Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Haziran 2020

Edebiyat

Alejandro Zambra Bu Kez Serbest Kürsüden Sesleniyor

Burcu Uluçay

Paylaş

1

0


Zambra, Adam Phillips’in, çevirmeni terapiste, metni ise hastaya benzeten yaklaşımına atıf yapıyor ama Zambra’nın gözünde hastası “tek bir metinden” ibaret değildir, “hiçbiri özgün sayılamayacak sonsuz metinler dizisidir.”

Alejandro Zambra’nın Serbest Kürsü’sünü belli bir tür ya da konu altında sınıflandıramayız. Zira Zambra, bu anlatısında edebiyatla, dille, yazarlığı ve okurluğuyla olan ilişkisini herhangi bir sınırlamaya bağlı kalmaksızın samimi bir dille ortaya koyuyor. Seda Ersavcı’nın İspanyolca aslından dilimize kazandırmış olduğu Serbest Kürsü’de “Sözlü Otoportreler”, “Yerin Kulağı Var” ve “Aile Sözlüğü” başlıkları altında Zambra’nın çeşitli denemeleri ve öyküleri yer alıyor. Ama başta da belirttiğim gibi, deneme ya da öykü türüne atfedilen kurallara bağlı kalmaksızın, söyleyeceklerini, tıpkı dil ve hayatla kurduğu ilişkinin doğallığıyla paylaşıyor.

Zambra, 1975 Şili doğumlu. Serbest Kürsü gibi yine Notos Yayınları’ndan çıkan Bonzai, Ağaçların Özel Hayatı, Eve Dönmenin Yolları, Belgelerim gibi eserleriyle çeşitli ödüller kazanmış. Ayrıca, 2010 yılında Granta’nın İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında gösterdiği Zambra’nın Bonzai romanı ve "Aile Hayatı" öyküsü sinemaya uyarlanmış, Soru Kitapçığı ise Demokrasi adıyla tiyatro sahnesine konmuş. Anlatılarının, kendilerine farklı ifade biçimlerinde yer bulması, Zambra’nın müzik ve sinemayla olan bağıyla yakından ilgili olsa gerek.

Serbest Kürsü’nün ilk bölümü "Sözlü Otoportreler" yazarın farklı zamanlarda ve mekânlarda yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Zambra bu denemelerde eleştirmenliğin ve öğretmenliğin edebiyatla ilişkisini, yazar ve okur olma arasında nasıl gerilimli bir bölge olduğunu ve teknolojik gelişmelerle birlikte yazma biçimlerinin nasıl değiştiğini tartışıyor. Tabii, başlığın hakkını verecek şekilde bu bölgelerin kendi hayatındaki izdüşümlerini tartışarak. “Defter, Arşiv, Kitap” adlı denemede edebiyat tarihine ve basılı kitabın varlığına atfedilen kutsallığı sorguluyor söz gelimi. Edebiyatın kutsallaştırılması, Zambra’ya göre, edebiyatı önemli ölçüde erişilmez kılıyor ve yazma işine cesaret edenlerin çabalarının küçümsenmesine neden oluyor. Yazının başta kâğıt, kalem ve mürekkepte vücut bulan varlığı, hayatlarımıza bilgisayarların ve internetin girmesiyle birlikte daha geniş bir alana yayıldı ve hem yazar hem okur bağlamında daha fazla insana ulaşabilir oldu. Dolayısıyla, eserlerin edebi niteliği hakkında şüpheye kapılabiliyor, edebiyatın gerek eleştirmen gerek okur tarafında alımlanmasının bu “ulaşılabilirlikten” nasıl etkilendiğini sorguluyoruz. Peki, kelimelerimizin artık daha kolay ve hızlı bir şekilde yayılıyor olması ve daha fazla okura ulaşması yazmanın değerini azalttı mı? Onu kolaylıkla girişilebilecek bir etkinlik haline mi getirdi? Yazan ve okuyan daha fazla insanın olması yazının kalıcılığını nasıl etkiledi? Belki de kalıcı olmak eskiye nazaran daha zor çünkü yazdıklarımız artık çok daha kolay silinebiliyor, her türlü eleştiriye açık hale geliyor, tıpkı Zambra’nın kendi yazılarında yaptığı gibi, kelimelerimizin kâğıtta, ekranda nasıl durduğuna, kulağa nasıl geldiğine bakılması yani tekrar tekrar sınanması gerekiyor.

Zambra, teknolojik imkânların edebiyatı kısırlaştırdığını fikrine katılmıyor, aksine farklılıkları daha kolay fark etmemizi sağladığını düşünüyor: “Bu noktada farklılıklara daha açık duruşlar ilgimi çekiyor, değişimlere tarihsel perspektiften bakan ve dijital devrimle gelen yeni yazma ve okuma biçimlerine sırt çevirmememiz konusunda bizi uyaran Roger Chartier’ninki gibi mesela.” Basılı kitabın tamamen hayatımızdan çıkacağı söylemlerinden korkmuyor değil ama “öte yandan elektronik kitapların demokratikleştirici etkisine duyulan heyecanı” da paylaşıyor. Keskin sınırlarla çizilmiş bir duruştan yana değil Zambra.

Teknolojik gelişmelerle birlikte yazma biçimleri ve yazının yayılma şekli değişti, peki ya okuma biçimlerimiz? Yazarların üslubu ve edebiyata bakışı zamanla farklılaşıyor da okur olarak bizler ilk halimizle mi kalıyoruz? Zambra’ya göre, okur ve yazar olma halleri arasında çekişmeli bir alan var. “[Okumak] güvenli bölgedir ya da hiç değilse daha az güvensiz bölgedir. Böylelikle değişmez bir şeyin (okuma) değişken bir şeyle (yazma) mücadeleye tutuştuğu bir hayat belirir. [Yazdığımız kitaplar] bize [yazara] gem vurur, çünkü her şeyden çok bir yüke dönüşen bir ‘eser’ hissi verir. [Okurlar olarak] hayatımızı değiştiren kitaplara itibar eder ve çoğunlukla o okumaların hatırasına sadık kalırız. Fakat okur olarak da değişiriz, hem de bazen radikal biçimde.” Başta nasıl bir okurduk? İlk okuduğumuz kitabı hatırlar mıyız? Ve neden o kitaptı? Ne hissettik, aynı kitabı şimdi okusak hislerimiz, düşüncelerimiz ne olurdu? Zambra’nın, bu noktada, hoşça vakit geçirme amacıyla okumanın bayağılık anlamına gelmeye başlamasıyla derdi var. Bir ilk okur olarak dokuz yaşındaki halinin okumaktan beklentisini şöyle açıklıyor: Sıkılmamak. Sanırım, çoğumuz için durum bu. İlk okuduklarımız çevrenin etkisinden bağımsız şekilleniyor, zevk aldığımız kitapları okuyoruz, okuduklarımıza “kirlenmemiş” bakir bir alandan yaklaşıyor, karakterlerle ve kurguyla daha empatik bir bağ kuruyoruz. Saf bir güdüyle okuduğumuz kitaplardaki tuzaklara daha kolay yakalanıyor ve o an kitap okuyor olduğumuzu unutuyoruz belki ama bu eleştirel yaklaşamayacağımız anlamına mı geliyor gerçekten? Zambra, “havai okurluğuna” geri döndüğünde ve başladığı her kitabı bitirme alışkanlığını bıraktığında okuma ve yazma alanını yeniden saflaştırdığını ifade ediyor. Bir okur olarak kelimelerle ilişkimizin mecburiyete ve zorlamalara dayanması son derece kısırlaştırıcı bir deneyim. Bir yazar olarak o “serbest kürsüde” konuşabilmek ya da “serbest kürsüden” yayılanlarla okur olarak samimi bir ilişki kurabilmek için de özgürleştirici bir tutum gerekiyor olmalı.

Serbest Kürsü’nün ikinci bölümü “Yerin Kulağı Var”da yine benzer konular çevresinde dolanıyoruz ama bu sefer işin içine Zambra’nın ailesi, ilk aşkı ve yazma uğraşıyla olan anıları da karışıyor. Bu bölümdeki yazılara öykü demek aldatıcı olabilir, çünkü hiçbiri klasik anlamda aklımıza gelen öykü türüne benzemiyor. Daha önceki yıllarda yazdığı ve yayımlamamayı tercih ettiği bu yazılar denemeye ya da düşüncelerin serbestçe aktığı bir anlatıma daha yakınlar. Yazar bu sefer bu yazıları bizlerle paylaşarak bir yerde onları kurarken bir taraftan da bozup yeniden inşa ediyor diyebiliriz.

Son bölüm “Aile Sözlüğü” yabancı bir dil ve kültürle olan tanışıklıklar üzerinden ilerliyor. Zambra’nın okul yıllarında İngilizceyle olan zaman zaman çatışmalı zaman zaman uzlaşıma dayalı ilişkisi, İngilizce öğrenmeye bu ülkede başlamış bir çevirmen olarak bana bir hayli tanıdık geldi. Başlarda telaffuzundan utanması, edebi ve akademik bir dille konuşmaya çalışması, Amerikalı bir arkadaşın aksanına duyulan (kıskançlıkla karışık) hayranlık ve nihayet yabancı bir dilin hep bir yere kadar “yabancı” olarak kalacağını kabulleniş. Sanırım tam da böyle bir kabulleniş, Zambra’nın yabancı bir dili keşfetmekle ilgili zorluk olarak gördüğü düğümleri çözmesine yardımcı oluyor. Sonuçta, o Amerikalı arkadaşın kendisine söylediği gibi, “İngilizce konuşmanın türlü türlü biçimleri” var. Dolayısıyla, Zambra bir noktadan sonra ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış/eksik konuştuğunu sorgulamayı bırakıyor ve İngilizcesini başka bir etkinliği araç edinerek geliştirmeye, dili keşfetmeye çalışıyor. Çeviri etkinliği.

alejandro zambraÇeviriyi bir bilim olarak ele alan kuramların çokça tartıştığı bir mesele vardır: Çeviri orijinaline ne kadar sadık? Orijinal metin ile çeviri metin arasında nasıl bir hiyerarşi var? Ve bu sorgulamalar (çevirinin diller arası rutin bir alışverişten ziyade kültürler arası dinamik bir çatışmayı ve uzlaşıyı gerektirdiği kabul edilene kadar) genellikle çeviri metni ikincil konuma itti ve çevirmeni ne yaparsa yapsın yazara ihanet eden bir figür olarak ele aldı. Dolayısıyla, çevirmen ve yazar arasındaki ilişki farklı metaforlarla tanımlandı. Zambra, Adam Phillips’in, çevirmeni terapiste, metni ise hastaya benzeten yaklaşımına atıf yapıyor ama Zambra’nın gözünde hastası “tek bir metinden” ibaret değildir, “hiçbiri özgün sayılamayacak sonsuz metinler dizisidir.” İnsan ve insanın edebiyata yansıması, onun yaşantılarından, bilinçaltının oyunlarından, hayallerinden, hayata yüklediği anlam ve değerlerden kopuk olamayacağına göre çok katmanlı, çapraşık, inişli çıkışlı bir dizge var önümüzde. Böyle bir anlam çokluğu ve zenginliğini kabul etmek bizi metnin özgünlüğünü dar ve kısır bir açıyla değerlendirme hatasından kurtarır. Aynı çoğulcu bakış açısı çeviri etkinliği için de geçerli o halde. Yani çevirmen de aynı metnin ilk yazarı gibi (evet, çevirmeni metnin ikinci yazarı olarak görüyorum) çeviri işine katışıksız ve her türlü etkiden arınmış bir halde yaklaşamaz. Çevirmenin ürettiği metni etkileyen pek çok unsur var: Çevirdiği ve okuduğu yazarlar, onların üslupları, çevirdiği dilin kültürüyle olan ilişkisinin boyutu, dünyayı yorumlayış şekli ve bir okur olarak alımlama süreci. Bu durum bize çevirinin, asıl metne asla sadık kalamayacağını mı gösteriyor? Sorunun cevabı, sadık olmaya ne açıdan baktığımıza göre değişir. Sadakati, aynı özgünlükte olduğu gibi, dar ve sınırlı bir gözden görmeyenler çevirinin imkânlarını daha iyi anlayabilecek, her çevirinin orijinal metinle bir kayıp-kazanım bağı kurduğunu görebilecektir. Önemli olan, Zambra’nın söylediği gibi dille ve yazıyla “ödünç almaya” açık has bir ilişki kurabilmek, onları “taklit ede ede” baştaki sahte ve zorlamalı dilin yerine kendimize has, bize ait olan bir konuşma biçimi yakalayabilmek.

Serbest Kürsü, Zambra’nın edebiyatla, teknolojiyle, dil ve kültürle olan tatlı sert hesaplaşması desek yanlış olmaz sanırım. Zambra’yı daha önce okumuş olanların önceki okuma deneyimlerini bu diyaloglarla zenginleştireceğine, o kitaplara tekrar dönmek isteyeceğine inanıyorum. Zambra’yla Serbest Kürsü’yü okuyarak tanışanların ise yazarın diğer kitaplarını okuma isteğine karşı koyamayacağına neredeyse eminim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albrecht Dürer’in Yahudi Düşmanlığı Ta..T. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024