Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Ekim 2022

Söyleşi

İbrahim Zaman: "Ben bir fotoğraf eriyim."

Sevda Müjgan Yüksel

Paylaş

1

0


İncirli Caddesinde bir kenti sıradanlaştıran ve çirkinleştiren tüm görüntüler gözlerimin önünden geçmeye başlayınca dayanamadım, bir an önce İbrahim Zamanla buluşacağımız Stüdyo Zaman”a ulaşmak istedim. Beni damadı Mehmet Bey karşıladı. İbrahim Bey yoldaydı ancak arabası arıza yaptığı için gecikecekti. Onu beklerken yanı başımda sehpanın üzerindeki fotoğraf dergilerini karıştırdım, Mehmet Beyin sunduğu çayı yudumladım.

 İbrahim Zaman gelir gelmez söze girdik.

Sevda Müjgan: Gördüğüm kadarıyla işleriniz hayli yoğun.

İbrahim Zaman: Benim avantajım, fotoğrafı çok sevmem. İş başında beni yoran fotoğraf, kendi gönlümce çekimler yaptığımda dinlendirdi. Ben hep güzellikleri gördüm, güzelliklere talip oldum. Beni mutlu edecek karelerin peşine düştüm onları paylaşmanın dışında hiçbir kaygı taşımadan. Bir akıllıya 40 kere deli dersen deli olur, diye bir söz vardır. Ben de insanların önüne 40 kere güzellikleri koyarsam güzellikler hâkim olur diye düşündüm.  İnsanın içini açacak, ona ferahlık verecek fotoğrafları tercih ettim. Fotoğraflarımla belgesel yönüyle geçmişten geleceğe bir köprü oluşturma arzusundayım. Yaptığımı, ettiğimi bir sır gibi saklamaktan değil paylaşmaktan yanayım. Biz paylaşmayı, Hüsnü Gürsel hocamızdan öğrendik.

Birbirine el vermenin günümüzde kan kaybeden bir değer olduğunu düşünüyorum. Oysa bu çok önemli. Kesinlikle. Benim bir de anlayamadığım fotoğrafa gönül vermiş insanların nizipleşmeleri. Ortak paydaları fotoğraf olan bir çatının altındaki sürtüşmeleri anlamıyorum. Her şeyi bir tarafa koyun, deklanşöre bastığınız zaman mutlu oluyor musunuz? Bu bile sizinle muhabbet içinde olmamız için yeterli bir neden değil midir? Ben kendimi işime fevkalade borçlu hissediyorum. Bugüne kadar maddi ve manevi ne kazandıysam fotoğrafçılığım sayesinde oldu.
 

SM: Ülkemizde başlangıcından bugüne fotoğraf çok yol aldı diyebilir miyiz?                

İZ: Ben elli yıl önce bir portakal sandığından bozma tab kutusuyla çalışırdım. Agrandizörü bir marangoza tahtadan yaptırmıştı ustam. Odak uzaklıklarıyla netleme mesafelerini raylı bir düzenekte gele gide ayarlardık. Arada körük yerine siyah saten bir bez kullanırdık. Işığı çoğaltma büyüteci olmadığı için 500lük lamba yakardık. Film rutubetlenip sıcaktan cama yapıştığında hemen fark edip suya atarsak kurtarırdık filmi.

Şöyle bir örnek vereyim size. Fotoğrafçılar Derneğine bağlı bir Fotoğrafçılar Kooperatifimiz vardı. Gerekli malzemeyi tahsisle kooperatiften alırdık. Diyelim Türkiyedeki fotoğrafçılara 100 birim malzeme lazım, kooperatife 25i gelir, dağıtılır. 10 film istersiniz, ikisini alırsınız. Eskişehirde Tayyare Fotoğraf Bölümü vardı. Son kullanma tarihleri geçmiş, depoya atılmış filmleri bir astsubay bize getirirdi. Gri, orası burası lekeli fotoğraflar… Ancak ya hiç fotoğraf çekemeyeceksiniz ya da buna razı olacaksınız. Biz elimizdeki agrandizörle en büyük 18x24 ebadında baskı yapabiliyorduk. Kooperatif bize tahsisle ilk kez Çekoslovak malı bir agrandizör verdiğinde onu Haydarpaşadan taksi tutarak Adapazarı’na getirdik. Bizim için nasıl bir ziynetti anlayın artık. 30x40 baskı yapabilecektik.                                                   

Sergi açılışlarımızda açılışa gelen beş-on kişi olurdu. Biz birbirimize takılırdık, aşağısı adam kaynıyor, eline bir sopa al da şu adamları buraya doğru kovala, gezsinler sergiyi. Gün içinde yanlışlıkla (Ya yağmurdan kaçıyordur ya sinemaya gidecektir, filmin seansını beklerken vakit doldurma derdindedir.) bir iki kişi gelirse onu kâr sayardık. Kuş uçmaz kervan geçmez sergiler…

SM: Bu anlattıklarınızdan sonra günümüzde fotoğrafa yeni sevdalanan insanların hiç mazereti yok diyebiliriz sanırım.                                                                         

İZ: Günümüzde fotoğrafçılık Türkiyede rüştünü ispat etti. Yarışmalarda dünya birincilerinin arasında Türk fotoğrafçılarını da görebiliyoruz. Ancak bir devlet ya da en azından kültür bakanlığı politikası olarak fotoğrafa el uzatılmadıkça bu iş yürümez. İstanbul Modern, ilk açıldığında ben epey ümitlenmiştim onlar bize dünyadan getirecek, biz de dünyaya açılacağız diye. Dünyadan geliyor ama bizden gitmiyor. Oysa bizim buna çok ihtiyacımız var, ısrarla dünyaya çıkarma yapacaksın. Dünyanın senden haberi yoksa seni neye göre arayacak? Bu derdimiz var. Biz dünyaca ünlü pek çok fotoğrafçı tanıyoruz.               

Size bir örnek vereyim. dört yıl önceydi. İspanyada yayımlanan bir gezi dergisinden beni aradılar. Havaalanında satılan Türkiye kitabımı görüp almışlar. Kitabı basan matbaa aracılığıyla bana ulaşmışlar. Soruyorlar:Bir Türkiye sayısı yapmak istiyoruz, bizimle çalışır mısınız?” O sayıda benim 33 fotoğrafım yer aldı. Bir tesadüf sonucu. Bu işler böyle yürümez. Sanatçı desteklenmelidir. Marifet, iltifata tabidir. Siz talepte bulunacaksınız, ben arz edeceğim. Sen, ben, bizim oğlan kısır döngüsü de kırılmak zorundadır. Biz çok yaya kaldık. Dünyada milyon dolarlara fotoğraf satılırken Türkiye ne olacakmış, bir düğmeye basılıyor noktasında. Mesleğine hor bakmayacaksın, hor baktırmayacaksın. Mesleğine hor bakan, boynuna torba takar, derler. Bir sandalye fotoğrafı çekersiniz, Eeee, ne olmuş…” dedirtir.Vay canına, sandalyeye bak!” da dedirtir. Herkes kaşık yapar ama sapını ortaya getiremez. İkisinde de aracınız fotoğraf makinesidir, ikisinde de karşınızdaki nesne sandalyedir ancak biri sıradan bir belge olur, belgesel olmaz, yerinde sayar; diğeri bir basamak daha yukarı çıkar, sanata doğru ilerler.
 

SM: Sizin de anlattığınız o yoklukların içinden dijital fotoğrafa gelindi. Fotoğraf masa başında olmazken artık masa başına da çok iş düşüyor. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?     

İZ: Yıllar durmaz, geçer. İzzet Kehribar çok yakın arkadaşımdır. Bilgisayar yaşamımıza girdiğinde beni uyarmıştı geç kalıyorsun diyerek. O zaman ona “Şurada ne kadar ömrümüz kaldı? Boş ver, eksik olsun.” demiştim. İzzet haklı çıktı, teknoloji o kadar hızla gelişti ki ben yaya kaldım. Fotoğraf 50 yıl boyunca benimle başlayıp benimle biten bir işti. Şimdi başkalarına mahkûm olmak bana esaret gibi geliyor. Filmimi kendim alırdım, banyosunu kendim yapar, karta kendim basardım. Şimdi sayısal ortamda durum çok farklı. Bu, bir sürü maskaralıkları da getirdi beraberinde. Fotoğraf çekmekten, fotoğraf yapmaya gelindi. Ortaya konan ürün, harika bir sanat yapıtı olabilir ancak fotoğraf değildir. Bilgisayar sanatçısıyım, fotoshop sanatçısıyım diyebilirler kendilerine ancak ben bu tür sergilerin fotoğraf sergisi” diye açılmasına dayanamıyorum. Doğrudan fotoğrafı görünce adam O bulutun orada olduğu ne malum?” gibi ukalalıklara kalkışıyor. Benim güzelim fotoğrafımı kirletme hakkını sana kim veriyor? Photoshop gibi programlarla fotoğraflara yapılan müdahaleleri; doğrudan fotoğrafın etiğine, tarzına, duruşuna, özüne aykırı işlemleri fotoğrafça” açısından doğru bulmuyorum ben. Dünyada gerçeğin kopyası olan tek iş fotoğraftır. Yalnız bu işlevselliğiyle bile fotoğraf dünyaya bedeldir. Bir ressam kimi ayrıntıları tuvalinin dışında bırakabilir. Fotoğrafçı nesnelere tabii olmak zorundadır.

SM: Dijital fotoğrafa olumlu bakmıyor musunuz?  

İZ: Dijital fotoğrafa olumlu bakmıyor değilim, ben yapamıyorum. Çok zamanımı alıyor. Fotoğrafçılığın eski zamanlarında da pek çok gelişme oldu. Bu gelişmeler kısa sürede eski teknolojiyi yok etti. Geçen bir teknolojide diretmenin faydası yoktur. Yeni teknolojiye baktığımız zaman henüz filmle yakalanan seviyeye gelinemedi ancak gelinecek, belki de o seviye geçilecek. Ayrıca dijital kamera kullanarak yapılan çekimle photoshop benzeri programlar kullanılarak fotoğraf işleme işlemleri ayrı işlerdir. Aslında fotoğraf çekiminde değişen bir şey yok. Kaydedici ile meşgul olmak, fotoğrafçının işi değildir.                              

Ben bir fotoğraf eriyim, fotoğraf paşasıyım demiyorum, dikkat edin. Fotoğrafla soluk alıyor, fotoğrafla yatıp kalkıyorum. Ben yoktan yonga çıkarmaya çalışan biri olarak buralara geldim. Fotoğraf dünyasına faydalı olduğum zaman zekâtımı verdim diyerek rahatlıyorum.

SM: Bize de ömrünüz çok olsun değerli hocam demek düşüyor.  

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

2015'in Kitap Üretimi RakamlarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kara

12 Mayıs 2026

Günümüz Toksik İlişkilerini Sorgulayan..

Aşk Acıtır, Azra’nın geçmişle hesaplaşmasını konu alırken, bir yandan da modern dünyada kadın olmanın zorlayıcı yanlarını ve narsist bir partnerle yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu sorguluyor. Bir zamanlar, aşığın maşuk için gözünü kırp..

Devamı..

Eleştirmeyi ve Eleştirilmeyi Öğrenmek

Sarah Carriger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024