Jung bu otonom varlıkların – genellikle bir bedel karşılığı – bilinçaltımızda yaşadığını tasavvur ediyordu.
“Vay canına,” demişti başparmağını sırtımdaki sertleşmiş düğümün üzerinde hareket ettiren fizyoterapist, “muhtemelen yıllardır burada.” Şaşkındım. Zira belimdeki ağrıların kas gerginliğinden kaynaklandığını biliyor ama buna neden olan şeyin ufacık bir kas düğümü olabileceğini tahmin etmiyordum. Oysa fizyoterapistin söylediğine göre o ufak düğüm, vücudumda ciddi ağrılara ve hareket kısıtlamalarına yol açma potansiyeline sahipti.
Psikolojik kompleks dediğimiz olgu da tıpkı bu kas düğümlerine benziyor – en azından İsviçreli psikiyatrist Carl Jung’un anladığı şekliyle. Kompleks, belli bir duygusal tema etrafında yoğunlaşan hisler, anılar ve düşünceler kümesi olarak tanımlanır ve sıklıkla farkındalığınızdan kaçan bu kümelenme, Jung’un deyimiyle “bilinç alanınızda hareket eden yabancı bir varlık gibi davranır.” Nasıl ki kas düğümleri bedensel sıkışma ve travma durumunda oluşur, komplekslerin kökeninde de psikolojik travma ve strese yol açan olaylar yer alır. Mesela duygusal olarak noksan ve aşırı eleştirel anneyle büyüyen bir kadın, yetişkin yaşına rağmen kurduğu ilişkilerde anne onayını arayabilir ve yargılanma korkusunu ya da bu korkunun yol açtığı çözümlenmemiş duyguları etrafındaki kadın akranlarına yansıtabilir.
Psikoterapist John Ryan Haule, The Psychoanalytic Review’da yayınlanmış olan 1984 tarihli bir makalesinde, (Jung’a göre) kompleksin temel niteliklerini şöyle özetler:
- Adeta kendine özgü bir bedene ve fizyolojiye sahiptir. Böylece mideyi, solunumu ve kalbi etkiler.
- Kendi iradesi ve tasarlanmış niyetleri bulunur. İçinde bulunduğu zihnin düşünce silsilesini – tıpkı bir insanın başka bir insana yapabileceği gibi –
bozabilir, davranış tarzını değiştirir.
- Prensip itibariyle –kendisi de bir hayli karmaşık olan – egodan yapısal anlamda farklı değildir.
- Rüyalarda, şiirlerde ya da tiyatro oyunlarında dramatize edilir.
- Halüsinasyonlarda görülür ve duyulur hale gelir.
- Kişiliği bütünüyle deliliğe kurban verir.
Kompleksler, edimsel koşullanma gibi psikolojik kavramlarla ya da Wechsler Yetişkin Zeka Ölçeği gibi testlerle doğrulanamaz çünkü doğrudan incelenmeleri mümkün değildir. Ve Jung’a göre kompleksler, insan zihninin bölümlerinden biri olarak kabul edilen ancak gün içerisindeki uyanık bilinçle erişemediğimiz kişisel bilinçdışında var olur.
Komplekslere erişemeyeceğimize dair bu bilginin varlığına rağmen yirminci yüzyılın başlarında onları anlamaya yönelik pek çok deney yapıldı. Mesela bunlardan birinde katılımcılara önce içinde “öfke, aile” gibi kelimelerin bulunduğu yüz kelimelik bir dizi tek tek dinletildi ve her kelimeden sonra “aklına gelen ilk kelimeyi hemen söylemesi,” istendi. Burada ölçülen hangi kelimenin hangi kelimeyi çağrıştırdığı değil, yanıt süreleriydi. Aynı test ikinci kez tekrar edilip her iki seferde de yanıt süresi ötekilere göre nispeten uzun olan kelimeler seçip alındı ve katılımcılara bu kelimelere özgü duygu ve düşünceleri soruldu.
Günümüzde bu testlerin komplekslerin doğasına ilişkin net bir veri ortaya koyup koymadığı tartışmalı olsa da, Jung öyle olduğu kanaatindeydi:
“Deneyin söz konusu tatbikatları göstermiştir ki, uyarıcı bir kelime vasıtasıyla gizli, daha doğrusu bilinçdışı bir kompleksin varlığını keşfetmek mümkün. Öte yandan katılımcının kendisi bunu şiddetle reddetse bile, karmaşık bir bileşenin eşlik ettiği tepkilerin ardında, saklı komplekslerin olduğunu kesinlikle varsayabiliriz.”
Şu an Jung’un “analitik psikolojisi” ana akım psikoloji tarafından pek dikkate alınmıyor olsa da, kimi klinisyenler kompleksleri psikolojik bir gerçek olarak ele almaya devam ediyor. Bu elbette şaşırtıcı bir durum değil çünkü hâlihazırda hepimiz, hayatlarımızın çeşitli psikolojik temalar etrafında dönüp duran duygu ve düşüncelerden etkilendiğini biliyoruz. Öyle ki, komplekslere ilişkin saptamalar gündelik dilimize bile yerleşmiş durumda. En basitinden ne zaman kısa boylu ve güç saplantılı birini görsek hemen “Napolyon kompleksinden” söz ediyoruz.
Fakat kompleksler konusunda belki de en az anlaşılır olan, – Jung’un inandığı şekliyle – onların büyük ölçüde otonom oluşu ve “mini kişilikler” gibi hareket etmeleriydi.
Jung neredeyse bütün hayatını benliğin nasıl işlediğini anlamaya adamıştı. Benliği hem merkez olarak aldı hem de iki geniş soyut varlık alanını, yani bilinç (ego ve persona) ile bilinçdışını (şahsi ve kollektif) içerecek biçimde, ruhun bütünü olarak tasavvur etti. Ona göre yaşamın temel amacı kişinin, bireyselleşme vasıtasıyla ruhsal dengeye erişmesiydi: kendimizin özgün ve eksiksiz bir versiyonu haline gelmemiz. Jung’un ifade ettiği şekliyle bireyselleşme, bilinçdışının psikolojik içeriğinin –kompleksler de dahil olmak üzere – tanınması ve bütünleşme adı verilen bir sürece müteakip gündelik bilinç yüzeyine çıkarılmasıydı. Ne var ki, bu oldukça zordu çünkü Jung’a göre kompleksler bilinçli zihinden ayrılarak “bilinçdışının kendine özgü karanlığında bambaşka bir varoluş sürdürüyor ve gündelik bilincin işleyişini engelleyebiliyorlardı.” Komplekslerin bilinçli zihinden parçalanarak ayrılmasının sebebiyse ruhsal çatışmalardan kaynaklanmalarıydı. Bilinçli zihnimiz ve egomuz, karşı karşıya kaldığımız ruhsal sarsıntı ya da mental acıların yol açtığı psikolojik neticeleri özümsemek istemiyor böylece bu serpintiler bilinçdışı alanda, belli temalar etrafında kümeleniyordu. Bunlar Jung’un deyişiyle, “ne hatırlamaktan ne de hatırlatılmasından hoşlandığımız, hoş olmayan sırlardı.”
Jung, bilinçli farkındalığımızın altında gizlenen bu karmaşık ağların otonom yaşamları olduğunu ileri dürdü ve komplekslerin, “bilinçli iradeye müdahale ederek onun niyetini çarpıtabildiğini,” belirtti. Kompleksleri Jung’unkine benzer bir biçimde “zihinde yer alan münferit ve otonom sistemler” olarak adlandıran psikoterapist Richard Schwartz ise bu özel yapılara rastladığı yirmi üç yaşındaki bulimia vakasını şu şekilde aktardı:
“…kusmaya başlamadan hemen önce kafasının içinde aynı anda söz alan ve sürekli konuşan sesler olduğunu söyledi. Ona bu sesleri birbirinden ayırt etmesi için biraz baskı yaptığımda, içlerinden bazılarını – ki, bunlar konuşmalara en hararetli biçimde katılanlardı – nispeten ayırt edebildiğini gördü. Bu hem onun için hem de benim için oldukça şaşırtıcıydı. Seslerden biri kendisiyle ilgili her şeyi, özellikle de bedensel görünüşünü eleştiriyor, öteki onu eleştiriler karşısında savunurken bir başkası, bütün bu olup bitenler yüzünden ailesini suçluyordu. Gerilerden gelen bir ses ona kendini üzgün, umutsuz ve çaresiz hissettirirken daha baskın olan bir başkası onu sürekli yemek yemeye yönlendiriyordu.”
“Böylesi bir içsel dünya büyüleyiciydi çünkü onun sayesinde hem tedavi ettiğim diğer bulimik hastalarımın raporlarında benzer ifadeler olduğunu fark edebildim hem de kendi içimde konuşup duran seslerin farkına vardım.”
Yine de Jung’un komplekslere yakıştırdığı bu “otonom” niteliği eleştiren ve bilimsel dayanakların eksik olduğunu söyleyen pek çok çağdaşı vardı. Jung ise şöyle yanıt verdi:
“Gördüğüm kadarıyla bu ‘otonom kompleks’ terimine boşu boşuna muhalefet ediliyor. Zira ben bu terimi, komplekslerin istedikleri her an belirip kaybolabilme ve bilinçdışı bir süreç vasıtasıyla bilinçli niyetleri çarpıtıp bozabilme ya da onlara direnebilme potansiyelini ifade etmek için kullandım.”
Ne var ki, komplekslerin bu teorik otonomluğu, özgür irade nosyonunda kimi karmaşalara yol açmıştı: bazı durumlarda bilinçdışı bir güç aniden ortaya çıkıyor ve davranışlarımızı kontrol edebiliyorsa – tıpkı öfke nöbetine tutulup bayılan ya da belli bir duygu tarafından geçici olarak ele geçirilen kişilerde gördüğümüz gibi – o zaman komplekslere sahip olabileceğimizi değil, aynı zamanda “komplekslerin de bize sahip olabileceğini,” söylemek daha doğru olmaz mıydı?
“Bu nedenle kompleks, kimi zaman enerji bakımından kendi bilinçli niyetlerimizinkini bile aşan, ruhsal bir faktör olmalı,” diye yazdı Jung ve devam etti, “aksi halde bilincin kendine özgü düzeninin bu şekilde kesintiye uğraması mümkün olmazdı. Üstelik aniden aktifleşen bir kompleks aslında bizi düşünme ve harekete geçme kapasitesi anlamında öylesine zorlayıcı bir ruh haline sokar ki, adli açıdan baktığımızdan buna en uygun karşılık azaltılmış ceza sorumluluğudur.”
Kompleksler tarafından “ele geçirilme” durumunun tam karşısındaysa Jung’un aktif imgelem adını verdiği bir deneyim duruyordu. Kişinin, bilincin açık olduğu gündüz düşleri vasıtasıyla komplekslerini temsil eden imge ya da karakterlerle diyaloga girdiği bu meditasyon deneyimi Jung’a göre terapötik açıdan oldukça faydalıydı çünkü aynı zamanda kolektif bilinçdışının arketipleriyle de teması mümkün kılıyor ve kişinin kimi evrensel kalıp ve sembolleri barındıran ruh katmanına erişimini sağlıyordu.
Bizzat Jung’un kendisinin de, bilimsel deney alanının ötesinde olduğunu ve genellikle edebiyat, mitoloji ve teoloji gibi farklı disiplinlerin alanına uzandığını kabul ettiği bu tarz deneyimlere günümüzde kurgu gözüyle bakılıyor ancak yine de ana akım psikolojinin diğer disiplinleri kompleksleri şemalar ya da çekirdek inançlar gibi başka isimlerle adlandırıp benzer yöntemler kullanarak çözmeye çalışıyor.
Ancak Jung’a göre kompleksler farazi bir kurgu değil, sırttaki kas düğümleri kadar gerçekti: “Herkesin zihni kabul etmediği, dolayısıyla da bilinçdışına itilmiş pek çok şey içerir ve hiç kimse, kendi komplekslerini aşmakla, onların üzerine yükselmekle övünemez. Bunu yapabileceğini iddia eden her kimse o, burnunun ucundaki gözlüğü bile görmekten aciz demektir.”
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






