‘Yapay Zekâ’nın Duyumsama Sorunsalı
1 Ekim 2018 Bilim Teknoloji

‘Yapay Zekâ’nın Duyumsama Sorunsalı


Twitter'da Paylaş
0

“Bilgisayarla beyni yaratmak gelecekte belki mümkün olabilir ama zihin ve duyumsamaları yaratmak olası mı?”

Filozoflar, yüzyıllar boyunca beden ve zihin arasındaki ilişkiye dair birçok soru sormuşlar. İlk merak edilen, zihin durumları ile fiziksel durumlar özdeş mi? Yani duyumsamalar sadece beyindeki ilgili nöronları mı tetikliyor? Eğer öyleyse, zihnimizin beynimizden başka bir şey olmadığı görünmekte. Ama eğer duyumsamalar, ilgili nöronları harekete geçirmekten daha fazla bir şeyse o zaman zihnin bir beden ve beyne ek olarak sahip olunan “fazladan” bir şey olduğunu düşünmek mümkün.

Bu durumda devreye başka bir soru giriyor. Eğer zihin beyinden ayrıysa, bedende ya da beyinde gerçekleşen olaylar, zihinde olayların gerçekleşmesine nasıl neden oluyor? Hepsinin ötesinde, eğer zihin beyinden ve bedenin geri kalanından ayrıysa, o zaman maddi dünyaya ait olmamalı; diğer bir deyişle maddeden yapılmış olmamalıdır. Öyleyse zihin, bedeni oluşturan maddeyle nasıl bir etkileşim içinde ve nerede yerleşik?

Kimi filozoflar zihin ve bedenin, maddeler arasında gerçekleşen etkileşime benzer bir şekilde etkileşimde bulunduğunu düşünmüş, epifenomenalist olarak adlandırılan kimileri ise bedenin zihinde etkiler yaratabileceğine, ama zihnin bedende etki yaratamayacağına inanmış. Zihin ve beden ilişkisi, felsefede halen canlı bir tartışma konusu çünkü bu sorunsal, psikoloji ve nöroloji bilimleri ile ilgili önemli soruları da gündeme getiriyor. Ama özellikle yapay zekâ geliştirme çalışmalarında çok ciddi zorluklar ile karşılaşacağımızı açıkça ortaya koyuyor. Bir bilgisayarla beyni yaratmamız gelecekte belki mümkün olabilir, ama zihni ve duyumsamaları programlayıp yeniden kodlamak ve yaratmak acaba olası mı?

Kimi soruların cevaplarını kesin olarak verebilmek belki şuan için zor ama algımızın doğru çalışması için ilk olarak, duyu organlarımızı, duyumsamalarımızı ve nasıl oluştuklarını bilimsel olarak çözümlememiz gerekmekte. Görmek, duymak, dokunmak, koku ve tat almak; acı, ağrı ya da mutluluk hissetmek... Bunların hepsi aslında ne demek?

“Gözünüz ve burnunuz kapalı iken patates ve elma arasındaki tadın farkını çok büyük olasılıkla anlamazsınız!”

Görmek, yani etrafımızdaki her şeyi madde olarak algılamamız, ışığın temel yapıtaşı olan fotonların, atomların yörüngelerindeki elektronlara çarpması ve gözümüzdeki merceğe yansıması sonucunda oluşuyor. Beyine gönderilen ham veriler, ortasında bir delik bulunan bulanık bir resme benzer. Beynimiz her iki gözden gelen verileri birleştirerek ve çevrenin görsel özelliklerini de ekleyerek oluşturduğu bir varsayımla boşlukları doldurur. Retinadan gelen iki boyutlu veri dizilerine bizler, kelimenin tam anlamıyla varsayımla bilgi ekler ve bundan üç boyutlu bir uzay görüntüsü yaratırız. Bir milyar yıl önce, güneş ışığını hissedip mikro-organizmaların DNA’larını tahrip eden zararlı ışıktan korunmalarını sağlayan molekül, biz hayvanlarda besin bulup yaşama tutunmak için temel bir savunma mekanizması oluşturmuş, göz ve dolayısı ile görme, evrimsel süreçte doğal seçilim ile gelişmiştir.

Dokunmak dediğimiz şey ise atomların birbirini itmesinden kaynaklanan yalancı bir histen ibaret. Bu itmenin şiddetine göre hissettiğimiz duyum artar ya da azalır. Yeterince büyük bir mikroskopla bakma şansınız olsaydı, dokunduğunuzu düşündüğünüz bir nesnenin atomları ile elinizdeki atomlar arasında temas olmadığını görürdünüz. Dokunma duyusuna sahibiz fakat bu sadece üst üste binen ve birbirini iten görünmez kuvvet alanlarımızın tepkisi. Masaya ne kadar sert vurursanız vurun, elinizdeki tek bir atom bile masa ile temas etmez. Atomik düzeyde bir şeye dokunmak ancak onunla kimyasal reaksiyona girmek koşuluyla olabilir. Gelişmiş moleküler yapıdaki tüm canlılar, yapı bütünlüklerini korumak, yani bozulmaya uğramamak için bu mekanizmaya gereksinim duyar.

yapay zekâ

Peki nefes alırken duyduğumuz bu koku? İster çiçekten, ister arabanın egzozundan gelsin, alabildiğimiz her koku, bir molekül bulutundan oluşuyor. Hepsinin farklı şekilleri var ve onları soluduğumuzda burnumuzdaki bir dizi reseptör hücreyi uyarıyorlar. Beynimize gönderilen bir elektrik sinyali ile bu kokuyu analiz ediyoruz. Daha önceden tanımlanmamış bir koku ise kayıt defterine geçiriyor ve bir daha benzer bir moleküler yapıyla karşılaşırsak algılamada sorun yaşamıyoruz. Ama asıl önemli olan, bu kokuya ne tür bir tepki vermemiz gerektiğini buluyoruz.

Aldığımız her koku, kayıt defterinde bir yerlerde yazılı fakat ara sıra nereye yazdığımızı bulmamız zor olabiliyor. Çünkü kayıt alırken belli bir sıralama yapmıyoruz. Defterin herhangi bir sayfasının herhangi bir satırına kaydetmiş olduğumuz koku, daha yeni kayıt altına alınmış olmasına karşın zor bulunabilir. Ne var ki, çok eski olmasına karşın kimi kayıtlar hiç beklemediğimiz bir anda beraberinde çok eski anılar ve duygular ile ansızın ortaya çıkabilir. Eski sevgilinizin parfümünü başka birinde kokladığınız zaman ne olmuştu hatırlayın…

Peki nasıl oluyor da bir dizi molekül zihnimizdeki anılara üşüşebiliyor. Bir parfüm kokusu gibi basit bir şeyin, tarihin çöplüğüne attığımız anıları ve duyguları tetiklemesinin sebebi nedir?

Bu durumun da beynimizin evrim süreciyle doğrudan alakası var. Beynimizdeki koku sinirlerimiz, duygu deneyimlerimizi barındıran yapı olan amigdala ve anılarımızı oluşturmamızı sağlayan hipokampüs'e çok yakın bir konumda bulunuyorlar. Burnumuzdan beynimize koku sinyalini taşıyan nöronlar daha verimli olabilmek için yol üstünden geçerken bu bölgelerden duygusal ve görsel destek alıyorlar. Kimsede suç aramayın; doğada birinci kuraldır hayatta kalmak. Bu sinir sistemi ağı, bizi tehlikeye karşı uyaran veya güvenliğe yönlendiren, yüz milyonlarca yıllık evrim sürecinde uzmanlaşmış bir hayatta kalma mekanizması oluşturmuştur. Koku, geçmiş anılar ve deneyimlerle beraber ortaya çıkarsa hayatta kalıp genlerinizi bir sonraki nesle aktarmak için daha fazla şansa sahipsiniz demektir. Daha iyi koku alan ve onu daha iyi çözümleyen beyinler doğal seçilim yolu ile ayıklanmıştır. Bu yeti insana, onu sürekli olarak kullanmış ve ondan çok yararlanmış eski bir atadan, zayıf ve şimdiki kadar gelişmemiş bir durumda kalmıştır. Bu duyunun çok gelişmiş olduğu hayvanlarda kişilerin ve yerlerin hatırlanması, onların kokuları ile çok daha sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bir kurt köpeği milyonlarca insanı sadece koklayarak tanıyabilir ve yaşanmışlıkları anımsar.

yapay zeka

Tat alma duyumuz, koku ile doğrudan ve paralel olarak bağlantılıdır. Dilimizde farklı bölgeler de aldığımız besinle ilgili bize nasıl bir duyumsama yaşamamız gerektiğine dair bilgi verir. DNA’mız temel olarak bu konuda belirleyici olsa da yaşadığımız coğrafya ve sosyal çevre de bu konuda yönlendiricidir. Acı ya da ekşi yemek sevmek yakın dönem atalarımızın genetik aktarımı olsa da alışkanlıklar, kimi yiyecekleri severek yememiz ya da nefret etmemizde belirleyici unsur olabilir. Ama asıl garip olan, koku alma duyumuzdan ziyade, görme becerimizin de yediğimiz besinin tadını almamızda belirleyici olmasıdır. Size önceden bir elma gösterilse ama gözünüz ve burnunuz kapalı iken yemeniz istense elma yediğiniz düşüncesiyle çiğ patatesi iştahla ısırabilirsiniz. Elma ile patates arasındaki tadın farkını büyük olasılıkla anlamazsınız.

“Ön singulat korteks, kırık bir kalbe de kırık bir ele verdiği yanıtı verir. Empati kurmada iyi olanlar, daha aktif ön singulat kortekse sahiptir. Yani onlar, diğer insanların acılarını gerçekten hissederler.”

yapay zeka

Peki acı ya da ağrı? Acının algılanması, yani nosisepsiyon da insanın hayatta kalmasında temel rol oynar. Acı, dünyanın tehlikelerini öğrenmenin ve uzak durmanın basit ve en etkili yoludur. Yapısal bütünlüğümüzde bir bozulma oluşmaya başladığı an, beyin o bölgeye uyarıcı bir sinyal yollar. Burkulan ayak bileğimizin üstüne basmamamız gerektiğini bu şekilde anlarız. Tüm gelişmiş türler, acıyı duyumsamalarını ve ayırt etmelerini sağlayan sinir sistemlerine sahiptir. Zararlı olan uyarılar karşısında kan basıncı yükselir, gözbebekleri büyür, ter bezleri çalışır ve kalp daha hızlı atar. Nosisepsiyon, karmaşık organizmalar için çok önemli bir hayatta kalma aracıdır. Nadir olarak görülen, acıya karşı duyarsızlık (anhidroz) hastalığıyla dünyaya gelen çocukların çoğu ergenlik çağına dahi ulaşamaz. İlk doğduklarında normal görünen anhidroz çocuklar, diş çıkarmalarıyla birlikte sorun yaşamaya başlarlar. Normal bebekler parmaklarını emerken bu çocuklar ısırıp koparabilir, hiçbir şey hissetmeksizin kemiklerini kırabilir, ellerini yakabilir veya eklemlerini zedeleyebilirler. Ne var ki, kan ya da çürük görene dek ebeveynleri yaralandıklarını bile anlamazlar.

Ayak parmağınızı taşa çarptığınızda acı duyarsınız. Ayak parmağınızın bir cisme çarpması fiziksel bir olaydır ve beyninize sinyal gönderen sinirlerinizin belirli bir şekilde yanmasına neden olur. Bunu biz net olarak hissediyoruz. Ama ender rastlanıyor olsa da anhidroz olanlar hiç hissetmiyor ve ayrıca kimi insanların ağrı ve acı eşiğinin daha geniş olduğunu biliyoruz. Bu kadar değişken olabiliyor ise, o zaman hissettiğimiz acı tam olarak nedir?

yapay zeka

Kulağa ilk başta saçma gelebilir ama acı aslında tümüyle beynimizin içinde oluşan yalancı bir histir. Kimi uzuvları kesilmiş veya alınmış olan kişiler, sık sık hayali acılardan şikayet ederler. Artık yerinde olmayan uzuvlarına şiddetli ağrılar saplanmış gibi hissederler. Bu durum, acı algısını beynin yanlış tespit edip hatalı tetikleme yapabileceğine dair elde edilen ilk kanıttır. Beynin farklı kısımları, bir ağ kurup birlikte çalışarak “acı matrisi” olarak adlandırılan şeyi oluşturur. Matrisin bazı bölgeleri acının şiddeti hakkında bilgi verirken, diğer bölgeleri acının yeri, süresi ve çeşidi (yanması, zonklaması veya keskinliği) hakkında bizi bilgilendirir. Acının duyumu, beynin ön singulat korteks denen bir bölümü sayesinde stres duygusunu tetikler. İlginç olan bir diğer şey, bu bölümün fiziksel ve duygusal acıyı ayırt edemeyişidir. Ön singulat korteks, kırık bir kalbe de kırık bir ele verdiği yanıtı verir. İnsanların empati kurmada iyi olanları, daha aktif ön singulat kortekslere sahiptir. Bu da demek oluyor ki onlar, diğer insanların acılarını rahatlıkla ve gerçekten hissederler.

Peki ya duyduklarımız? Onlar da mı yalan? İnsan beyni gördüklerinden etkilendiği gibi duyduklarından da aynı ölçüde etkilenir. Kendisine tuzlu su enjekte edilen veya bir şeker yutturulan hasta, etkili bir ilaç verildiği söylenirse çoğunlukla kendisini daha iyi hisseder. Buna plasebo etkisi denir. Bu sonuç, migren, sırt ağrısı ve depresyon gibi öznel olarak değerlendirilen bozukluklar için özellikle geçerlidir. Plasebo etkisi, ilaçla tedaviye yüklediğimiz iyileştirici değerin önemli bir kısmına tekabül eder. Beyin acıyı yaşadığı zaman, endorfin (acıyı hafifletmek için doğal morfin gibi davranan kimyasallar) salgılar. Beyin görüntüleme çalışmaları, ilaç olduğu düşünülerek plasebo alındığında, endorfin salgılanmasının tetiklendiğini göstermiştir. Nörolojik olarak bakıldığında, kişi gerçekten de ilaç almış gibidir. Tıbbî tedavinin bazı alanlarında, plasebo etkisinin gittikçe daha büyük yer tuttuğu görünmektedir. Antidepresan deneylerinde, plasebolara verilen tepki oranı her yıl artmaktadır. 1980’de plasebo verilen depresif insanların % 30’unun, herhangi başka bir tedavi olmaksızın iyileştiği gözlenmiştir. 2000 yılında bu oran % 44’e çıkmıştır. Bu değişiklik, tıbbın teknoloji ile paralel gelişirken yükselen beklentilere bağlanabilir çünkü insanların geneli psikiyatrik ilaçlara yirmi yıl öncesinde olduğundan daha fazla inanmaktadır, bunun sonucu da dolaylı olarak plaseboları daha etkili kılmaktadır.

yapay zeka

Bir de, henüz daha az anlaşılmış, fakat eşit derecede güçlü olan nosebo etkisi vardır. İnsanlara bir ilacın olumsuz yan etkilerini deneyimleyecekleri söylendiğinde bu, herhangi tıbbî bir neden olmamasına karşın sıklıkla gerçekleşir. Bu etkiyi gözlemlemek üzere yapılan bir deneyde, insanlara birer şeker hapı verilir ve kusmaya sebep olabileceği söylenir. Deney, grubun % 80’inin kusmasıyla sonuçlanır. Diğer bir deney de, kalp krizinden öleceklerine inanan kadınların, tamamen aynı tıbbî profile sahip ama risk altında olmadıklarını düşünen kadınlara kıyasla kalp krizinden ölme risklerinin dört kat daha fazla olduğunu göstermiştir. Kısacası, hasta olduğunuzu düşünmek bile sizi hasta etmeye yetebilir...

Tüm duyu organlarımız ve duyumsamalarımız, yaşama tutunmak için yüz milyonlarca yılda evrimleşmiştir ama hepsi manipüle edilebilir. Doğal seçilim ile bizler atalarımızın eksik yönlerinden kısmen kurtulmuş, çok ayrışmış ama henüz olgunlaşmamış birer moleküler yapıyız. Peki yapay zeka geliştirmeye çalışırken bu duyumsamaları nasıl kodlayacağız?

Dahası, yapay zeka baktığı bir manzaradan büyülenecek mi? İpek bir gömlek ya da kadife bir pantolon giymenin ne olduğunu hissedebilecek mi? Papatyayı koklamak ister mi acaba? Domates soslu bir bifteğe heves etmeyeceği belki kesin ama acı ve mutluluk arasındaki ayrımı umursayacak mı? Peki ya aşık olma duygusunu nasıl betimleyecek? Yoksa bunun, insanın duygusal bir defosu mu olduğunu düşünecek?

Kaynakça: Noah D. Oppenheim, David S. Kidder, The Intellectual Devotional, 2006 © Rodale Books


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR