saat on iki idi. on beş on beş’i seçmişti. tam üç saat on beş dakikası vardı öldüreceği.
sahil ile başladı: biraz kayalarda otururdu; dalgaları, bulutları, martıları izlerdi öylece/ölece. kentin göbeğine döndü ardından: girdi bir pastaneye; çikolatalı mus ile kakao ısmarladı fısıltıyla; yedi-içti, kalktı: on üç’ü gösteriyordu baba yâdigârı saat. ‘iki saatim daha var’ dedi fısıldayarak yine, kendine, sözde hep kendine; ‘iki saat on beş dakikam.’
geneleve gitti, kapısından girdi, ‘en güzeli’ dedi; yattı-kalktı, bir tomar para bıraktı kapıdaki herife; girdiği gibi çıktı evden; yaklaşık bir buçuk saati kalmıştı: ‘yarıladım’ dedi, bir sokak itiyle sokak kedisine. tramvay yolunun yamacındaki bir banka çöktü-kaldı. ‘15 eylül perşembe.. en sevdiğim’ diye fısıldadı, yanına düşmüş yaprağın kulağına. boyuna-posuna, şekline-şemâiline, rengine-kokusuna, tenine-dokusuna bakakaldı, bir de yalnızlığına dalından düşmüşün, uzuuun uzadıya, sessiz-sitemsiz.
kalktı sonra, yürüdü ara sokaklarda biraz rüzgârla, biraz yağmurla, çokça kendiyle…
‘bir küçük su’ dedi bakkala, ‘bir paket de çilekli sakız’.. parasını verdi-çıktı dükkândan.
dikti suyu, sıyırdı jelatin ve kâğıdından sakızı, attı ağzına, çiğnedi, çiğnedi, çiğniyor…
sıçradı bir duvarın üstüne: şimdi ayaklarını sallıyor belki keyiften, çileğin tadı ile kokusuna varırken rûhu; ‘son yarım saat on beş dakikam’ diyor içinden belki, belki de hiçbir şey düşünmüyor, düşlemiyor.. kim bilir?
kırkayak, sümüklüböcek, solucan denli süzülerek sıyrıldı duvardan; çöpe attı elindekini, dilindekini tükürürken; açtı cebinden çıkardığı kutunun kapağını, dikti kafasına, damağında gezinirken hâlâ çileğin tadı, ‘şu kavağın dibi iyidir’ dedi, çöktü-bekledi, bekledi tam yarım saat on beş dakika, artı bir ömür, artı bir ölüm kadar!
kapatıyor kapağını boş kutunun, usûlca koyuyor çıkardığı yere, uzanıyor kavağın dibine; ifâdesiz bir bakışla kımıltısız duruyor, baba yâdigârı saat “on beş on beş” diye vururken güz’ün yüzüne zamanı, sâniye sâniye, sâniye saniye, sâlise sâlise, sâ…
saat on iki idi onu fark ettiğimde. tuhaf, şaşkın, kırgın bir hâli vardı sâkinliğine karışmış! nerden bilebilirdim on beş on beş’i seçtiğini ve tam üç saat on beş dakikası olduğunu öldüreceği, öldüreceği ve dahi öleceği?!...
o nere-ben ora:
sahil: az ötede bir bankta, o dalgaları, bulutları, martıları izlerken, benim aklım-fikrim onda!
pastane: o çikolatalı mus-kakao, ben çay-simit.
genelev: zor iknâ ettim kapıdaki herifi, ‘ağbisiyim; burda beklerim.. çıkınca öderim ne tuttuysa…’
çıkınca: ‘yarıladım’ dedi, bir sokak itiyle kedisine, bir de gölgesine! tramvay yolunun yamacındaki bir banka çöktü-kaldı. ‘15 eylül perşembe.. en sevdiğim’ diye fısıldadı, yanına düşmüş yaprağın kulağına ve kulağıma! boyuna-posuna, şekline-şemâiline, rengine-kokusuna, tenine-dokusuna bakakaldı, bakakaldık! bir de yalnızlığına dalından düşmüşün, uzuuun uzadıya sessiz-sitemsiz.
sokaklar: yürüdük… çıkışını bekledim bakkaldan.. su içişini, sakız çiğneyişini… duvara sıçrayışını izledim, duvardan sıyrılışını... ve kutuyu kafasına dikişini, kavağın dibine çöküşünü, kımıltısız duruşunu öylece/ölece…
saat 15.15 idi. 03.03’ü seçmiştim. ne çok zamanım vardı öldüreceğim…






