Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Temmuz 2020

Sinema

Pişmanlık Nedir?

Aslı Kaprol

Paylaş

3

0


“Geceleri güneşli olmalı ve ağustos da karlı. Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır. Toplum böyle parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli. Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.”

Sinemanın Dostoyevski’si usta yönetmen Andrey Tarkovski ve pişmanlık. Çarpıcı filmi Nostalghia’nın hazırlıklarını konu eden Zamanda Yolculuk adlı bir belgesel filminde, “En büyük pişmanlığım,” dediği olayı pişmanlığın o kasvetli haresiyle kutsayan neydi? Yaygın kanının aksine pişmanlık, hataların ardından peşi sıra gelen determinist yasaların boyunduruğunda bir varoluş alanı mıydı? Neydi peki hata adı verilerek kaderciliğe baş tacı edilmiş olan bu trajik dokulu kavram? Bir kararın hata oluşu kişinin olaylar neticesinde çektiği acının niceliğiyle mi ilgiliydi? Peki ya kişi eylemsizken bile hata yapabilir miydi? Dostoyevski’nin de dediği gibi yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklar mıydı yoksa acının özündeki pişmanlık? İnsan ve insanlık ilişkisine benzer yapıda mıydı pişman ve pişmanlık arasındaki bağ? O “lık’’ ekiyle kavramlaştığı ölçüde hafifliyor muydu sorumluluk? Pişmanlık insanlıkla yücelirken pişman bir insanın yaşamı günah, yasak ve yanlış yakıştırmalarıyla mı kararıp, geceye dönüşüyordu?

Tarkovski’nin ilk kez ülkesinden uzakta, İtalya’da çektiği film Nostalghia’da delilik ve saf aklın iç içe geçtiği bir gerçeklikte gördüklerini dolu dizgin haykırarak kendini ateşe veren, çılgınlığı tutkusundan kaynaklanan kahraman şöyle seslenir onu kayıtsızlık içinde dinleyenlere: “Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeyim? İşte yeni anlaşmam: Geceleri güneşli olmalı ve ağustos da karlı. Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır. Toplum böyle parçalanmaktansa yeniden bir araya gelmeli. Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz, yanlış tarafa döndüğün noktaya. Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden. Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünyadır burası.” İnançları uğruna kendini yakacaktır. Zamanda Yolculuk adlı belgesel, Tarkovski ile İtalyan şair ve senarist Tonino Guerra’nın intiharın Orta Çağ’a özgü bu yorumuna ev sahipliği yapan Nostalghia’nın renk renk, sahne sahne, adım adım yaratım macerasıdır. Sonunu bildiğimiz olayların başlangıcına dönerek gerçekleşeceğini bildiğimiz bütün olaylara bilinçli bir gözle şahitlik etmenin hazzı ve kurguya rağmen engellenemez oluşlarının şaşkınlığı, kahramanın aklı ve deliği gibi iç içedir.

Zamanda Yolculuk delilik ve akıl diyalektiğini otobiyografik unsurlarda da hissettirir. Bu yolculuk İtalya’da bir film için mekân ve ruh arayışı olduğu kadar arayıcıların geçmişle de yüzleşmeleridir. Amaç en iyiyi, en güzeli bulmayı değil, olağan olanı, göze ilk çarpan haliyle göstermektir. Hayatın kendisi gibi kurmacadan uzak. Kurgudaki ustalığı ile övülen Tarkovski kurguya karşı duyduğu antipatiyi gerçek niyeti sezilmemiş her insan kadar içtenlikle dile getirir. Çaresizlik pişmanlıklarla burada da iç içedir. Onca filme rağmen hala anlaşılmamış olmaktır adını koyamadığı dert. Sansürle kısıtlanmış bir dünyadan başka bir dünyaya kaçışında yaşamın kimsesizliğini derinden hisseden Tarkovski için Tonino Guerra’nın onun için yazdığı parıltıdan, süsten uzak Ceket adlı şiir belki de bu yüzden çok anlamlıdır. Sadeliğin ihtişamına duyduğu hayranlıkla hep doğal anların peşindeki Tarkovski için güzellik evden çok bir yuva arayışıdır.

Guerra ve Tarkovski

“Bir evin ne demek olduğunu bilmiyorum.

Bir ceket mi?

Ya da şemsiye, eğer yağmur yağarsa?”

Ev üşümemek için insanın giydiği bir ceket ya da bir şemsiyedir belki. Sadece yağmur yağarken korunmak için değil, yağma ihtimaline karşı da önlem. Belki de bir kafes. Uçmaktan yorulmuş bir kuşun cenneti. Tarkovski işte tam bu ruh haliyle hemhalken itirafta bulunur. Sanatını hayatından keskin yollarla ayırmamış her sanatçı gibi o da çekemediği filmlerin yasını tutar. Ona, “Gerçekleştiremediği şeylere sahip olmak bir yönetmenin işinin parçasıdır,” sözlerini hayat hazmı içinde söyleten yönetmen yanıdır. Peşi sıra yüzünde sıkılgan ifadeyle bu yoksunlukların içinde açtığı kuyuları itiraf ettiren de insan yanı. Yarım kalmışlıklar değil midir ruhu kamçılarken tüketen? Ona pişmanlığı getiren aklında gezinip duran fikirleri çekememesinden çok artık istese de düşünce halinde zihninde var olan bu yaşamlara hayat vermesinin mümkün olmadığının farkına varışıdır. Sızıyı bütün varlığına hapseden de bu kavrayıştır. Sonsuza kadar mühürlenmiştir zaman. Hep zihnideki kadar güzel kalacak olsalar da zamandaşlığın arkadaşlığını paylaşamayacak olmanın yası daha ağır basar. “Belki”lerle hep başka bir geleceğe ötelenen bir hayalin kocaman bir asla ile yıkılışıdır pişmanlığa can veren.

“Şişelerle, yırtık pırtık giysilerle, tahta ördeklerle, perdelerle, vantilatörle doldurdum içini.

Sanki hiç ayrılmak istemiyorum.”

Ama bir evin gerçekte ne olduğunu bilmeden ve o filmi asla çekemeden ayrıldı hayattan Tarkovski.

Pişman bir sanatçı. Pişman herhangi bir insan. Her insan kadar kırılgan. Bütün insanlar gibi anlam arayışı içinde. İnsanlara rağmen insanların içinde yapayalnız.

Peki insana insanlığı katan, en büyük değeri olduğu kadar zaafı da olan şey nedir? Çoğunlukla pişmanlığın da kaynağı. Kaderin anavatanı. Olması ile olmaması da insanlık tarihi kadar tartışmalı. Merak. 

Zamanda Yolculuk, Tarkovski, 1983

İşte şimdi kaç kişi merak etmemiş olabilir ki Tarkovski’nin zihnini hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği an ele geçiren o filmin hikâyesini? Ölümsüz olmuş bir ölünün sesini.

Zamanda Yolculuk’da hikâyeyi kendi sesiyle şöyle anlatır: “En çok pişmanlık verense bir arkadaşımla birlikte yazdığım bir sahne. Birisinin annesinin gömüldüğü yeri aramasıyla ilgili. Tam olarak mezarın nerede olduğunu bilmiyor. Bagajında bir mezar taşı ile bir şehirden geçiyor. Annesinin nerede öldüğü ile ilgili sorular sorup, mezarın yerini arıyor ki mezar taşını yerleştirebilsin. Bulmayı başaramıyor ve mezar taşını ilk gördüğü kasabadaki mezarlığa bırakıyor. Ve onu şey olarak hayal ediyor.”

Pişmanlık tam bu anda Zamanda Yolculuk’da Tarkovski’ye eşlik eden İtalyan şair Tonino Guerra’nın anılarından fırlar, canlanır. Her duygu gibi o da bulaşıcıdır. Ölmeden bir yıl önce yakın dostu bir günlüğüne ziyaretine geldiği günün akşamına doğru tüm hayatının toplamı olan o hüzünlü cümleyi söylemiştir ona.

“Gece geldi.”

Sadece günün sonunu söylemek değildir bu. Gerçeği gören bir gözün bakışlarıyla bir başka ruha dokunuşudur. Sadece onun anlayabileceğini bilmenin sıcaklığında ısınmak belki tanıdık bir ruhta yuvaya varmak. Tarkovski’nin özlemini duyduğu ama tam olarak neyin hasretini çektiğini bilmediği o eve.

Bu son görüşmeleri olur. Yıllar sonra, “Şimdi gece ikimiz için de geldi,” diyecektir Tarkovski’ye. Bu kelimeler hem ölen dostuyla son anısı olduğunu bilmediği o günün pişmanlığını taşıyacaktır hem de Tarkovsky ile olan birlikteliğinin kaçınılmaz sonunun sıkıntısını. Hep daha da fazlası olabilir miydi diye düşünecek olmanın lanetini.

“Şimdi gece ikimiz için de geldi.”

Pişman bir ruhun bir başka pişman ruha günah çıkarışıdır bu. Onu en iyi ancak pişmanlığın ne olduğunu iliklerine kadar hissetmiş birinin anlayacak oluşuna duyulan katıksız güven. Üstelik bir evin ne olduğunu bilmediğini söyleyen bir şiire sığınan birinde yuva aramaktır. Bulduğunu yıkmadan, ihtiyaç duyduğu şekilde üstüne kurmak ve sevmek. O ruh bir yuva olduğunun farkında olmasa bile.

Belki bir yuva olduğunu bilmez Tarkovski ama son bir kez daha o şiiri dinlemek ister sahibinin sesinden.

—Diyalekti ile birlikte şiirini okusana, bir kez daha

—Hangisini?

—Ceket ile ilgili olanı

—Bu sabah okuduğum?

Bir evin ne demek olduğunu bilmiyorum.

Bir ceket mi?

Ya da şemsiye, eğer yağmur yağarsa.

Şişelerle, yırtık pırtık giysilerle, tahta ördeklerle, perdelerle, vantilatörle doldurdum içini. Sanki hiç ayrılmak istemiyorum.

O zaman bir kafes,

Uğrayan herkesi esir eden…Senin gibi bir kuşu bile, kardan kirlenmiş.

Ama birbirimize söylediğimiz

O kadar açık ki sır olarak kalamaz.

Algılarının derinliği ile yaklaşan her türden sonu sezişin mecburiyetiyle gelen bir vedaydı Tarkovski’ninki.

Yaşanması mümkünken yaşayamadığı onca mutluluğa çekemediği bir filmin pişmanlığıyla af dilemeydi onda gece.

Bir filmin gölgesinde hem yitirilen dostluğa hem de hiç gerçekleşmeyecek bir hayale ağıttı onlarınki.

Hep bir umut. İnsanın son nefesine kadar tutunduğu panzehir. O filmin saklı asıl hikâyesine ölümsüzlükle kavuşacak olma ihtimalinin taşıdığı teselli.

Tarkovski’nin yarım bıraktığı o söz gibi: “Ve onu şey olarak hayal ediyor.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bu Eleştirel ve Gerçeküstü Karikatürle..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tan Doğan

6 Şubat 2025

ârâfî

kendimi sıka sıka kırk beş yıl olmuş iş-ev arası hayatta! okullar, okumalar, okul: derslerin esîri olmuşum tam yirmi yıldır. tatiller de olmasa bizimkileri görmem güç. nefesiyle hemhâlım yalnızlığımın. insan zamanla alışıyor mu ne sesten, sözden öte, gölgesine? gün yorgunu, akşam tutkunu, gece ..

Devamı..

Bunun Adı Findel ..

Şevval Tufan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024