; en dayanıklı şeyler kişisel özelliklerinizdir, vicdanınızdır” sözlerini yeri geldikçe söylemekten hiç çekinmemiştir.
Rasyonel düşüncenin ön planda tutulduğu 21. yüzyılda insanlığımızın kalp atışları diye nitelendirebileceğimiz ruhumuza ne kadar yakınız? Ruhu ölümsüzlüğün mitik bir birimi olarak görmektense, değerlerimizin, ideallerimizin, bizi biz yapan karakterimizin, vicdanımızın ritmi, bizi dünyaya çeken biricik kalp atışı olarak görmemizi söylemiştir Whitman.
Virginia Woolf’un insan ruhu ve iletişim üzerine Whitman’a benzer biçimde yazdığı ve Montaigne üzerinden de tartıştığı uzun deneme yazısı
Bir Okur Olarak (2013) adlı kitapta yer alır.
Bir Okur Olarak’ın İngilizceden Türkçeye çevirisi ve basımı çok yeni değil. Ancak Woolf’un bu denemesi, özellikle günümüzde hem edebiyat hem de disiplinlerarası bölümlerin yeniden gözdesi olurken, iletişim bölümlerinde de sıkça alıntılanmaya başladı. Dahası, özgün versiyon
The Common Reader’ın yeni ve genişletilmiş baskısı yurtdışında, Amerika’da henüz yayımlandı. Bu bağlamda Whitman’a geri dönersek eğer, vicdanımızın, belleğimizin kalp atışını bugünlerde yeniden keşfetmemiz gerekiyordur belki. Woolf ve Montaigne’i bir araya getiren metin oldukça ilginç pasajlar içerir. Woolf şöyle yazar:
“Bu ruh, bizim içimizdeki yaşam, dışarıdaki hayatla hiç bağdaşmıyor nedense. Birisi çıkıp da ruhumuza ne düşündüğünü soracak olursa hep ters yanıt alacaktır. O, dünyadaki en tuhaf yaratık bence. Kahraman değil kesinlikle. Aksine anti-kahraman ve çok değişken. Pek çok sıfata sahip. Mahcup, küstah, sessiz, çalışkan, tembel, ağır, melankolik, iç açıcı, kurnaz, yalancı, iş bilir. Kısacası karmaşık. Muğlak. İnsan, yaşamının çoğunu onun peşini kovalayarak geçirebilir.”
Woolf ruhtan bahsederken Türkçede bulunmayan bir ayrımla, onu dişil (
she) olarak nitelendirir. İnsan benliğinin bilgisi bu pınardan fışkıran suda saklıdır, der. Montaigne’in izinden giderek mutluluğu yakalamanın insanın kendi ruhuna yapacağı derin, uzun soluklu bir yolculuktan geçtiğini vurgular. Montaigne’den de şu alıntıyı yapar:
“Kendinin farkında olan insan özgürdür. Kendinin bilincindeki insan özgürdür. Ve bu insan asla sıkılmaz. Ve hayat sıkılmak için çok kısadır. Bu hayatta yavaş yavaş demlenir insan. Ölçülü biçimde adım adım mutluluğa yaklaşır. Başkaları ne yapıyorsa onu yapmanın, sırf başkaları yapıyor diye onları taklit etmenin sonu elbette uyuşukluktur. İçinden çıkılamaz bir rehavettir. Hal böyle olursa ruh içini dışarıya boşaltır. Boşluktur, cansızlıktır, kayıtsızlıktır önümüzde duran artık.”
Woolf, Montaigne’in bu sözlerinin ruhumuzla yapacağımız her tür iletişim açısından çok önemli olduğunu vurgular. Montaigne’in çok açıksözlü olduğunu görürüz.
Cümlelerindeki tınının tanınmışlığa, şöhrete ya da sansasyona değil, Montaigne’in kendi ruhuyla ve vicdanıyla başlattığı farklı bir iletişim biçimine gönderme yaptığını söyler Woolf. Nihayetinde Woolf’a göre esas mesele, hakikat ve ruh ilişkilenmesinde özellikle kendi karanlığımızdan korkmamamız ve cesur olmamız yönündedir:
“Montaigne sadece ruhuyla iletişime geçme arzusunda. İletişim sağlıktır; iletişim hakikatin ta kendisidir. İletişim sevinçtir. Bunu paylaşmak bizim yükümlülüğümüzdür. Korkmadan, cesurca yokuş aşağıya bırakıvermek kendimizi, ruhumuzun marazlarına dokunmak, hiçbir şeyi saklamamak, öyleymiş gibi davranmamak. Bütün bunları anlayıp sevdiklerimize anlatabilmek. İşin bütün sırrı burada.” • Deniz Gündoğan İbrişim, New York