Zorunlu Bir Karar
26 Mayıs 2019 Öykü

Zorunlu Bir Karar


Twitter'da Paylaş
0

Karar verdim, artık tek bir sözcük bile yazmayacağım. Bu benim son öyküm, daha doğrusu yazım. Sayısı eskiden beri pek de fazla olmayan okurlarım ne düşünür, az da olsa üzülürler mi bilemem ama benim açımdan katlanılması çok zor, kahredici bir durum; zira yazmadan, hayaller kurmadan, o hayalleri bazen keyif, bazen de şiddetli bir gerginlik ve sabırsızlık duygusu eşliğinde sözcüklere dökmeden, vurucu, kendimce etkili, üzerlerinde uzun uzun, sabırla çalışılmış, dolayısıyla son derece de sağlam, olabildiğince güzel, kusursuz cümlelere dönüştürmeye gayret etmeden anlamlı bir hayat nasıl yaşanır, hiç bilmiyorum, şimdiye dek deneyimlemedim. Hayatım yazmakla geçti. Bir de bol bol, her gün ama her gün saatlerce, gözlerim uykusuzluktan kapanana, minik birer kan çanağına dönüşene dek  okumakla, bazen bir günde iki üç kitap devirmekle… Yanlış anlaşılmasın. Bunları size kendimi övmek için anlatmıyorum. Benim de kaderim böyleymiş. İlk gençliğimde akranlarımla nedense hiç mi hiç uyuşamadığımı fark edince,  ben de ister istemez edebiyata yöneldim. Zamanla tek ilgi alanım edebiyat oldu. Başka hiçbir şey beni yeterince heyecanlandırmaz. Dilin sonsuz olanakları dışında bir mucize tanımıyorum doğada. Benim dinim, anadilim.

Tahmin edebileceğiniz üzere, bu ürkütücü kararı isteyerek almadım doğallıkla. Bir seçim yapmak zorundaydım. Ya yazmayı kesin olarak ve tümüyle  bırakacak ya da yazdığım her şeyin hemen o anda, gözlerimin önünde aynen gerçekleştiğine dehşetle tanıklık etmek zorunda kalacaktım.  Ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kaldım yani başka deyişle. O derece büyük bir sorumluluğu kesinlikle sırtlanamazdım. Tanrı rolüne soyunamazdım. Hayatım boyunca kurgudan başka şey yazmamış, hatta okumamıştım bile. Bilgi içerikli kitaplara ya da biyografilere, okul yılları dışında  elimi bile sürmemiştim. Asla ilgimi çekmemişler, birazcık bile merak duygusu uyandırmamışlardı o tür kitaplar bende.

Bu inanılmaz şey nasıl oldu, başıma neden geldi, doğrusu bir şey diyemiyor, bir tahminde bile bulunamıyorum bu konuda. Salt hayret etmekle, bazen de aklımı kaçırdığımı düşünmekle  yetiniyorum… Bundan bir hafta önceydi. Hiç aklımda yokken, hafif bir akşam yemeğinin ardından yeni bir öyküye başlamaya karar vermiştim. Yaşlı, dul, çocukları tarafından yıllardır aranıp sorulmayan zavallı bir adamcağızdı öykümün baş karakteri. Kısa bir süre önce, dünyada sevdiği tek insan olan eşini kaybettikten sonra kendini tabancayla öldürmeye karar veriyor, bu korkunç eyleme girişmeden hemen önce de, hayatı boyunca tiryakisi olduğu, günde en az dört-beş fincan tükettiği Türk kahvesinden son bir fincan içmeye karar veriyordu. Evde hiç kahve kalmadığını fark edince de, yan komşusundan biraz istemeye niyetleniyordu… Farkındayım, pek parlak bir öykü sayılmazdı, ne kadar çabalasam olmayacaktı. Sırf alıştırma olsun, kalemim paslanmasın diye zaman zaman –elbette, doğru dürüst bir öykü fikri bulamadığım zamanlarda- karaladığım, asla okurlarımın karşısına çıkarmayacağım denemelerimden biriydi… Adamın, komşusundan kahve  istemeye karar verdiğini yazdığım andan on beş-yirmi saniye kadar sonra kapım çalındı. İşim bölündüğü için içimden söverek kalkıp açtım. Karşımda, tam da öykümde fiziksel özelliklerini ayrıntılı olarak tarif ettiğim yaşlı adam dikiliyordu. Yüz ifadesi perişandı. Tıpkı, dakikalar sonra kendini öldürecek yalnız, umutsuz bir adam gibi, diye düşündüm. Bana boş bir kahve fincanını yavaşça uzattı ve, Afedersiniz, bu akşam saatinde rahatsız ettiğim için çok özür dilerim, evde hiç kahve kalmamış, giyinip meydandaki kuruyemişçiye gitmek de zor geldi nedense, acaba sizde varsa bir pişirimlik alabilir miyim? diye sordu. Yukarıda anlattığım üzere, fazlasıyla asosyal bir apartman sakini olarak böyle bir yan komşum bulunduğundan bihaberdim. Çok mecbur kalmadıkça evden dışarı adımımı atmaz,  alışverişimi bile internet üzerinden yapardım çoğunlukla. Öyle ürkmüştüm ki, evde dünya kadar kahve olmasına rağmen, Hay Allah, maalesef bende de hiç kalmadı, deyip eli boş gönderdim zavallıyı… Bir tesadüf de olabilirdi tabii bu durum. Belki de trilyonda bir ihtimaldı ama yine de mümkündü sonuçta. Durumu netleştirmek adına aklıma etkili bir fikir geldi. Hemen öykümün başına geçtim. Kahve sözcüğünü silip onların yerine ‘çay’ ve ‘şeker’ sözcüklerini yazdım aceleyle. Adam birazdan bu ikisini istemek için tekrar kapımı çalarsa, yazdıklarım kesinlikle gerçek oluyor demekti. Tesadüf olasılığını rahatlıkla eleyebilirdim o durumda. Ama işi tamamen sağlama almak amacıyla, adamın komşusunun kapısını bu kez önce üç kez kısa, hemen  arkasından bir kez de uzun uzun çaldığını ekledim kurnazlıkla. Ben bu cümleyi heyecandan ellerim titreyerek  tamamladıktan on saniye kadar sonra kapım ilk önce üç kez kısa, sonra hemen ardından  bir kez de uzun uzun çalındı. Artık çay-şeker testine hiç gerek yok, diye düşündüm. Kapının arkasında dikilen mutlaka oydu. Yazdığım şeyler bir şekilde ve derhal gerçek oluyordu. Son derece güçlü, tanımlanmaz bir dehşet duygusu eşliğinde öyküyü bilgisayarımdan hemen sildim. Bir daha da kesinlikle hiçbir şey yazmamaya karar verdim hemen o anda. Gerçi istesem, bu durumu tamamen kendi lehime çevirebilir, örneğin piyangodan büyük ikramiyeyi her hafta kazanabilir, dünyanın en güzel kadınlarıyla yatabilir, Nobel ödülü alabilir, hatta belki de ölümsüz bile olabilirdim. Ama bütün bu yabancısı olduğum ve muhtemelen gerçek hayatımda asla deneyimlemeyeceğim olaylar  beni tamamen başka türlü bir insan yapar, şimdiye tek monoton bir biçimde akıp giden, daha doğrusu yerinde sayan hayatımın kökten ve belki de geri dönülmez şekilde değişmesine sebep olabilirdi. Daha da fenası, doğam, her zaman sağlam ve saygı değer olduğunu düşündüğüm karakterim değişebilir, artık kendimi tanıyamaz, eğilimleri anlamlandıramaz, eylemlerimi öngöremez, şimdikinin aksine kafası son derece karışık, hayatta ne istediğini hiç bilmeyen, oradan oraya savrulan, tatminsiz, saçma sapan, her zaman kınadığım ve küçümsediğim türden  basit bir insan haline gelebilirdim. Sonuç olarak, hayatımdan pek de  şikâyetçi sayılmazdım. Çoğu tanıdığıma ve hatta zaman zaman bana bile genellikle anlamsız, sıkıcı görünen yaşantım, muhtemelem tabiatıma en uygun olanıydı. Bu durumda yazmaktan vazgeçmekten, salt başkalarının yazdıklarını okumakla yetinmekten başka elden ne gelirdi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR