Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Eylül 2018

Öykü

Abluka

Taylan Özatlan

Paylaş

11

0


Dicle’nin şehri saran kanallarında yürüyorum. Yüksek duvarlarıyla beni saklıyor. Zihnime bulaşan hayalin gölgesi oluyor. Hangi cesaretin beni alacakaranlıkta yollara düşürdüğünü fısıldıyor. Şehrin kurumuş damarlarındayım. Tutulmuş yolların altından geçiyorum. Beni kimse görmüyor.

Şehrin bu tarafında hiçbir yaşam belirtisi yok. Akşamları bir ışık topu gibi duran tepeler şimdi karanlık. Yolda bir köpeğe bile rastlamıyorum. Kokumu alıp havlarlar sanıyordum. Tek ‘hav’ çarpmıyor kulağıma. Çöpler bomboş. Ya kediler? Kediler yine de olurdu. Bacaklarıma renk renk sürtünür, olmadı acındıran gözleriyle bakarlardı. Onlar da gitmiş. Kanal, çöpten ve baharda suların sürüyüp bıraktığı yığınlardan geçilmiyor. Beton duvarın dibinde biri kıpırtısız yatıyor. Temkinli adımlarla yaklaşıyorum. Parçalanmış üst başıyla bir kadın. Korkuyorum. Soğukta, o taşın üstünde uyumuyor. Yüzü, elleri çürüyük mora kesmiş. Kalkar belki diye dokunmak istiyorum. Taştan sarkan ayağına uzanırken irkiliyorum. Kadınla taşın yükseltisinin karanlığında parıldayan bir çift göz var. Tek köpeği, orada, yatan kadının ardında görüyorum. Kinle bakıyor bana, hırlayarak. Geriye atılınca düşüyorum. Hayvani sesler çıkararak sürünüyorum. Kanalın duvarları boyunca yalpalayarak, bağırdığımı sanarak koşuyorum. Üstümdeki yoldan hızla geçen bir arabaya sesleniyorum, duymuyor. Kadından ve köpekten uzak bir yerde duruyorum. Suların taşıyıp getirdiği çöpler, dallar ve taşlarla örülü bir tümseğe çöküyorum. Akşamın bu saatinde öldürülmek için ne çok sebep biriktirdiğimi düşünüyorum. Sonra, karanlığa bürünmüş bir mahalleye yollanıyorum. Gölge gibi akıyorum köşelerden. Arkamda seğirten adımların seslerini duyuyorum. Hastalıklı bir hayvanın kayıtsız yürümesini andıran. Durup baktığımda duruyor. Hızlanınca ben, o da hızlanıyor. Adımların sesi, aramızda hayati bir mesafeyi gözeterek mahallenin girişine kadar geliyor.

Mahalleyi avucumun içi gibi bildiğimden eminim. Her sokağından koşmuşumdur Leyla’ya. Tam burada, şimdi soğuktan ve korkudan titrediğim köşede, dondurma dolabıyla şemsiyelerinin kaldırımı kapadığı kirli bir bakkal duruyordu. Onu hep beklediğim köşe. Evden, bakkala gelir gibi çıkardı. Her gözün bana ve yürürken bana baktığını bildiğim Leyla’ya baktığını sandığım köşe. Sansam da ona bakmaktan gözlerimi alamazdım.

Bakkalın bitişiğinde boktan bir yeşile boyanmış çift kanatlı demir kapısıyla Bedrilerin evi. Lisede aynı sınıftaydık. Şimdi, yeşil kapılarını delik deşik briketlerin arasında yerle yeksan görmeseydim bilir miydim onların evidir, bilmiyorum. Bedrilerin bitişiğinde, otlara karışmış yıkık duvarıyla, yüz beş yaşında olduğuna yeminler edilen Heci Kaso’nun bahçesi. Leyla’nın önerdiği mekânların istisnasız en nezihi. Ayaları küçük nasırlarla döşeli ellerini ellerime aldığım, ürkek dudaklarını ve tülbendinin altında pürüzsüz uzanan boynunu ilk öptüğüm bahçe. Karşı kaldırımın en sonundaysa daracık girişiyle Leylaların tek katlı evi vardı.

Artık dar değil evlerinin girişi, bir hayli genişletilmiş. Avlusunda sıvasız duvarlarının kırık, dökük briketleri yayvan bir tepecik oluşturmuş. Molozlar perdelere, halılara, rengârenk giysilere, giysiler molozlara, her şey birbirine karışmış. Tencere kapakları, takvim yaprakları, televizyon sehpası, banyo tası, ayna parçalarıyla evin kokuları da bulanmış molozların grisine. Gözüm karanlığa iyiden iyiye alışıyor. Taşların üzerinde, siyah metal maşaya tutturulmuş mor bir gülden toka. Leyla’nın. Saçında görmüştüm. Az önce koymuş ve uyumuş sanki. Birkaç tel saçının takılı kaldığı tokayı alıyorum. Son bir kez bakıp cebime atacaktım ki onlarca göz sırtıma batıyor. Arkamda homurdanan, metalleşen sesler çoğalıyor. Çok mu uzun kaldım yıkıntılarında kimsesiz evlerin? Beni takip eden ses miydi bu? Değil, daha azdı, hastaydı o ses.

Gür bir ses, ‘’Kıpırdama. Eller yukarı, eller yukarı,’’ diyor. İrkiliyorum. Kaçmak istiyorum ama şakası yok sesin.

İlkinden daha gür bir ses, ‘’Kıpırdama, olduğun yerde kal,’’ diyor.

Pozisyonunu almış, tetikte bekleyen korku dolu eller arkamda birikmiş. Sonra daha da gür bir ses, ‘’Ayağa kalk ve sakin bir şekilde bize dön. Sakın ters bir şey yapma,’’ diyor. Spotlar üzerimde, beni kat kat ışıtıyor. Gölgem yıkıntıların üzerinde eğri büğrü uzuyor.

Ellerim havada yavaş yavaş dönüyorum. Döndükçe hangi arada bu kadar biriktiklerini düşünüyorum. Diğer bir ses megafondan, ‘’Güzel, dön tamamen dön. Tamam,’’ Gözlem gücü gelişmiş bir diğeri,’’Komutanım elinde bir şey var,’’ diyor.

Megafondaki ses ürkek, ‘’Elindeki nedir, sağ elindeki,’’ diyor. ‘’Aç elini, görelim. Sakin ama aç aç aç,’’

‘’Toka. İşte,’’ diyebiliyorum. Güçlü gözlemin sesi. ‘’Bir şey yok komutanım, toka gerçekten,’’ diyor.

‘’At onu yere, at at,’’ diyor komutan. Atıyorum. Uzağa değil, yanı başıma.

 Panzer bir de akrep, homurdanarak çalışıyor. Dönen mavili kırmızılı ışıklarıyla serseme dönüyorum. Henüz yıkılmamış duvarların ve moloz yığınlarının ardında miğferli kafalar kımıl kımıl.

‘’Güzel. Şimdi sırayla montunu, kazağını ve pantolonunu çıkar. Sakın ters bir şey yapma,’’ Sıcacık bir okşamanın gezindiği bacaklarım titriyor.

‘’Altına mı işedin lan piç,’’ diyor komutan. Karanlık silueti iştahlı gülüşünü perdeliyor. Korkuma, kokulu bir utanç da ekleniyor. Kımıldayan diğer kafalar komutanları gibi gülme çabasında. Nerden fırlatıldığını göremediğim bir izmarit alnımın ortasında patlıyor. Kıvılcımlar üstüme başıma saçılırken elimi hızla alnıma götürüyorum. ‘’Kıpırdama lan, hop hop hop. Dua et sigaraydı, ne de nazlısınız arkadaş. Kaldır elleri, kaldır,’’

Yerde bana parıldayan tokanın üzerine atıyorum montu. Artık güvende. Ne var ne yok çıkarıyorum. Atletimi, çoraplarımı bile giysi yığınının üzerine bırakıyorum. Ses etmiyorlar.

‘’Adın ne lan senin,’’ diyor komutan.

‘’Ferhat,’’

‘’Tek adın mı var şerefsiz. Tamamını söylesene,’’ diyor.

Kollarım acıyor. Karnım, bacaklarım, alnıma işleyen yanık, her yerim. ‘’Ferhat İşlek,’’

‘’Bize doğru yürü Ferhat Efendi. Sakin sakin,’’

Kendilerine doğru gelmemi söylediklerinde ellerim havada, usulca yanlarına gidiyorum. Yanlarına ulaşmamla yeri öptürmeleri bir oluyor. Tekmeler, dipçikler, ardı sıra yinelenen sorular ve hayatımdaki kadınlarla ilgili samimi beyanlar dönüp duruyor.

Yarım saat olmuştur. İkisi başımdan ayrılmıyor. Komutan ve diğerleri araçların içinde ve çevresinde duruyor. Telsiz sesleri, konuşmalar, telaş ve korku sokakta, harabelerin ortasında yankılanıyor. Komutanın keskin sesi patlıyor bir anda. ‘’Toplan, toplan. Karşıyaka Mahallesi’ne gidiyoruz ekip. Hulusi siz burada devriye atmaya devam. Bir iki saate geliriz,’’ diyor.

‘’Emredersiniz komutanım. Şey, bunu ne yapalım, alalım mı komutanım,’’ diyor Hulusi.

‘’Nasıl istersen, sen bilirsin,’’ diyor.

Başımdakiler, Hulusi ve diğer ikisi kaldılar. Komutanın bindiği panzer ölü yolları tozutup gözden yitti. Hulusi üstümü giyinmemi istiyor. Montumu, kazağımı ve pantolonumu der top edip koltuğuma sıkıştırıyorum. Tokayı da unutmuyorum. Bir yerde, eskiden avluları olduğunu düşündüğüm düzlükte giyiniyorum. Ellerim havada aracın önünde yürümemi söylüyor.

Karanlık. Kar serpiştiriyor. Hastalıklı bir hayvanın seğirtişi peşimde, yürüyorum. Nehrin geniş ve dingin akışına bakan bir mahallede Leyla’yı arıyordum. Kimse yoktu. Sessizlikten kaçan sıska köpekler ve kediler şehrin sırtlarındaki evlerin kapı ve pencerelerine birikmiştir. İşin kötüsü, kuşlar da gitti. Gündüz göğünde kanat çırpışlarının sesi de olmayacak. Gölgem yıkıntıların taştığı yolda uzarken aklıma geliyor, ölmek için ne çok sebep biriktirmişim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Tufan

23 Ekim 2025

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Huban Korman’ın Çölde Piknik kitabı, çocuk gözünden çevresel tahribatı anlatırken, masumiyetin sesiyle dünyaya bir çağrı yapıyor. Huban Korman’ın hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği Çölde Piknik, ilk bakışta bir çocuk k..

Devamı..

Rebecca F. Kuang ile Hayatındaki Kitap..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024