Vahit soğukta iki saat yürüdükten sonra iyice küçülmüş, nihayet metroya girdiğinde kanının tekrar damarlarında dolaşmaya başladığını hissedip mutlu olmuştu. Peronda bekleyen trenin ilk vagonuna kendini atıp sağ omzunu yaslayabileceği koltuğa çöküverdi. İki saatin yorgunluğu vagonun sıcağıyla birleşince iki durak sonra inecek olmasına rağmen gözlerini bir süre dinlendirmeye karar verdi.
Karar verdi vermesine ama göz kapakları tam kapanmadan önünde bir karartı belirdi. Yeni binen bir yolcu olduğunu ve geçip gideceğini düşünse de karartı hareket etmeyince gözlerini açmak zorunda hissetti.
Gözlerini açtığında karşısında neredeyse göz hizasında bir turist vardı. Hızlı bir analizden sonra turistin Japon olduğuna karar verdi. Japon turist Vahit’e doğru trene binip binmediğini bilmemenin endişesiyle bakıp, “Hello,” dedi. Vahit bunun merhaba demek olduğunu anlasa da ne diyeceğini bilemediği için sustu. Turist tren kalkmadan cevap almanın telaşıyla bu sefer daha uzun konuşarak, “Hello, excuse me, do you speak English?” diye sordu. Vahit’in kafası karıştı. Soğuk ve sıcak karışımının verdiği rehavet halen geçmemişti. Bu kez hello’yu da anlamadı ve boş boş baktı. Turist artık son şansı olduğunu düşünerek aceleyle, “Yunalan?” dedi, Vahit anlamadı. Bir kez daha, “Yuunalan?” diye sorduğunda bu kez Vahit anladı ve, “Ünalan,” diyerek başını salladı ve gülümsedi.
Japon turist, Vahit’in tam karşısında oturdu. Doğru durakta inmesi bilmediği bu ülkede hayati önem taşıyordu. Tren hareket etti, Vahit de turist de ara ara kafalarını kaldırıyor ve birbirlerini kontrol ediyorlardı. Kadıköy’den sonraki ilk durağa yaklaştığında turist meraklı gözlerle karşısındaki yabancıya baktı. Hoparlörden duyduğu Ayrılıkçeşme bir anlam ifade etmemişti. Vahit soğukkanlılıkla kafasını iki yana salladı. Turist bu kadar çabuk varacağını düşünmese de, düşüncesinin teyidinden memnun tekrar elindeki telefona doğru indirdi başını.
Tren bir sonraki durağa doğru giderken turist ve Vahit birbirlerini kontrol etmeyi ihmal etmiyorlardı. Vagondaki hoparlörden Acıbadem dendiğinde heyecanlanarak sabit bir şekilde Vahit’e bakmaya başladı. Henüz bir saniye geçse de Vahit bakmayınca telaşlı düşünceler beynine akmaya başladı ama Vahit oturduğu yerden doğrulunca telaş bu kez yerini meraka bıraktı. Vahit ne diyeceğini bilmeyen birisinin tedirginliğiyle şehadet parmağını kaldırdı. Turist geldiklerini düşünüp kalkmaya davranınca Vahit bu kez aceleyle diğer dört parmağını da kaldırıp henüz Ünalan’a gelmediklerini, oturması gerektiğini anlattı. Turist bunu anlayıp tekrar oturduğunda Vahit biraz önce kaldırdığı dört parmağı tekrar indirip şehadet parmağıyla sağa doğru bir kavis çizdi. Turist aynı hareketi tekrarlayarak, “Next stop?” diye sordu. Vahit kelimeleri anlamasa da ne demek istediğini anlamıştı. Tekrar aynı kavisi çizerek başını salladı.
Tren o sırada istasyona ulaştı. Turist gülümseyerek Vahit’e teşekkür etti. Vahit teşekküre hırıltılı bir şekilde gülüp başını salladıktan sonra arkasını döndü ve vagondan çıktı. Montunun fermuarını çekerken kendi kendine, “Nasıl İngilizce konuştum ama!” deyip hırıltıyla güldükten sonra, “Aslında lisede üzerinde dursaydım daha da geliştirirdim ben bu İngilizceyi,” diyerek iki numaralı çıkışa doğru yöneldi.






