Ama işte birden bir yumruk gibi, kesici bir ışık tırpanı gibi Tanrı. İsteyerek kopardım kendimi yaşamdan, yazgımı değiştirmek istedim!
Kendimi öldürmeden önce ölüm sağlama bağlansın, ölüme güvenim tam olsun isterim. Yaşam bana olup bitenlerin gözle apaçık bir biçimde görülebilirliğine ve bunların bizdeki ilişkilerine baş eğmek olarak görünüyor yalnızca. Bütün olup bitenler bende toplanıyor, demiyorum artık bugün. İyileştiren ölüm, bizi doğadan ayırarak iyileştiriyor. İyi güzel ama, ya ben, kendisi için hiçbir şeyin olup bitmediği, acılarla yoğrulmakta olan bir insansam? Benim kendimi öldürmem kendimi yıkmak için olmayacak, tam tersine kendimi yeniden yapmam için olacak. İntihar benim için korkunç bir yoldan kendimi yeniden ele geçirmekten, varlığımın içine birdenbire atılmaktan ve Tanrı’nın belirsiz yaklaşışını sezip ayağımı çabuk tutmaktan başka bir şey değildir. İntiharla tasarımı doğaya sokmuş oluyorum; ilk kez istemimin biçimini veriyorum olup bitenlere. Benimle araları hiç mi hiç iyi olamayan organlarımın koşullamasından kurtarıyorum kendimi.
Böylece yaşam artık, bana, Düşün denilenden başka bir şeyi düşünmediğim, saçma bir rastlantı olmaktan çıkıyor. Böylece düşüncemi ve onunla birlikte de güçlerimin, eğilimlerimin, gerçeğimin yönünü seçiyorum. Güzel ile çirkin, iyi ile kötü arasındaki yerimi alıyorum. İyi ve kötü güçlerin dengesinin sıkıntısında hiçbir yanı tutmadan, baş da eğmeden sallantıda bırakıyorum kendimi. Çünkü yaşamın kendisi bir çözüm değil. Yaşamın seçilmiş, denenmiş, belirlenmiş, kabul edilmiş hiçbir varlığı yok. Bir dizi iştahtan, karşı güçten, iğrenç rastlantıdan, durumuna göre amacına varan ya da varamayan küçük çelişikliklerden başka bir şey değildir yaşam. Ne deha ne de çılgınlık her insana aynı ölçüde verilmiştir. Kötülük de öyle. İyilik de, kötülük gibi, içinde yaşanılan koşulların ürünüdür ve etkisi bazen biraz çok, bazen biraz az bir mayadır. Yaratılmış olmak, yaşamak, insanın en küçük parçasına, en ince noktalarına değin belirlenmiş varlığının en düşünülmeyen yanlarında bile kendi kendini duyması şüphesiz iğrenç bir şeydir.
Gerçekte birer ağaçtan başka bir şey değiliz ve, kimbilir belki de, benim soyumun ağacının kollarından birine bir gün kendimi öldüreceğim yazılıdır. İntihar özgürlüğü düşüncesi bile kesilmiş bir ağaç gibi düşüyor. İntiharımın ne zamanını, ne yerini ne de koşullarını yaratan benim. İntihar düşüncesini bile bulan ben değilim, koparılmayı duyacak mıyım bu durumda? Ola ki o an varlığım ayrışsın, paramparça olsun, ama olduğu gibi kalırsa, ne yapacak yıpranmış organlarım; o kavgayı, o acıyı hangi imkânsız organlarımla yaşayacağım? Bir sağnak gibi duyuyorum ölümü üstümde. Gücünü gözümün önüne getiremediğim bir şimşeğin bir anlık çakışı gibi. Bir yığın zevkle, dönüp dolanan çıkmazlarla dolu olarak duyuyorum ölümü. Nerde burda benim varlığımın düşüncesi? Ama işte birden bir yumruk gibi, kesici bir ışık tırpanı gibi Tanrı. İsteyerek kopardım kendimi yaşamdan, yazgımı değiştirmek istedim!
Duymuyordum yaşamı içimde, moral her düşüncenin akışının kurumuş bir ırmaktan ayrımı yoktu gözümde. Yaşam benim için bir nesne, bir biçim değildi; bir dize usa-vurma olmuştu. Ama boşlukta dolanan usa-vuruşlar, daha doğrusu dönüp-dolanma yetisi bile olmayan usa-vuruşlar. İstemimin bir yere oturtmayı başaramadığı mümkün birer “şema” gibiydi bunlar. İntihar durumuna dönmek için bile benliğimin bana dönmesini, ona kavuşmayı beklemek zorundayım. Varlığımın bütün eklemlerini dilediğimce oynatabilmem gerek. Tanrı beni, bütün ışıkları üstümde toplanan bir çıkmazlar yıldızkümesinin içine atar gibi, umutsuzluğun içine attı. Ben artık ne ölebilirim ne de yaşayabilirim; ne ölmeyi ne de yaşamayı isteyebilirim. Ve bütün insanlar da benim gibi.
Fransızcadan çeviren: Ferit Edgü
Fransız oyun yazarı, şair, aktör ve yönetmen Antonin Artaud 1896’da Marsilya’da doğdu. 1948’de Ivry’de, uzun bir süre akıl hastanesinde zehirden kurtulması ve “aklına kavuşması” için “tedavi” gördükten kısa bir süre sonra öldü.






