Şubat ayında NotaBene Yayınları tarafından Çek yazar Karel Çapek’in Rossum’un Evrensel Robotları (RUR) adlı eseri yayımlandı. RUR hem ütopya hem de distopya olarak okunabilen bir eser. Ya da RUR bildiğimiz anlamda bir trajedi.
Başkarakter Domin’in ifade ettiği şekliyle eser, insanların daha iyi bir toplum düzeninde, refah ve mutluluk içinde yaşamasını sağlama isteğini anlatıyor. Bir insanın başka bir insana ücretli kölelik yapmaması fikrini merkeze aliyor. Bunun için işi daha ucuza, seri şekilde yapan mekanik bir işçi yani Robot üretme düşüncesi doğuyor. Hayal edilense insanların eğlenme, dinlenme ve kendilerini kusursuzlaştırmaları yönünde boş zaman yaratılması.
Mekân tıpkı Thomas More’un Ütopya’sı gibi bir ada. RUR, niyeti ve mekân seçimi açısından ütopyayı (var olmayan iyi yeri) çağrıştırıyor. Soracağımız soruysa şu, Robotlar da dâhil olmak üzere, herkes için bir ütopyadan bahsedebilir miyiz?
Yaşlı Rossum kendini Tanrı yerine koyan, insan yaratma muradını taşıyan bir fizyologdur. Bu çılgın hevesle iddiasını ispatlamaya çalışır. Kâğıt üzerinde yaptığı denemeler pratikte başarısızlığa uğrar, sonunda Yaşlı Rossum bir meczuba dönüşür. Zamanla yerine geçen genç mühendis Rossum, farklı bir yol izler. “İnsan mutlu hisseden, piyano çalan, yürümeyi seven ve aslında gereksiz pek çok şey yapmak isteyen bir şeydir”(14) düşüncesini yanına alır, “gereksiz şeyleri” denkleminden çıkarır. Asgari ihtiyaçları olan, birkaç işçinin işini birden yapabilen yapay-mekanik işçiyi; zeki, ruhsuz, en fazla yirmi yıl yaşayan Robotu üretir. Robot sözcüğünün Slav dillerinde zorla çalıştırılan-köle anlamına gelen “rab” kökünden türetildiğini kitabın tanıtım metninden öğreniyoruz.

Karel Çapek
Robotların sağlayacağı faydayı fabrika müdürü Domin’in ağzından duyuyoruz:
“DOMIN: RUR öyle çok ürün, mısır, bez üretecek ki tüm bunlar bedelsiz dağıtılacak. Yoksulluk bitecek. Bütün işleri yaşayan makineler yapacak. Herkes endişeden arınacak, emek yozlaşmayacak. Herkes kendisi için en mükemmel hayatı yaşayacak.”
“HELENA: Yaşayacak mı?” (29)
Helena, Robotları araştırma, adadaki herkesi İnsan Birliği Örgütü'ne üye yapma amacındadır. Robotların da hakları olduğunu savunur. Madem görünüşleri insana benziyor onların da ruhu, duyguları olmalı diye ısrar eder. Helena olaya hümanist açıdan yaklaşır.
Sorgulama yeteneği olmayan, ne ki görünümleri insandan ayırt edilemeyecek denli mükemmel Robotlar başlangıçta sorgusuz sualsiz, itaatkârca çalışır. Sadece makineleri korumak, masraf çıkmasını önlemek için sınırlı acı hissi verilir, kolları bacakları parçalanıp kopmasın, üretim durmasın diye.
Distopya da burada başlar. Distopyalar, ruhsuz, duygusuz, aşkı ve cinselliği özgürce yaşayamayan bireylerden oluşan, korku üreten toplumları içerir. İnsanın efendi olduğu RUR’da Robotlar ötekidir. İnsanlık öteki üstünde otoritesini kurar. Şimdi kitaba bir de distopya olması açısından bakalım.
Çapek, her insanın kendine ait öznel gerçekliği olduğunu dile getirir. İnsanlar gerçekliğe kendi penceresinden bakar. Kitapta karakterlerin farklı bakış açıları var. Bu anlamda metin çok seslidir. RUR’da yazar, insanlığa nasıl yaşamak, neyi seçmek istediği sorularını ısrarla sorar, tartışılmasını ister. Romanın yazıldığı dönemde endüstri devrimi çoktan gerçekleşmiştir. Kapitalist sistem yani kâr anlayışı yerleşmiştir. Kitleler I. Dünya Savaşı’nın yıkımıyla hayal kırıklığına uğramış, 1929 krizinin ipuçları kendini göstermeye başlamıştır. İnsanlar bu düzenin ekonomik, etik ve sosyal açıdan toplumsal hayata etkilerini yaşarken, geleceğe ilişkin kaygılar artmaktadır. Yazarın niyeti, kâhince bir öngörüyle, sonunda insanlığın kendini yok edeceği söylencesine yaslanır. Biz bugün Çapek’in 1920’de yazdıklarına çok daha yakınız.
Aynı yıl Rus yazar Yevgeni Zamyatin, Biz romanını yazar. Zamyatin de, Çapek de sosyalizme inanır fakat Sovyetlerde uygulanan yanlış politikalar sebebiyle eleştirel düşüncede ortaklaşırlar. Bu ortaklık ütopyanın distopyayla buluşmasını sağlar. İki yazar da sanayileşmenin, kapitalizmin gidişatının esef verici olduğunu, aşırı makineleşmenin insanları da mekanikleştireceğini öngörür, insanlığı felakete götürebileceğine dikkat çekerler.
RUR’da da iyi niyetle çıkılan yolun sınırsız kâr hırsıyla tökezlemesi anlatılır. Bu küçük adadan her gün dünya piyasasına binlerce sipariş gönderilir. Robotların çalıştığı her iş yeri sürekli kâr eder. İhtiyaçtan fazla mal üretilir, depolarda stoklanır. Robot üretimi de artar. Robot nüfusu insan nüfusuna yaklaşır, doğurganlıksa azalır. Tıpkı Katharine Burdekin’in Swastika Geceleri’nde, Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü’nde olduğu gibi. Distopyalarda doğurganlığın azalması insan ırkının geleceğinin tehlikeye girdiği sinyalidir. RUR’daki dünyada yaşam koşulları her geçen gün kötüleşir. Her yerden isyan, savaş haberleri gelir. Robotlarsa insanları düşman gibi algılamaya başlar.
“…Amerika’daki işçilerin ayaklanıp Robotları parçaladığını, isyancılara saldırsınlar diye insanların Robotlara ateşli silahlar verdiğini… Sonra hükümetler Robotları askere çevirdi, çok sayıda savaş oldu” (42).
Robotlar örgütlenerek insanların saldırısına saldırıyla karşılık verir, hatta onları öldürünce durumlar gerçekten tersine dönmeye başlar. İnsan daha iyi bir yaşam için kendi eliyle bir öteki yaratmıştır. Robotlar güçlenince iktidar olmak ister. Adadaki liderleri Radius, “Robotlar kadar güçlü değilsiniz. Robotlar gibi yetenekli değilsiniz. Robotlar her şeye kadirdir. Siz sadece emir veriyorsunuz. Konuşmaktan başka yaptığınız bir şey yok” (47) diyerek, amacının efendi olmak ve insanlara hükmetmek olduğunu açıklar. Durum tam anlamıyla tersine döner. Robotların ütopyası gündemdedir artık. Tabii ki insanların da distopyasıdır bu.
Günümüzde de yapay zekâların gelecekte insana hükmedip hükmetmeyeceğini tartışmıyor muyuz? Çapek, bir asır önce bu tartışmanın ateşini yakmış ve öngörmüş. Yazdığı metinlerde insanın geleceğinin bu tartışmanın salimen yapılmasına bağlı olduğuna dikkat çekmiştir. 1922’de yazdığı ilk düzyazı romanı Tanrı Fabrikası’nda çok az enerjiyle çalışan karbüratör adlı makinenin -tanrı parçacığının- fazla üretim yapmasının ne tür felaketlere yol açtığını anlatır. Modernist aklın bilimi yüceltip dinin karşısına koyduğunu, insanın maneviyatsız kalıp tatminsizleştiğini, fanatizme yöneldiğini, anlam arama içinde bocaladığını dile getirir.
Çapek, Prag, Berlin ve Paris’te felsefe eğitimi almış bir felsefeci aynı zamanda. Spinoza ve Leibniz üzerinde çalışır. Tanrı doğadır, dünyadır, evrendir ve sonsuzdur diyen Spinoza’dan çok etkilenmiştir. Tanrı Fabrikası kitabında bu etkilenme açıkça görülmektedir. Tarihi, antik çağı iyi bilir. Mitolojiyi özümser. Metinlerinde karakterlerine verdiği isimlerden bellidir bu. Olayların, olguların arka planını gören, sonuçların nelere yol açacağını düşünen bir entelektüel. Hitler faşizmini yaşamadığı hâlde iktidara yürüyüşünden yola çıkarak geleceği görür, faşizmin ayak seslerini duyar. Ölmeden bir yıl önce 1937’de tiyatro oyunu olarak yazdığı Beyaz Veba’da da, Çin’de ortaya çıkan, tüm dünyaya yayılan kırk beş yaş üzerini ölümle tehdit eden cüzzama benzeyen salgını alegorik açıdan ele alarak pandemiyle faşizmi aynı kefeye koyar. Tıpkı bugün yaşadığımız gibi… Teknolojinin yanlış ellerde olması–kullanımı-nın tehlikelerine dikkat çeker. Atom bombasının, akıllı(!) bombaların, nükleer santrallerin, küresel ısınmanın hayatımıza girmesi felaketlere yol açmadı mı? Ekolojik dengeyi bencil çıkarlarımız uğruna bozduk. Birçok canlı türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıya değil mi?
RUR’a dönersek adadaki ütopya distopyaya dönüşür. Eserin kahramanları trajik sonlara sürüklenir. Son perdede, Robotları suçlayan Dr. Hallemeier’e arkadaşı Alquist’in ağzından yazar şöyle söyletir:
“Hayır, suçlu biziz. Sen, Domin, ben, hepimiz. Bencil isteklerimiz için, kâr etmek için, ilerleme adına insanlığı mahvettik. Şimdi bütün azametimizle infilak edeceğiz” (68).
Amaçlanan niyetin sonucu öngörülememiştir; kapitalizmin para hırsı gözleri kör ettiğinden insan kendi eliyle trajedisini yaratır. Çaresizlik başlar. Etraflarını saran Robotlara en kıymetli şeyi, Rossum’un formülünü vererek pazarlık yapmaya çalışırlar. Trajik başkahramanımız Domin’se insan yararı noktasında takılıp kalır. “Bu korkunç bir karar. İnsanlığın kaderini satıyoruz. Satıyor muyuz, yok mu ediyoruz? Fabry?” (73) diye sorar arkadaşına.
Dünya hükümranlığının, medeniyetinin, imparatorlukların nasıl kurulduğunun ve nasıl yıkıldığının altını bu kalın çizgiyle çizer Çapek. Gücü eline kim geçirirse hükmetmek ister. İnsanlık dişiyle tırnağıyla didinip uygarlık yaratır. Ayağa kalkar. Sonra bencil çıkarı ve efendilik etme hırsı uğruna yarattığı o medeniyetin sonunu da yine kendi eliyle hazırlar. Bu döngüsellik sürer gider.
RUR’da iktidarı ele geçiren Robotlar öldürmedikleri tek insan Alquist’ten hükmetmelerini sürdürmek için nasıl çoğalacaklarını öğretmesini ve yeni Robotlar üretmesini ister. Oysa Alquist inşaatçıdır. Robot tasarımını, nasıl üreyeceklerini bilmez. Helena ve Primus adında iki üstün Robot karşımıza çıkar sonra. Bu Robotlar güneşin doğuşunu hissetmekte, çiçeğin kokusunu duymakta, kuşların şarkılarını dinleyip mutlu olmaktadır. Birbirleri için kalpleri hızla çarpmaktadır. Öncekilerden farklı olarak kahkaha atmakta, birbirleri için kaygılanmaktadırlar. Üstelik en başa dönmeye cennetten kovulmaya da hazırdırlar. Belki de gelecekteki insanın nesli Robotlardan üreyecektir. Kim bilebilir?
Çapek, aklın aşırı yüceltilmesinin getirdiği felaketlerin, makineleşmenin, teknolojinin ve modernizmin insana ruhunu kaybettirdiğini gösterir, konuyu tartışmaya açar. Romanın sonunu belirsiz bırakır. İnsan mı daha robot, robot mu daha insan tartışmasını sürdürür.
Çapek’in bir asır önceki fantezisi, bugünün kehanetine dönüşür. Hatta gerçek hayat kurmacanın yerini alır. RUR Karel Çapek’in insan olmanın anlamını tartıştığı bir metin. Bu yüzden çok değerli.





