Şeyhmus Diken'e
İstanbul’dan Fransa’ya dönerken Havaalanına bir el bagajı ile iki poşet kitapla gitmiştim. Onlardan birinin üstüne uçakta okuyayım diye Kendime Yazdım’ı koymuştum. Kontrolden geçip onları beklerken arkadan görevli kadının sesi duyuldu: “Bu paketler kimin?” O sırada önüme gelen paketlerden gördüm ki, senin kitabın içinden düşmüş, tek başına kayıyor. Önümdeki bir başka görevli kitabı alarak o da seslendi. “Bu paketler kimin?”
“Benim” dedim ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:
– Ne var bunlarda?
– Kitap
– Hepsi mi?
– Evet, bakabilirsiniz
– Yolculuk nereye?
– Fransa’ya
– Bizimkiler kitap okumuyor.
– Hayat pahalı, belki alamıyorlar
Bu sırada bir benim yüzüme, bir elinde tuttuğu senin kitaba bakarken daha sevecenlikle sordu: “Abi nerelisin?” Ben,“Diyarbakırlıyım” deyince, “Şimdi, anlaşıldı. Diyarbakırlılar aydın insanlar, çok okuyorlar,” dedi. Kendisine teşekkür ederken sordum, Iğdırlıymış.
Muhtemelen ya seni tanıyordu ya da Sultan Şéxmus’tan beri coğrafyamızda çokça kullanılan o kadim isme aşinaydı. Her ne ise, belalı dönemlerde böylesi yerlerde her daim başımıza iş açan kitaplar, bu kez başta seninki olmak üzere bana güzel bir insani ilişki ve hoş bir duygu yaşattılar.
Vesile olduğun için teşekkürler.
Sevgili Şeyhmus,
Hiç günlük tutmadım. İtiraf edeyim, bazı dönemlerde tutmadığıma hayıflanırım. Okul yıllarında daha ziyade kız arkadaşlarımız tutardı; bir ikisini okumuştum. Aşk, sevgi gibi sözcüklerle naif duygular içerirdi. O yıllardan beridir ilgimi çeker. Tabii sonraki yıllarda başka bazı günlükler de okudum. O durumlarda insan çırılçıplak kendi özeliyle, temiz dünyasıyla karşı karşıyadır. Hilesi, yalanı yoktur. En fazla bir parça duyguların esiri olur ki, o da çok insani.
Senin Günlüklerin ise oldukça farklı. Neredeyse herkesin ölümle karşı karşıya olduğu dönemde yazılmış. Haliyle kişisel kaygı, stres, üzüntü, korku var. İnsanın en yakınıyla tokalaşamaması, kucaklaşamaması, bir dostuyla sevdiği bir mekânda iki kelam edememesi bir insan için ne acı.
Milyonlarca kez adımladığı sokağında, caddesinde, şehrinde dolaşamaması bir şehir sevdalısı için ne acı. Dahası insanın en sevdikleriyle kalan ömrü paylaşamaması, son yolculuğunda belki de peşinden gidememesi en acısı…
Bu koşullarda tuttuğun Günlüğün bütün o yalnızlık süreci boyunca bir yanıyla seni dünyaya bağlarken, öte yanıyla sanki dünya gürül gürül akıyor senin kitabında. Oysa o dönemin dünyasında ölüm sessizliği vardı. Kendime Yazdım bu sessizliği yırtıyor.
Okuyanlar bir anda Ahmed Arif’i hüzün ve isyan kokan dizeleriyle karşısında bulabilir. Devrimci davaya hala inananlar, Kaypakkaya’nın ölü bedenini sırtlarken ağlayan ve babasının elini öpen Diyarbakırlı hamalı, 68’in ağırlığını taşıyan bu emekçiyi düşünerek onurlanabilirler. Tarihe, kültüre meraklılar bir Sur anlatımı, edebiyat sevenler her konuda yazılmış edebi metinler bulabilirler.
Kitapta ölmeyen insanlık var. Özel olarak Diyarbakır insanının… Bir fırıncının pandemi döneminde işsiz kalan gençleri işe alması, Ramazan ayı boyunca 1000 tane ekmeği ücretsiz olarak yoksul ailelere dağıtması başlı başına bir asalet örneği. İki gencin Araştırma Hastanesi önüne müzik ekipmanlarını yerleştirerek hastalara müzik dinletisi yapmaları da öyle…
Kitapta ironi var, ince mizah var. Evde kalmaktan bunalan adamın, evinin adresini yazıp cebine koyarak sokağa çıkması, polis çevirmesinde adının sorması üzerine “Bilmiyorum” demesi, üstü başı aranırken cebinden “Dikkat Alzaimer Hastasıdır” çıkması ve polisin mecburen onu evine götürmesi başlı başına bir yaratıcılık örneği.
İşte bir başkası: “Anne!.. Sokağa çıkma yasağı öncesi biraz alış veriş yapalım” diyen gence, annesinin “Dur hele, belki virüs bulaşır, ölürüz. Boşuna masraf yapmayalım” demesi.
Bu doğallık karşısında kapitalist modernitenin insana dayattığı bütün “organik sözler” hormonlu kalır.
Velhasıl, kitabı çok severek okudum. Eline, yüreğine sağlık.






