Kristóf okunurluğu bir irade savaşı olarak konumlandırır.
İlk kez 2004 yılında Fransızca olarak yayımlanan Okumaz Yazmaz (L’analphabete: Recite Autobiographique) okunabilirliğiyle olasılık karşısındaki bütün mücadelelerden zaferle çıkıyor. Ama ne yazık ki, bu emsalsiz yazar, 1999 yılındaki bir söyleşisinde edebiyatı bir şekilde ardında bıraktığını söyledi. Yazılı anlatıdan niçin bu denli uzaklaştığını ancak 2011 yılında açıklığa kavuşturdu ve yazma sürecinin düşüncelerin kâğıda, yani sadece dilin aşina olduğu ifadeleri kabul eden statik bir ortama aktarılmasını, ardından da zihnin kendine özgü esnekliği sayesinde yeni bölümlere geçilmesini mümkün kılan kısmını şu sözlerle izah etti: “Aslında her şey zihnimde yazılı olarak var. Bir şeyler orada dururken yazmak çok kolay. Birkaç sayfa ilerledim fakat hâlihazırda yazılmış olanları yinelediğimi fark ettim. Baştan başladım, farklı sonlar yazdım ama sonra vazgeçtim.”
Fakat işte tam da burada, giderek artan bu hikâye anlatma isteksizliğinin boşluklarından Okumaz Yazmaz konuşmaya başladı. İşittiğimiz sözlerden Kristóf’un edebiyata olan bakışının yanı sıra, kendi usulünce edebiyata nasıl katkı sağladığını da öğreniyoruz. Oysa kitap sadece belli bir düzeye bağlı kalınarak okunduğunda 1956 yılında sürgün edilen ve kendisini bir anda benlik duygusunu farklı biçimlerde zorlayan bir ortamda bulan Macar bir yazarın hikâyesinden ibaretmiş gibi görünüyor.
Ágota Kristóf, söz konusu deneyimler hakkında –ve onlara rağmen– yazmak söz konusu olduğunda kendi anadiline dönmek yerine, sürgünlüğü dolayısıyla öğrenmek zorunda kaldığı Fransızcayı tercih etti: Dil anlayışının aslında tamamen mevcut çevreyle ilişkili kelimelerden oluştuğunu ve “başka bir dilin var olabileceğini, bir insan evladının anlayamayacağım bir kelime telaffuz edebileceğini hayal bile edemezdim.” Bu, yaşanabilir bir gerçeklik değildi. O yüzden okuma ya da yazma gerektiren bir iş yapmak yerine bir saat fabrikasında çalışmaya başladı. Sessizlik içinde zamanı üreten işçilerden biriydi ve bu onu sadece savunmasız kılmakla kalmayıp aynı zamanda acınası denebilecek bir algıya sahip, farklı bir persona ortaya çıkardı.
Kristóf’un anlatıcısı içinde bulunduğu mülteci grubuna yöneltilmiş nezaketsiz davranışlardan pek bahsetmiyor ama öyle durumlar tasvir ediyor ki, bunlar insanın içinde yeterince tedirginlik yaratıyor: “Pazar günleri, futbol maçından sonra, seyirciler kışlanın demir parmaklıkları arasından bize bakmaya geliyorlar. Çikolata ve portakal veriyorlar elbette, ayrıca sigara ve para. Bu durum bizlere artık toplama kamplarını değil, daha ziyade hayvanat bahçelerini hatırlatıyor.”
Aradan beş yıl gibi bir süre geçtiğini, bu göçmen anlatıcının konuşulan Fransızcayı öğrendiğini ama sözcükleri okuyamadığını öğreniyoruz. Bir okur okuyamadığı takdirde okur olma vasfını yitirir. Dolayısıyla Okumaz Yazmaz’ın anlatıcısı da, yazılı Fransızcayı anlama zorunluluğu bulunmasa bile dilin kendine özgü dünyasını anlamak istiyorsa yazılı versiyonu öğrenmek zorunda olduğunun farkında. İşte Kristóf’un “minimalist” olarak adlandırılan üslubu da buradan kaynaklanıyor. Mükemmelliğe meydan okuyan ifadelerle uğraşırken ayağını sağlam bir zemine basmak istemesi, hem soyutlamaları hem de duygulardan köken alan sıfatları kendi yazınının dışında tutmasına sebep oluyor.
Kristóf’un bütün yazılarını, aynı zamanda severek okuduğu pek çok kitabın yazarının (Victor Hugo, Rosseau, Voltaire, Sartre, Camus, Michaux, Francis Ponge, Sade) dilinde, Fransızcanın sürekli mücadele ettiği zengin kelime dağarcığıyla yazdı. Bunu yaparken yazarlık yönünü Fransızcaya teslim etti ancak doğuştan sahip olduğu dilsel kabiliyetlerin feci bir biçimde kaybolduğunu gördü: “Bu dil yavaş yavaş anadilimi öldürüyor.”
Okumaz Yazmaz, kelimeler zincirinde oluşan bu çetrefilli kaybı kalemine dolayan ve bir yerlerde çakıp duran kurtuluş imgesine yönelmiş bir isyan – Kristóf’un belagatli özlülüğünü bu şekilde okuyabiliriz. Fakat burada duralım: bir yazarın hayatını yazar olarak sürdürebilmesi için iki dil arasındaki sınırı kusursuz bir biçimde hedeflemesi ve tam da istediği noktaya denk düşen cümleler kurması yeterli. Ancak Kristóf’un isyankâr kelime dağarcığı çok daha fazlasını yapıyor. Akıcılığı sağlayan sözel motiflerin, dili saklı tutan bir peçe misali hareket ettiğini ve akıcılıkla pazarlığa oturduğunu düşünün. Kristóf’un betimlemeleriyle karşılaşan – ancak anadilde yazılmış anlatıların vahyi andıran muazzam akıcılığındansa sözel motiflerin yokluğunu tercih eden – kanaatkâr okur, karşısına çıkan derin belirsizlikle afallar.

Okur olmanın kendinden hoşnut bir tarafı vardır; genelde kelimelere hâkim olduğumuz hissine kapılırız. Fakat isyankâr bir kelime dağarcığı bize seçilen kelimelerin iletişimsel niteliklerini değil, konuşmacının “doğru” kelimeyi henüz öğrenemediği belli bazı durumlar olduğunu ve seçtiği kelimeleri bu doğrultuda değiştirdiğini hissettirir. “Doğru” kelimenin niçin öğrenilmediği önem arz etmez. Nihayetinde bu kelimeler bir sebepten ötürü zihnin kapsamı dışındadır ve kendimizi bir anda Kristóf’un en tanınmış romanı Büyük Defter’in dünyasında buluruz. Defter’in ikiz kahramanları sıfırdan başlar ve vermek, almak, yardım etmek ya da zarar vermek gibi insan etkileşimlerinin çağrışımlarını ele alırlar.
Ama Ágota Kristóf, zanaatının olağanüstü inceliğiyle tam da burada nefesimizi keser. Kelimeler ve onların neyi söyleyip neyi söylemedikleri üzerine kurguladığı bu anlatı sayesinde kendini bize “dünya” olarak dayatan karmaşık sistemler ağının, aslında hiçbir zaman okunaklı olmadığını gösterir. Ve bu yeni farkındalık bizi bir anda okumayı öğrenmeden önceki halimize döndürür.
Okur olmaya ilişkin kendi anılarım çoğunlukla kitaplarla (içlerinde seslerin hapsolduğu işaret dolu bu kutularla) uğraşmak zorunda kaldığım için öfkeyle dolup taştığım anlardan oluşuyor. Okumak konusunda ciddi şüphelerim vardı: niçin okumayı öğrenmek zorundaydım? Bana ancak bu sayede başka şeyler öğrenebileceğim söylendi. İyi ama niçin bir şeyleri öğrenmek için illa okumamız ya da yazmamız gerekiyor? O zamanlar bu soruyu benden başka soran olmadığına emindim ve yanıtları ancak anlama bariyerinin öteki kıyısına geçtiğimde bulacağımı düşünmüştüm – ne yazık ki, hâlâ tatmin edici bir yanıt bulduğumdan emin değilim.
Metin ve metnin özümsenmesi, düşünce ve fikirler arasında var olan ancak kullanılmaz hale gelen köprülerin onarılmasını sağladığı kadar, zihinsel bir beslenme ve eğitim biçimi. Hal böyle olunca metin ve onu özümsememiz, kendi amacı doğrultusunda bizi kullanmak zorunda olan dilin başvurduğu araçlardan biri. Burada bir ara verip okur yazar olmanın artıları ve eksileri üzerine pek çok şey söyleyebilirim ancak eminim sizlerin aklından geçenler, benim tarif edeceklerimden çok daha anlaşılırdır. Okumaz Yazmaz’ın anlatıcısıysa metne karşı duyarlı olmanın artılarını ve eksilerini kendi düşüncelerini meşru kılacak bir biçimde tartıyor ve metni bir yaşam biçimi olarak yorumlamak söz konusu olduğunda bir an olsun tereddüt etmiyor. Okuma eğilimini kendi bilinçli arzusunun haricinde beliriveren amansız “bir hastalığa” benzeten anlatıcı, insanların onun hakkındaki düşüncelerini doğrudan aktarıyor:
“Başka hiçbir şey yapmıyor. Hiç durmadan okuyor.”
“Elinden başka iş geldiği yok.”
“Olabilecek en hareketsiz uğraş.”
“Tembellik.”
Ve hepsinden önemlisi:
“…yapacağına okuyor.”
Hemen ardından gelen iki kelime, Kristóf’un o kendine özgü kısmen alaycı üslubunun, acımasız meydan okuma duygusunun bir özeti:
“Ne yapacağıma?”
Bu tarz bir düşünce silsilesi onu yazmaya götürüyor ve anlatıcı, bir şeyleri kelimeye dökmek yerine okumanın yüzeysel pasifliğinde kalmaktan ötürü utanç duyarak yazmanın, okumaktan daha güçlü bir eylem olup olmadığını sorguluyor. Benzer bir sorgulama, Thomas Lux’ün “Onomatomania” isimli şiirinde de mevcut:
… hiçbir şey gerçek değildir
yazılana kadar.
Yazılana kadar!
Okuyamayanlar bile
Bilir bunu.
Kristóf okunurluğu bir irade savaşı olarak konumlandırır. Zira yazılı sözcükler, onlara meşruiyet kazandıran uzlaşılmış kavramlar olmazsa sadece birer işarete dönüşür ve bize karşı tahammülsüzleşirler. Hangi kelimeyi seçmemiz gerektiğinde bir an tereddüt ederiz ama kelimeler dünyası bize yardımcı olmaya yanaşmak yerine şöyle bir tepki verir: Aptal mısın sen? Geçenlerde Lehçe yazılan ilk ansiklopedi Nowe Ateny hakkında bir yazı okudum. Yazı, on sekizinci yüz yıldan kalan bu ansiklopedinin okurları küçümsemekten başka hiçbir şey yapmadığından bahsediyor ve atlarla ilgili bölümün şöyle başladığını söylüyordu:
At: Bir atın ne olduğunu herkes bilir.
Hayat tarafından verilen bu sert yanıt aslında bize şunu söyler: kelimenin bilgisiyle atıfta bulunduğu olgunun bilgisi –her ne kadar birbiriyle ilintili olsa da – birbirinden farklıdır. Okuma yazma bilmeyen birinin hiçbir şey bilmediğini kabul etmek gerçeği ne kadar çarpıtırsa okurları ya da yazarları her şeyi bilen insanlar olarak görmek de o kadar çarpıtır. Peki dille kurduğumuz ilişkide, şifahi olan ve olmayan hakikatler arasında bir denge yakalayabilir miyiz? Ergen Kristóf, sadık bir okur olmanın getirdiği “yeni gerçeklikler uydurma” cazibesine uzun süre karşı koyamaz ve küçük kardeşine yaptığı “doğum şakasını” şu sözlerle aktarır:
“Söylüyorum o zaman: Sen evlatlıksın. Bizim ailemizden değilsin. Seni bir tarlada, terk edilmiş bir halde çırılçıplak buldular.”
Yargılayamayız; zira Kristóf’a bunu yaptıran şey, kelimelerden başkası değildi. Henüz okuma yazma bilmeyen kardeşi üzerindeki gücünü test etmek için hiçbir metin tarafından kanıtlanamayacak bir hikâye uydurmak zorundaydı.
Üstelik bu okuma yazmaya bilmeyen anlatıcıya Okumaz Yazmaz’da yol gösteren bir yakınlık daha var. Kitap, aynı zamanda Kristóf’un Thomas Bernhard’ın eserlerindeki canlılığın hayranı olduğunu ortaya koyuyor – isyankâr kelimelerin dağarcığını birlikte genişletiyorlar. Kristóf’un Bernhard’ı ile 1970 yapımı Drei Tage filminde aşağıdaki sözleri sarf eden Bernhard neredeyse aynı kişi:
“Hikâyeleri alaşağı ederim. Tipik bir hikâye bozguncusuyum ben. Çalışmalarımda ne zaman bir hikâyenin biçim kazandığını, hatta düz yazı yığınının ötesinde bir yerlerde iz bıraktığını görsem onu anında yok ederim. Aynısı cümleler için de geçerli – gelişmesi muhtemel bütün cümleleri önceden yok etmek istiyorum.”
Bunlar, yeterince bilgi ve kültür sahibi olan okumaz-yazmazların eylemleri. Sahip oldukları deneyimler onlara yazılı dünyanın eksiksiz ya da kusursuz olmadığını söylüyor. Nihayetinde okumak, hepimizin hâlâ edinmekte olduğu bir beceri. Ve eğer Kristóf’un ya da onun gibi yazarların bu konuda bize öğretebilecekleri bir şey varsa, o da okumayı asla tam olarak öğrenmeyeceğimiz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Not: Doğrudan kitaptan yapılan alıntılarda Can Yayınları tarafından Okumaz Yazmaz ismiyle yayımlanan kitabın Feyza Zaim çevirisi kullanılmıştır.






