Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Mart 2023

Öykü

İlk Kitap

Yusuf Serdar Esen

Paylaş

3

0


Kırsal coğrafyalarda çocuklar erken olgunlaşır…

Ortaokuldan yeni mezun olmuştum, doğduğum ve yaşadığım şehir olan Diyarbakır’da, haylazlığım çevreme zarar vermeye başlamıştı. Yedi çocuğu ve devlet memuru olan babam, o yıllarda gençler arasında yaşanan kargaşadan tedirgin olduğundan eğitim hayatıma Adana’da devam etmeme karar verdi. Çukurova Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi alan ağabeyimin yanında kalacaktım. Çok önceleri mahalle kahvesinin müptelası olan ağabeyim, ilk yaz tatilinde memlekete döndüğünde Bob Dylan, Sezen Aksu ve Yusuf İslam dinleyen, Mayakovski, Ahmed Arif ve İbn-i Rüşt okuyan bir üniversiteli olarak çıktı altı kardeşin karşısına. Kavlince ben de, “Ne çok renkli, eğlenceli okulmuş bu mektebi ulvi!” diye okumaya heveslenmiştim. Fakat o yıllarda sokaklardaki bıçkın ruhlu aksiyon daha heyecanlı geliyor, kısa sürede odağım değişiyor ve kitaplara olan sempatim saman alevi misali sönüp benim gibi dağılıyordu!

Diyarbakır şehirlerarası otobüs terminaline ikinci kez gidiyordum. İlkinde, azarlamalarına kulak asmadan annemin eline sımsıkı tutunarak, anneannemi hac ziyaretine yolcu etmek için gitmiştim. Nenemin, göğsüne bayrak iliştirilmiş, işlemeli tülbendin omuz bölgesini kümülüs bulutları gibi kapladığı kar beyazı elbisesi, melek gibi ışıyan ve amber kokan yüzü, belleğimdeki hayat albümümün kıymetli fotoğraflarındır.

O gün, ilk kez yolcu olarak gidiyordum otobüs terminaline. Şehirler arası ilk yolculuğum olacaktı. Şehir içindeki kısa yolculuklarımın da çocukluğumda özel bir yeri vardı. Şehir içi dolmuşlarının kalın süngerli ve rengârenk desenli kadife kumaşla kaplı koltuklarını belediye otobüslerinin tabanına sabitlenmiş sert, çıplak ve mukavva yüzeyli sandalyelerinin yanında daha konforlu buluyordum. Konserve, kurutmalık ve turşu sezonunda, Bağlar Şeytan Pazarı’ndan alışveriş yapanların aldıkları sebze ve meyveleri; babamın benim için civciv sarısı rengine boyadığı el arabamla evlerine taşıyarak kazandığım paralarla, çeyiz sandığı gibi özenerek süslenmiş  tombul şehir içi dolmuşlarının anne kucağı kadar huzur veren pencere kenarı koltuklarına oturarak son durağa değin gider, inmeden yol boyunca çocukça hayaller kurarak geri dönerdim.

Diyarbakır-Adana sabah 09.00 otobüsünün 7 numaralı koltuğu… Otobüse kadar birlikte geldiğimiz babam, yol boyunca yanımda oturacak olan orta yaşlı, pala bıyıklı, konuşurken adeta Konya’nın kırkikindi yağmurları gibi tükürük saçan komik adama Adana’ya kadar molalarda gözünün benim üzerimde olması için telkinde ve ricada bulunuyordu. İçimden, Yanlış çocuğu, yanlış adama emanet ediyorsun babacığım! desem de kendince gereğini yapmıştı. Birecik molasından sonra kaptan, kontağı çevirip otobüsün motorunu ısıttıktan sonra tam hareket haline geçerken sekiz numaralı yolcunun henüz gelmediğini söyledim! İçimden ‘babam bu sahneyi görmeliydi’ dedim. Beş dakikalık gecikmeyle dudaklarını yabani çimler misali örten, püsküllü fistan misali bıyığının boşluklarında görünen kalker kırığı dişlerinin arasında değirmen kolu gibi gezdirdiği kürdanla otobüse binerken mahcubiyetle şebeklik arasında kaptandan yarım ağızla özür diledi.

Kaptan, sosyal atmosferin değiştiğini yol boyu dinlediğimiz Şivan Perwer türküleri yerine Zeki Müren kasetini teybe koyduğunda anlaşılır kılmıştı. Birkaç Türk sanat müziği kasetinin ardından, Osmaniye’den sonra kulağımızın misafiri yedi numaralı sanatçıyla Ahmet Kaya oldu. Bunlar ilk şehirlerarası otobüs yolculuğumda, coğrafi işaretlerle özdeşleşen müzik keyfimdi. “Siz benim neden kaçtığımı, nerden bileceksiniz?” nakaratı, ömrüm boyunca sürekli kaçacakmışım hissini dağladı içime.

Yedinci sınıfı tekrardan okumuş ve aynı yıl sigaraya başlamış, hayatında el ucuyla dokunduğu ders kitapları dışında eline hiç kitap almamış, doğduğu yer dışında şehir görmemiş bir ergen olarak, ağabeyimin üniversiteli ortamının ve farklı şehrin etkisiyle yaşadığım katmerli kültür şoku ruhsal açıdan uzun süre içe kapanık biri olmama sebep oldu. Ben onlardan sıkılıyordum, onlar da beni görmedikleri için sorun olmuyordu! Tedirgindim ve ruhum yalnızdı. İki hafta sonra liseye başlayacak biri olarak üç yılı bu duygularla nasıl geçireceğimi düşünüyor, Ahmet Kaya dinliyordum! “Siz benim kime küstüğümü, nerden bileceksiniz?”

Ağabeyimin kitaplığı, Sharp marka çift kasetçaları, kapının önündeki bisikleti unutamadığım eşyalarıydı. Akşamları ders çalışma için bir araya geldiklerinde çoğu kez entelektüel sohbetlere derince dalıyorlardı. Ben de kilimdeki yonca deseninin yapraklarından açılan zaman tünelinden Diyarbakır sokaklarına dalıp giderken, devamında rüyadan uyanır gibi kendime geldiğimde, “Ne konuşuyorlar bunlar, ne yaptım ben, ne bu halim, ne işim var burada benim?” diye kızıyor daha ileri gidip sövüyordum kendime. Sonraları artık parçası olmayı istemediğim yaşama ait derin sohbetlerin arasında eklenti mola ayracı olmaktansa fark edilmediğimi düşünmek hoşuma gitmeye başlamıştı.

Sürekli neden kitap okunurdu! Kendimi, habitatlarının ortasına düşmüş meteor taşı gibi görsem de zaman zaman inşaat mühendisliği okuyan Kerim ağabey’in dokunduğu bağlamanın tellerinden çıkan toprak kokulu ezgilerin sözleri az da olsa odağımı değiştiriyor, ferah nefesler aldırıyordu bana. “Yıllarca aradım kendi kendimi/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni/ Hayal mıyım rüya mı bilinmez/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni/ İnsan mıyım, mahluk muyum, ot muyum? / Ekilir biçilir bir nebat mıyım?/ Yoksa görünüşte bir sıfat mıyım?/ Hiçbir türlü bulamadım ben beni!..”   

Kitaplardan önce Veysel’i sevdim. Kör olmak yetmez dedim, Âşık olmak için! Veysel gibi kuru ağaç gövdesinden, beş telde yek ses olmalı insan, gümrah bir seda vermeli gönülden! O yaşlarda kitaplardan önce onu seviyor oluşumu şimdi anlıyorum! Varlık felsefesinin sorularını bu türkünün sözleri kadar yalın sorabilir miydi, on beş yaşındaki bir çocuğun kalbine mühür gibi işleyebilir miydi dünyanın tüm kitapları ve münazaraları bir araya gelse bile! Tüm bunları düşünüyor ama yazamıyor ve anlatamıyordum.

Âdem, kerim ve naif karakteriyle Ejder, neredeyse tüm kitapları okumuş; ilim, irfan sahibi olan Ramazan ve Ankara’da yüksek lisans yapan araştırmacı yazar Ömer yine derin Bosna mevzusuna dalmışlardı. Ömer, Ankara’daki Bosna eyleminden ötürü yaşadığı gözaltını konuşuyordu. Gözaltının olumsuz koşullarını anlatırken, nezaretin çok soğuk ve yerlerin ıslak olduğunu örnek verdi. 1990 Diyarbakır’ında mahalle çocuklarının gözaltından salıverildikten sonraki maceralarını dinlerken, zemini ıslak ve soğuk hücrelerde nezaret polislerinin ortamı daha da soğutan klimaları çalıştırdıkları ve bu yüzden şüpheli şahısların hastalandıkları cümlesini unutmamıştım. Ben de o esnada ağabeyimin arkadaş sohbeti ortamında, kitap okumayışımın yarattığı “Yanlış bir şey söyleyip, komik duruma düşmemeliyim!” kaygısından ilk kez sıyrılarak sokak deneyimlerimin verdiği öz güvenle “Klima da var mıydı?” diye sordum Ömer ağabeye! O da çok mühim bir konuyu sulandırdığım düşüncesiyle, yüzünü ekşitip, sadece gözlerini olduğum yöne kaydırarak, yarım ağızla “Evet her türlü konfor vardı!” cevabıyla kendince ironi yaptı. Kopan kahkahaların ardından diğerlerine dönüp gözaltı macerasını anlatmaya devam etti. Anladım o zaman empatinin kitap satırlarıyla değil, yaşanmışlıkla ilgili olduğunu. Espri yapmamıştım ama herkes gülüyordu. İlk kez konuşup öylece ilk kez anlaşılmaz olup ve ilk kez pes edip artık bir daha ortamlarına girmemeye karar verdim. Ama beyhudeydi, çünkü irade sertifikam yoktu. Çünkü Adem’in kardeşiydim!

Kitaplarla birlikte tüm şehir üzerime geliyordu. Düşünmekten yorulduğum anlarda susuzluktan sığınacak şadırvanlar arayan kurumuş muhacir bedeni gibi sokaklarda kendime konuşup kendimi soruyordum. Sürekli Diyarbakır’ı özlemekten vazgeçerek sessizliği ardılım yapsam da ilk şehirlerarası yolculuğumda yedi numaralı koltuk ve yedi numaralı sanatçıyla geride kalmıştı çocukluğum. Artık nakaratı olacağım bir türkü bulmuştum kendime: “Siz benim neden sustuğumu, nerden bileceksiniz?”

Aklımın ucundan geçmiyorken Ramazan ağabey, bir kitap tutuşturdu elime.  Dokunup şeklini şemalını incelediğim ilk kitaptı! Kitabın oldukça hacimli olduğunu görünce hem yeni okumaya başlayan hem de yaşı küçük birine daha ince kitap hediye edebilirdi diye düşünüp içerlendim Ramazan ağabeye. Uzun süre masamda kaldı, kapağında Malcolm X’in resmi vardı. ‘Kim önce bu sevdadan vazgeçirecek, diğerini!’ der gibi arada göz göze geliyorduk. Daha sonra okumanın dışında yapabilecek uğraşımın olmadığını kabul ederek önce kitabın içindeki fotoğrafları inceleyip, sonra ilk satırlarına ağırdan başlayıp, devamında da soluksuz bitirdim koca kitabı! Malcolm X kitabını okuduktan sonra onunla ilgili aklımda ilk oluşan ‘Hayatımda tanıdığım en samimi ve en aldanmış adam!’izlenimiydi.

Sonra ilk romanımı okudum, Nehlüdov’u tanıdım, Maslova’nın cesur ve fedakâr yüreğini Ölümden Sonra Dirilme’de. İnce Memed’ i okuduktan sonra fark ettim Çukurova coğrafyasının damak tadını. Beyaz Diş’le öğrendim, her canlının et ve kemikten fazlası olup sevgiyi hak ettiğini. Anladım kötülüğün bitmeyen bir hastalık olduğunu Veba’da! Anna Karenina, Dönüşüm, Yeraltından Notlar, Gazap Üzümleri, Mem û Zîn derken artık öğrendim, insanların, ekmeği suyu sevdikleri gibi kitapları da sevmeleri gerektiğini…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İlyada’daki Karakterlerin Doğdukları Ş..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Songül Türköz

31 Aralık 2024

Hayal Kırıklığı

Yumruğunu kapıya vuracak gibi yaptı ama vazgeçti. Eli ayağı titremeye başladı, kalp atışı hızlandı. Merdiven basamağına oturdu. Sağ eliyle yanağını tuttu. Boynu hâlâ sızlıyor. Çantasının üzerine başını koyarak uyuyakalmıştı. Demir kulpu ensesinde iz bırakmış. Kış olsaydı soğuktan dona..

Devamı..

Hangi Bohem?

Ferruh Tunç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024