Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Mart 2022

Kitap

“.N/SEST”: Lokman Kurucu Çocukluğunun Doğasına Adımlar

Nezihe Altuğ

Paylaş

0

0


Lokman Kurucu’nun şiirlerini edebiyatın evrensel birikimi üzerinden değerlendirmek gerekir. Şiirlerinin söz düzeni, söz dizimi, ritmi ve anlamı modern şiirin geçirdiği deneysellikleri içerdiği gibi, coğrafyası geçmişi ve insanıyla, hatta iç müziği, zihinselliğiyle bize özgü bir tinselliği de barındırıyor.

Bir tematik bütünlük gözeterek şiir kitabı oluşturmak, kimi zorlukları olan bir süreç. Başta şairi belirsiz imgelerle kışkırtan tema ilk birkaç şiirde kendiliğinden dilin ucuna gelen dizeler de doğurur, ama ilerledikçe başlıkların altını doldurmak zorlaşmaya başlar. “Anlamların temalandırılması” nitel analiz yaklaşımını gerektirir. Lokman Kurucu .NSEST kitabında zor olanı başararak edebiyatta tematik analizin kullanımını uyguluyor.

Lokman Kurucu’nun şiirlerini edebiyatın evrensel birikimi üzerinden değerlendirmek gerekir. Şiirlerinin söz düzeni, söz dizimi, ritmi ve anlamı modern şiirin geçirdiği deneysellikleri içerdiği gibi, coğrafyası geçmişi ve insanıyla, hatta iç müziği, zihinselliğiyle bize özgü bir tinselliği de barındırıyor.

Heinrich Karl Bukowski gibi o’da babaya olan nefreti her şiirinde ve yazısında açıkça dile getirir. O’da istidatsız hayatı boyunca daima günü kurtaran bir kahraman olmayı yeğler. Yazı dilini de bu aykırı duruşu üzerine temellendirerek yer altı edebiyatının gerçek kahramanı olur. Lokman Kurucu; “babama döndü bu uzaklık kasıklarım şişiyor / bin adam birkaç fahişeden çıkıp bir kızın rahmine yerleştim / cenin emin bekliyorum akmayı avuçlarım kuruyor /girersen kendine akan bir nehre döneceğim / kendine varan bir deniz hep deniz /gir, var adımıza hayat demesinler / bir zerreden birbirine karışan evrenler yaratan /zamandan ve mekândan münezzeh o her tanrının babası / bizim kalbimizi arzudan koparmasınlar!” dizeleriyle, görülen hayatların tüm cinsiyet, bedensel ya da zihinsel sınır, güç ve beceri farklarını sıfıra indiren, bunun yanı sıra dışında kaldığı, diğer hayat anlayışına karşı, gerçek kalem kâğıtla, açık ve kalın çizgiler çizen bir yaşama, başkaldırma ve en önemlisi mücadele biçimi halini alır.

"Yeraltı” deyince tam olarak gün yüzüne çıkmamış olanı vurgulayan bir tanım pek de yanlış olmaz: Konuşmadıklarımızdan, düşünmediklerimizden, aykırı gördüklerimizden, standart akımın dışında kalan bir yerlerde içten içe kaynayan bir anlatım hatta yakarış ve ilgi çekme biçimi. Yeraltı edebiyatının nüvelerinden birini oluşturan “başkaldırı”nın; kapitalist düzenin gayri ihtiyari oluşturduğu tüm diğer ihtiyaçlar gibi bir ihtiyaç olduğunu ve çoğunlukla gerçekle hayal arasında gezindiğini hatırlatmakta fayda var. Şiirlerinin ses ve anlam katmanı evrensel insanlık duyarlığına karışıyor. İzleksel genişlik ve bütünlük, zihinsellik ve imge düzeni bakımından modernist yöntemin hızı ve istikameti gibi döngüsel. Döne dolaşa insanlık çıkıyor; “babaya döndü bu karanlık annem azalıyor / önümü yokluyor sütün ar’ından düşüp / çarmıha eğilip gösteriyorum arkamdaki boşluğu / orada üvey bir adam bağırsaklarımdan / akıyor ağzıma döllerini kanatarak / “ağzım” diyorum anne ağzımı öpme / aşkımın kirini düşürme şeytanın rahmine / o kirden ne sana hayat, ne de bana ölüm!” diyen dizelerinde olduğu gibi.

Düzensiz hayatını betimlemek adına gerçek bir edebi dil kullandığı söylenemez. Öncüsü ya da mihenk taşı olduğu kabul edilen yeraltı edebiyatının damarlarını besleyen en belirgin serbest ifade biçimindeki aykırılık dizelerinde açıkça görülüyor;“Başa dönelim bütün sular sussun / Miriam bir yoklukta ayna kırığı / Kırığın başında kadın sonunda bir kızlıkta terleyen adam / O ince kumlu arktan her gece akan arzu / Olana olmayanı katan; / Sokağa büyüyen sevgili İsa,/ Hasta bir buluttan aşağı / Çocuk, tanrı ve o bölen fısıltı; / Amran, Amran, Amran / Beni bırakma!” dizeleri yer altı edebiyatının groteks figürleridir. Şairin buhranları, depresyonları ve bunlara kaynaklık eden psikolojik travmalarıdır. Kişinin cinsiyeti sebebiyle ayrımcılık yapılmaması gerektiği yönündeki görüşün temelinde, insan onuru bakımından kişilerin cinsiyetinden dolayı farklı muameleye tabi tutulmaması gerektiği gerçeği vardır. Dış gerçeklikte yarattığı monolojik paradigmaları, iç gerçekliğinde polifonik travmalarına dönüşerek ona küfürler söyleten dizelere dönüşür. Küfürleri şairliğinin şiirdeki manifestosudur. İmge seçimleri ve yarattığı göstergesel düzlemleri tamamıyla yeraltı edebiyatının karanlık manzaralarıdır. İnsanlık tarihi boyunca pek çok çelişkiyi ve ikili karşıtlığı bünyesinde barındıran annelik olgusu ve çocuk, anaerkil toplum düzeninin yerini ataerkil düzenin almasından sonra kadına getirilen kısıtlama ve ölçütlerle birlikte farklı tartışma alanları yaratan çok boyutlu bir kavram halini alır. Geçen yüzyılda erkeklerin de özgül varlığını kabul edip kendilerine hak ettikleri değeri vermeye başladıkları kadın, bütün tarih boyunca çoğu zaman erkeğe göre konumlandırılmıştır. Kadının öz varlığı, yaratılış sebebi, dünyadaki işlevi ve cinselliği açısından neye karşılık geldiği gibi bütün yönleri erkeğe göre kıymetlendirilmiştir.” Ama ben o kiliseye gittim habibim / Bir avucumda turuncu bilyelerim / Diğerinde jiletle diz çöküp,/ İnanmak istedim İsa’nın inandığına / Babanı gördüm! Ağladım, sana, boşluğuna.../ Dayanamadım yokluğuna, döndüm sırtımı. / Alnımda iki jilet; aşk ve ayrılık. Dilimde; /Miriam Miriam, lema şevaktani?/ Miriam Miriam, lema şevaktani? Dizelerinde görüldüğü gibi, ilahi dinlerde kadının kıymet problemi “dul kadın” imajıyla nasıl dillendirildiğinin göstergesidir.

Evet, şiirleri gerçekle hayal arasında. Çünkü yerin altında olanları; uyuşturucu ya da seks bağımlılarını, hayat kadınlarını, transseksüelleri, işsizleri, evsizleri ve bilumum çarpık hayatın bastırılmış duyguların yansımalarını günlük yaşantımızda, genel geçer ahlak yasalarının izinden giden bilinçaltımızda görmüyor ya da hissedemiyoruz, hatta belki de görmezlikten geliyoruz. Bu tür bir yaşamın gerçekliğine, belki kollardaki iğne deliklerinin acısına ya da küçük hayatını çalarak kazanan bir çocuğun hissettiklerine mümkün olduğunca uzak duruyor, uzak tutuluyoruz. İşte yer altı edebiyatı bizim görmediklerimizi, duymadıklarımızı ya da “bulaşmayı” istemediklerimizi tüm gerçekliğiyle, çoğu zaman erotik bir dille ya da hiç duymadığımız bir jargonla masaya yatırıyor. Dizeleriyle anlattığı hikâyeler ister gerçek olsun ister kurmaca; tüm kahramanlar aslında bizlerden birileri. Burada zengin, yakışıklı, güzel ya da başarılı insanların göz kamaştırıcı hatta belki inandırıcılıktan uzak muhteşem hayatlarına yer yok. Burada kimse süper kahraman ya da “en iyi” değil. Çoğunlukla kaybedenlerin toplandığı ve aslında herkesin içinde biriktirdiklerini hep bir elden kanala bıraktığı yer burası. Bu başkaldırı ve bilinmeyenin gün yüzüne çıkışını aslında günümüz modern toplumunun bir takım ahlaki değerlerden sıyrılmış, edebiyatı, müziği ve diğer sanat dallarını umarsızca tüketen yeni kuşağa mal etmek pek doğru değil. Günümüz şartlarında onun da dili, çoğu yer altı yazarının çokça kullandığı açık seçik ve korkusuz bir dil haline dönüşmüştür. Bak; yok bunların da elleri! / Üç ses; Seks işçisi, bir anne, bir transseksüel diyerek, bir anne şiirinde ; “ baba in! / bak gittikçe uzuyor hayat / baba in  bak oğlum / atilin / olduğu yaşta / in baba! / kokuyor nefesin / baba! / ölemiyorum bak / bedenin durdukça üstümde”  bir transseksüel şiirinde, ” o gece acıkınca kurt / kendini ye deyince annem / kurt ol dedim kedime / önümdekini ye / karnını yedim onun / onunkini ben de anne / üzülme, bir seks işçisi şiirinde; Bir seks işçisi / çıktım senden çoktan beri / içinden çıkan kardeşlerim gibi / anne uzak dur yakınıma / bak yok kızının da elleri;” dediği gibi…

Lokman Kurucu postmodern şiirlerin şairidir. Modern şiir, aşkı erotikleştirerek, aşkın üstündeki kutsal haleyi söker atar, postmodern şiir ise erotizmin sınırlarını daha da zorlayarak öznenin “aykırı” isteklerini dillendirir. Bu aykırılık farklı eğilimlere uzanan bir yol haritası belirleyerek bireyin kendi benliğinden iğrenmesine de neden olur. Şiirlerindeki cinsel benlik algısı, “toplum tarafından iğrenç bulunan” ve ötekileştirilen bir çeşittir. Aykırılık, alışılmamış bağdaştırmalar ve farklı dünya düzeni isteği dizisel yapıda yapbozum şeklinde ortaya çıkar. Şiirlerini eşsüremli olarak incelendiğinde, dizisel ve dizimsel ilişkiler açısından kelimelerin yerdeş sözcüklerden oluştuğu tespit edilir. Sık sık kendisini “öteki”ne karşı savunduğu görülür. Öteki olarak aşağıladığı ise psikolojide kullanılan yansıtma durumuyla yakından ilişkilidir. Kendi için düşündüklerini ötekine mal eder. Böylece onun hakkında düşündükleri kendisi hakkındaki görüşlerinden başka bir şey değildir. Onun grotesk unsurları, ötekiyle özdeşleşmesindeki sıkıntılarıdır. Bu nedenle argo fiiller, çekimlenmiş fiillerin oluşturduğu yüklemler sayesinde küfürler üzerinden kendisine ifade bulur. Sapkın cinsellik, bedensel anlatılarla Lacan ve Freud’un öznesiyle yeniden var olur. Bireyleşmenin bütünleşme aşamasında gördüğü kişiliğin karşıt, ayrışık, yönlerinin, eril ve dişil eğilimlerin, bilinç ve bilinçdışının, ego ve gölgenin entegrasyonu süreci anlamına gelen böyle bir bütünleşmeyle ensest ilişkiye giren, mitlerdeki tüm tanrı ve tanrıçalara, ana’lara Nietsche’nin Zerdüşt diliyle seslenir. Zerdüşt’e göre erkek mutluluğunun “istiyorum”da, kadın ise mutluluğunun “o istiyor”da olduğunu düşünmektedir. Söz dinleyen kadın dünyanın hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünür. Zerdüşt kadınların söz dinlemesi ve yüreğine bir derinlik bulması gerektiğini belirtir. Kadının gönlü yüzeydir; sığ sular üzerinde hareketli, fırtınalı ince bir zardır. Erkeğin gönlü ise, derindir ve ırmağı yeraltı mağaralarında gürülder. Zerdüşt, böylece, kadının erkekteki bu gücü sezebileceğini ama kavrayamayacağını iddia eder.” Lokman Kurucu’nun: “ah frederik, iklimine alışamadığım güzellik / utangaç coşkum, kar içinde umudun yanan kedisi / çocukluğumdan başladım senden uzaklaşmaya / soğuktu her şey, dışarıda kıvranıp duran bir yılanın başı / duvarlarda durmaksızın zehirli dikenler çıkaran korku / olsan, bana etekleri yanan bir dağın karlı başıymışım gibi bakardın / anlasan, teni kızgın bir kadın olarak uyanırdın yatağımdan, ölürdük / konuşsan, bir kuyu olur düşerdin, çıkamazdın kendinden / aldanamazdın işte, lal olur konuşamazdın bu görüntülerle” diyen dizeleriyle Nietsche’ye sesleniyor. Sonuçta kadınların kendilerine dair bir bakışa sahip olabilmeleri için kendilerinin realitedeki yerlerine bakmaları gerekmektedir. Bu nedenle, Nietzsche’nin kadınlara, ama daha da önemlisi insana dair söylediklerinden çıkaracağımız çok şey var. Feminist yazar Adrienne Rich, kadın bedeninin “kirli, bozuk, boşaltım ve kanama yeri, erkeklik için tehlikeli, ahlâkî ve fiziksel bir kirlilik kaynağı, ‘şeytanın giriş kapısı’ olarak değerlendirildiğini, ancak bu beden bir anneye ait olduğunda bunların yerini “hayırlı, kutsal, saf, cinsiyetsiz ve besleyen” gibi olumlu özelliklerin aldığını belirtir; ancak bunun için çocuğa adını verecek resmi bir babanın bulunması gerekmektedir. İlginç olan, yalnızca feminist bakış açısıyla değil, psikanaliz ve analitik psikolojiye ait, yani Freudyen ve Jungiyen, perspektiflerle incelendiğinde de annelik olgusunun birbirinden farklı ve karşıt birtakım özelliklere sahip olduğunun görülmesidir.

John Locke’un yaratılıştan gelen düşünceler kanunu eleştirisiyle temellendirdiği “Boş Levha” düşüncesinde insanın deneyimleriyle şekillenen boş bir levha olduğunu ileri sürmesine paralel olarak Lokman Kurucu’nun boş levhası da ötekileştirilen kimliklerinin onda yarattığı psikolojik travmasıyla yüzleşmesinden itibaren dolmaya başlamıştır. Lokman Kurucu’nun grotesk estetiğe uygun olarak şiir diline ait sözcükleri incelendiğinde bize Anne-Oğul-Kutsal Ruh, İsa, Meryem mitinin en derinine inmemizi salık veriyor. Kendi yaratılışına da isyan eden şairin günahları, kendi deyimiyle kendisinden büyüktür. Bu yüzden dili kirlidir, her şeye küfreder. Kendini sövgülerle ifade ederken hür hisseder. Bu arayış anne figürü ile ilişkili yatırımlarının nesnesi bir kadının arayışındadır. Toplumsal cinsiyet özellikleri de babasıyla özdeşim sorunlarının etkisiyle, kırılgan ve güvensiz bir yapıdadır; dişil ve bedensel olan, kişilikte eril zihinselle eşleşmemektedir. Bütün mitsel öğelerdeki kadınlar hep “dul kadın ” dır. ”Başa dönelim bütün aşıklar sussun / Miriam o çocuğu neden doğurdu? / Evler çatısız intiharlar ölüden sorulmaz / Ebeler ceninler için cellat melekler iken / Miriam sen o çocuğu neden? / Yusuf’la girmediğin çıkmazdan / Yusuf’tan ol’mayanla kurtulamamak / Derken, tarih seni tersten yazdı  / Göl başlarında delirenler kadar / Masum değil hikâyen.“ . Mitsel olarak insanlığın oluşabilmesi için, yapının kurucu ideolojisine ters olan ensest tabusunu yıkması gerekiyor, Adem, Havva, Lilith üçlüsünü düşünsek dahi ensest kaçınılmaz oluyor. Bunu yok sayan, görmezden gelen, ya da meşrulaştırırken aynı cinsin birbiri ile olan münasebetine asla izin vermiyor, yok sayıyor, şayet mitlerdeki gibi ensestlik yaşandıysa, aynı cinslerin münasebeti de kuvvetle muhtemeldir. Genetik çeşitliliğin önüne geçmek için ensest yasaklanıyor. Alt kültür diliyle konuşan şair, başkaldırı ve toplumsal, dinsel normlara karşı çıkışıyla geleneksel yerleşik düzene baş kaldırıyor;” Bak ben o kiliseye giderim, İsa’yı bulurum / O'na çocukluğunu hatırlatır, iki jilet attırırım alnıma / O Tanrı olmaktan çıkar, sense Miriam” diyen dizeleriyle;” Ey sen, dünyada mevcut her şeyi yarattığı söylenen: hakkında en ufak bir fikrim olmayan sen; ancak lafta tanıdığım ve her gün yanılan insanların bana söyledikleri kadar bildiğim sen; tanrı denen acayip ve hayal mahsulü varlık, kesinlikle, gerçekten ve herkesin önünde ilan ediyorum ki sana en ufak bir inancım yok. Ve bunun da nedeni gayet mükemmel: dünyadaki hiçbir şeyin akla yatkınlığına kanıt olmadığı saçma bir varoluşa beni ikna edecek hiçbir şey bulamıyorum” diyen Marquis de Sade’ın Tanrıya karşı söylediği sözlerini hatırlatıyor.

Toplumların otoriteye bir şekilde boyun eğmesi, otoriteden bir kurtarıcı gibi bir şekilde hep beklenti içine düşmesini bu çocukluğa özgü duyguların toplumda üretilmesiyle mümkün olduğunu görmemizi istiyor. Korku, dehşet, kaos, denetimi kaybetme, yasaklar, dağılma, hepimiz bu duyguların insanları yönetmede nasıl kullanıldığının çok iyi bildiğimizi hatırlatıyor. Toplumu bir şekilde çocuksu o duygularla doldurmak ve sonra bir şekilde ürkmüş bir çocuk gibi toplumu yönetmek çok ilkel olsa da bütün otokratların çok eskiden beri yaptıkları bir şey. Burada bahsedeceğimiz çocuk hep arka planda bu çocuğu içimizde taşıyan bizlerin bugün nasıl maniple edildiğini, çocuksulaştırıldığını ve bu anlamda yönetilebilir kılındığını bir şekilde arka planda hep aklımızda olsun istiyor. Baba, çocuk ve mor; şiirindeki dizeleri gibi…“ Çocuk /canım canım canımı içtin şiştin adam /şimdi ben bu kuru kalbi hangi duvara assam da görsünler/ görüp ölüp bana ağlamayı öğretsinler sus!/ bu morları silmeyecek bu ’su’ sesi / ’s’ sesi, ’ssss’ sesi, / bu neyin nesi, yine mi sen çocuksun dur / altını değiştireyim baba”

Şiirlerini, kısa, kesik ve etkili bir dil ile bilinçdışına telkin kalıpları gibi işler. Öte yandan bilinç düzeyinde görüneni görünmez kılıp, görülmeyeni yaşanmışlığın gerilerinde hissettirir. Sorunsalı sorun kılan, sorunu sorunsallaştıran dizelerinin akışıyla okura dil ve algı düzeyinde istediği yöne götürebilir. Bu açıdan bakıldığında, dönemin ya da kuşağının dışına çıkar. Bu çıkışı bulunduğu ortam ve diğer şairlerden uzaklaştırma olarak değil, dili farklı düzeyde kullanma olarak algılamak gerekir. Kişiliği, öz benliği ve benlik saygısı ile şirinin içine akar. Sonuç olarak insanın toplumdaki yerini tam bir kısır döngü olarak ele alır. Onun çırpınıp yoruldukça değersizleştiğini ve yok olduğunu; belirsizlikler arasında var olunmaya çalıştıkça silindiğini .N/SEST kitabıyla bir kez daha hissettirir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Şükrü Erbaş • Kirpik Kandilleri - 1Şükrü Erbaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cafer Solgun

12 Ağustos 2025

‘Ödedim borcumu yaşayarak’ ya da Post ..

İnsanüstü bir uğraş ile hayatı adına bazen devrim, bazen bahar ve her zaman özgürlük dediğimiz geleceklerin inşasına zorlarken…Rengârenk, rengâhenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey si..

Devamı..

Ses ve Kitap

Mesut Barış Övün

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024