Tren istasyona yaklaştığında karlı bir kış günüydü. Kar taneleri Metin’in yüzüne vurunca toplu iğne batar gibi irkildi. Sırtında anılarla doldurduğu çantasıyla öylece bekliyordu. Tren homurdanarak kara dumanlar çıkarıyordu. Trenin önünde biriken karlar isten simsiyah olmuştu. Dünyayı pamuktan bir örtü gibi saran karın üstünde siyah taşlar seçilebiliyordu. Ağaçlar yapraklarını dökmüş dallarında tek tük kuşlar cıvıldıyordu. Siyah her yerde belirginleşmişti. Sonuçta kara tren, kara dumanıyla kara bahtlı insanların yazgısını sırtlanmak üzereydi.
Bu istasyonda dumanların yükseldiği tek yer tren değildi tabii. İstasyonun solundaki bahçenin üstü çardaktı. Çardağın altında odun sobası cayır cayır yanıyor, uzun borularından dumanlar yükseliyordu. Sobanın üstünde buharı yükselen bir güğüm ve demlik fokurduyordu. Sobanın yanında üstündeki parkası eskimiş, ayaklarında siyah lastik ayakkabı bulunan ak sakallı, bıyıkları sigara dumanından sararmış, beli eğilmiş bir adam uzanıp betondan yapılmış masanın üstünden bir bardak alıp çay doldurdu. Çayın kokusu etrafa yayılıp dumanı tüttü.
Tren beş dakika duracaktı bu istasyonda. Memleketinin son çayını içmek için beş dakikası vardı. Hızlıca çardağa yönelip çay doldurdu. Bütün ruhuyla köyüne dönüp bütün anılarını tazeledi. Belki unuturum diye bir daha hatırladı. Anılarını çivi gibi çakmalıydı zihnine. Anılarını canlı tutmak istiyordu. Anılar onu zaman tünelinde aydınlatacaktı. Dünü hatırlayıp yarına uzanmanın en kolay yolu buydu. Silikleşmiş anılarını daha bir dikkatle düşündü. Her şey gibi anılar da eskimeye mahkûmdu. Bütün anıları hatırlamak çoğu zaman büyük bir cezaydı. Bu cezadan kurtulmanın tek yolu unutmaktı. Unutulan bütün kavimler gibi her şey yaşanacak ve cezaları nispetinde zaman değirmeninde yok olacaktı.
Anıları gibi çay bardağını da iki eliyle sıkıca kavradı. Dünü geride bırakmanın hüznü ile yarına uzanmanın korkusunu bir anda yaşadı. Dün yaşandı ve bitti. Yarın bir tünel gibi karanlık. Tünelde ona meşale olacak olan kitaplar eğer onu yanıltmıyorlarsa, umudunu diri tutan tek şeydi. Köydeki evinde ona saatlerce arkadaşlık eden yine bu kitaplardı. “İnsan Ne İle Yaşar” İnsanı yaşatan şey anılar mı yoksa yarına dair umutları mı? Ya da bu ikisinin tam ortasında kalan ve bir ömür uzayıp giden şimdi mi?
Sobanın yanında duran yaşlı adam, derinden öksürdü. Çatlamış elleriyle ağzının etrafını sildi. Çift sürmekten beli eğilmiş bu adam, trenin gürültüsünü bile duymuyor, derin gözlerle ağacın köküne odaklanmış pürdikkat bakıyordu. O da tıpkı bir tohumdu, filizlendi, filizdi ağaç oldu. Ağaçken meyveye durdu. Belli ki ağacın kurumaya başlamış kökleri gibi o da damarlarından çekilmiş kanın farkındaydı. Bundandı ağaca bakması. Ağacın bir yanı kurumuş bir diğer yanı kurumak üzereydi. Adamın ellerinde sadece deri ve kabarmış mor damarlar görünüyordu.
Metin gözlerini yaşlı adamdan ayırmadan düşüncelere daldı. İnsan doğarken yalnızdır. Ölürken de… Gerisi bir koca baş ağrısı. Bir uzun örgü… İçine koca bir yaşamı sığdıramadığımız ama en nihayetinde birkaç metre toprağa sığdığımız. İnsan yaşlandıkça toprağa daha yakın olmak istiyor. Toprağın kokusunda büyülü bir hava var sanki. Kapalı kapılar arkasında durmak büyük bir nefes darlığı. Başkaca nasıl kaçılır ölüm korkusundan. Korku denebilir mi bilmiyorum ama insanı içten içe kemiren bu duygu insanı korkmak ile umut etmek arasındaki bir yerde durmadan dolandırıyor.
Başı belli sonu belli bir uzun yolculuktur yaşam. İçine ne sığdırdığımızın bir önemi kalmıyor sonunda. Bir duruş, birkaç tebessüm, çokça hüzün… Toprağa tohum eken çiftçi, toprağa sonsuz bir saygıyla yaşar. Bundandır yağmura olan sevdası. Çiftçinin aldığı ürün, içine kattığı ruh ile alakalıdır. Sevgi ile örülmüş, özveri ile harmanlanmış, sebat ile yoğrulmuş buğdayın başka yüreklere dokunması içten bile değildir. Çiftçi ölür ama buğday tohumu hep var olur.
Metin, çayından büyük bir yudum aldı. İçi ısındı. Onunki kaçmak değildi. Kaçmak, suçlular içindi. Oysa bir suç işlememişti. Onun yaptığı şey sığınmaktı. Bir hayale belki de bir umuda… Babasından kalan ev onu barındıramıyordu artık. Bir ocak iki göz oda... Oysa ruhu onu oradan sürekli uzaklaştırıyor, bilmediği ama tasavvur ettiği denizlere doğru itiyordu. Bugün keskin bir bıçak sırtında yürüdüğünün farkındaydı. Gitmekle kalmak arasında gidip geliyordu. Hayallerine sığındığı günden beri daha az mutsuz oluyordu. Kendini her çaresiz hissettiğinde hayallerine sığınarak rahatlıyordu.
Metin, çayını bitirip trene doğru yürüdü. Bir ayağı sürekli geri gitmek istiyordu. Gitmek ve kalmak. İkisinin tam ortasında bir süre kararsız kalıp ileri doğru yürüdü. Trene birkaç adım kalmıştı ki tren hareket etmeye başladı. Koşup trene yetişti. Kapıyı arkasından hızlıca kapattı. Boş kompartman bulmak için koridorda bir süre yürüdü. İnsanlara kaçamak bakışlar atıp ilerliyordu. Bu insanların hiçbirini tanımıyordu. Oysa hepsinin yazgısı birbirinin aynısıydı. Hepsi bir yerlere gidiyordu. Kimi güle oynaya kimi de istemeye istemeye… Birçoğunun yüzünde tren dumanının bıraktığı is lekesi vardı. Boş bir kompartman bulup oturdu.
Trenin penceresinden dışarıya baktı. Köyün evleri yavaş yavaş küçülüyordu. Bacalardan yükselen duman belli belirsiz bir hal almaya başlamıştı. Dağ sırasına varmadan trenin tersi istikamette bir dere akıyordu. Dereden neşeli buharlar yükseliyordu. Bir an bu trenle geri döndüğünü düşündü. Oysa onu neşe ile karşılayacak kimse yoktu. Ne annesi vardı ne de babası. Gözlerinden yaş süzüldü. İkisinin ruhuna dua okudu. Zaman tersine dönse de babasının ayna berraklığında anlattığı söylenceleri, annesinin örgü gibi ördüğü, en ilginç, masalları ona anlatsalardı. Oysa vakit akşama yaklaşıyordu. Gün kararmaya başlamıştı.
Kompartmanın kapısı açıldı. İçeriye bir aile girdi. Orta yaşları geçmiş bir kadın ve bir erkek ile iki genç... Üstlerinde yokluğun ağır yükü çok kolay okunuyordu. Belli ki bu onlarında bir umut yolculuğuydu. Hep batıya akardı yollar. Güneye akan nehirlere inat… Doğan güneşe sırtını dönüp gitmek uzun zamandır insanların amacı olmuştu.
Kar taneleri pencerenin camına vururken her birinin içine inceden dokunuyordu. Koltukta oturmuş, iki bacağını birleştirmiş iki elini de dizlerinin arasına almış bu insanlar: Gidiyoruz ama korkuyoruz, gidiyoruz ama yarın bize ne saklıyor bilmiyoruz, der gibiydiler. Herkes suspus olmuş, başları önlerinde öylece duruyorlardı. Sallanan tren vagonları olmasa hiçbir canlı belirtisi olmayacaktı ama yine de akan bir yaşam vardı. Nereye akacağı belli olmayan…
Her giden içine volkanlar doldurup gider. Gözlerinden akan lavdır. Erkekler de ağlar. Her gören lav görür. Ateşten kaçıp yangınlara tutulan yabancıların gözü kördür. Bundandır önlerini göremeyişleri. Her adımda devrilirler. Ta ki düştüğü yerden kalkmasını öğrenene kadar… Tren raylarda tıngırdarken zamanın heybesinde sakladığı azıktan kimin payına ne düşer, kim bilebilir? Ağlamak mı? Gülmek mi?
Dağlardan akan sular derede bir araya gelip keyfince akıyordu. Metin’in bir araya geleceği kimsesi yoktu. Gittiği her yerde yalnızlığıyla kalacaktı. Ellerinde tutup kaldıracak kimsesi yoktu. Bu yüzden dolayı bütün düşmeleri ezberleyecekti. Yanılgılardan ve yenilgilerden süzülüp kıvamına gelecekti.
Köylerde yaşayan insanlar kendilerini hiçbir zaman ağaçtan, sudan ve topraktan ayrı düşünmez. Kolu ağırsa ağaç dalı gibi yeniden filizleneceğini düşünür. Çoğu zaman da öyle olur zaten. Ağrı bir süre sonra kaybolur. Oysa hayatın en çıplak gerçeği olan ağacın kuruması ise hiç istenmeyen bir şeydir. Annesinin ve babasının bir ağaç gibi kurudukları gün, bir daha asla dalında meyve yeşermeyeceğini düşünmüştü. Duyguları, ağacın gövdesinden çekilen su gibi kurumuştu sanki. Eğilip yerdin bir çöp almaya üşenir olmuştu.
Metin, elini parkasının içine koyup bir avuç kuru üzüm çıkardı. Kompartmandaki her kese uzattı. Kompartmandaki o hüzünlü hava bir anda dağıldı. Geride kalan her ne varsa bir anı olarak kalmalıydı. Annesinin ve babasının mezarından uzak yaşamak ne kadar zor olurdu acaba?






