Kadınlar kuaförlere, sevgililerinden ayrıldıklarında saçlarını kestirmek için, barıştıklarında da manikür yaptırmak için giderlermiş. Birinden mi duymuştu, bir yerlerde mi okumuştu, hatırlayamadı.
O da saçlarını kestirdi, boyattı, manikürünü yaptırdı. Şimdi pedikür suyunu bekliyor. Onun hikâyesinde de sevgiliden ayrılma, barışma, sonra yine ayrılma var ama çok uzun zaman önce oldu bunlar. İçinde şişen boşluğun, dışında büyüyen yalnızlığın hacmine baktığında ona aylar değil de yıllar geçmiş gibi geliyor. Kaç ay oldu, aylar toplanıp yıl etti mi, saymayı bıraktı artık. Varsa yoksa o karanlık boşluk. Hem de nasıl var ve “zaman her şeyin ilacı” diyenlere inat yok olmuyor.
Kadınlar kesim, boya, manikür ve pedikürün hepsini birden yaptırdıklarında bunun karşılığı ne oluyor o zaman? Yalnızlığa merhem arayışı mı? Camiden vazgeçip mihrabı dik tutma çabası mı? Yeni kapılar aralayabilmek için güç toplama girişimi mi?
Kendisi sorup kendisi cevapladı.
“Hepsi” dedi, “bunların hepsi ve daha fazlası!”
“Baksana, kestirdim, boyattım, manikürümü yaptırdım, evdeki yalnızlığımdan üç saat eksildi. Şimdi üzerine pedikürü de ekle, bugünü tahammül edilir hale getirdim sayılır!”
Yalnızlıktan eksilen üç saat, kuaför salonundaki kadınların hep aynı muhabbetlerini dinleye dinleye içindeki boşluğa üç kocaman saat eklemişti ya, hayatı kuruşu kurşuna hesaplayamıyordun işte. Evdeki hesap çarşıya hiç uymuyordu. Ya da o uyduramıyordu.
Hesap kitap yapmayı bırakıp ayaklarını leğendeki ılık suya daldırdı. Gözlerini kapatıp radyodan gelen müziğe kendini bıraktı ama çok uzun kalamadı. Aynı sözcükler ve aynı ritim on kez tekrarlanınca, orada kalabilmek hiç kolay olmuyordu. Müzik akmalıydı ona göre, tekrarlarda takılınca şimdilerin şarkılarıyla aynı yerde duramıyordu.
Pedikürcü kız, bir tabure çekip oturdu. Kalfa olmalı. Manikürü ustası yaptı. Ayak işlerine kalfalar bakıyor. Dudağının sağ, burnunun sol, kaşlarının sağ tarafında birer hızma parlıyor. Tesadüf mü yoksa zikzak çizip kendince şekil mi yapmış? Gözlerinin hem altını hem üstünü siyah kalemle boyayıp kuyruğunu kaş kenarındaki hızmanın hizasına kadar uzatmış. Tırnakları da dudakları da siyaha boyalı. Pantolonu, tişörtü hep aynı renk.
Bütün bunlar, müziğin aynı sözcüklerde ve ritimde kalması gibi bugünlerin modası mı acaba?
Kız, pantolonun yırtık yerlerinden görünen dizlerinin üzerine havlu yerleştirdi. Neyse ki havlu beyaz. Pensi eline alıp bir ayağını uzatmasını istedi.
İstemeye istemeye sağ ayağını sudan çıkardı. Hem ılık sudan ayrılmak istemiyor hem de kızın burnuna ayak dayamayı sevmiyor. Kimsenin burnuna ayak dayamayı sevmiyor.
Kız oralı değil. Her gün irili ufaklı, kokulu kokusuz, nasırlı pürüzlü onlarca ayakla uğraşıyor olmalı. Dizlerinin üzerine almasa, burnunu üzerine eğmese nasıl görecek tırnak kenarı etlerini, küçük parmak nasırlarını?
Başını eğince fark etti. Saçları da siyah, çok fazla siyah. Boyatıyor olabilir mi? Çeşmenin başında tabii ama bu yaşta boyaya gerek var mı? Saçlara henüz ak düşmemişken, camimin de mihrabın da yerli yerinde olduğu zamanlardayken, hiç ayrılmamış, terk etmemiş, terk edilmemişken saçların rengini niye değiştiresin ki?
Yoksa onun da mı var bir ayrılık hikâyesi?
“Kaç yaşındasın?” diye soruverdi.
Kız başını kaldırıp şaşkın gözlerle baktı. Yaşı pek sorulmaz, genelde tahmin ederler. Genç işte.
Gözlerinin karasında ayrılık hüznü yok. Her şeyin daha çok başında olmasının getirdiği merak, yaşayacaklarını bilmiyor olmasının ortaya çıkardığı heyecan gözbebeklerinde parlıyor.
Acısız pırıltıları görünce sevindi. Gençliğinin heyecanı ona da bulaştı.
Kız siyah dudaklarını büzdü.
“On yedi”, dedi.
On yedi. Her şeyin çok güzel olacağının sanıldığı yaşlar.
“Üniversiteye mi hazırlanıyorsun?”
Kız soruyu saçma bulmuş gibi omuzlarını silkti.
“Hayır” dedi, “Liseyi dondurdum.”
“Devam edeceksin herhalde?”
Sorusunda kocaman bir umut var.
Kız ayak törpüsünü eline aldı.
“Bilmiyorum. Emin değilim.”
Hayal kırıklığı zihninden ayaklarına ulaşınca hızlıca devindi. Etrafa saçılan sabunlu suları kız kâğıt peçeteyle kuruladı.
“Kendime bir yol çizdim burada. Kalfalığımı almak üzereyim. Okumasam da olur.”
Ah be kızım! On yedisinde okumasan olmaz işte. Kim öğretiyor size bunları? Kalfa da olun, usta da ama önce okulunuzu bitirin. Okumuşun kalfalığı da ustalığı da bir başka olur hem!
Bunları söze dökmeye hazırlanıyordu ki sağ ayağını eliyle tutup topuğunu törpülemeye başlayan kız devam etti:
“Amcam da oğluna istiyor beni.”
Amca? Oğul? İstemek?
Zihninde bu üç sözcüğü bir araya getiremedi. Okumasını dilediği kız evlilikten söz ediyor.
Evlilikten mi söz ediyor? Bu yaşta, bu zamanda. Böyle şeyler uzaklarda olmuyor muydu? Büyük bir şehrin daha da büyük bir semtinde amcalar oğullarına yeğenlerini mi alıyorlar? Evlenmesi için ailesi zorluyor olabilir mi?
Kızın kafasını hızla kaldırıp şaşkın şaşkın bakmasından zihnindeki “Sakın!”ı çok yüksek sesle dile geldiğini fark etti.
“Daha çok gençsin. Hem amcaoğlun senin abin, kardeşin sayılır!”
Kızın gözlerine öfkeli bir “sana ne” geldi yerleşti. Ailesinden zorlama görüyor gibi bir hali yok.
“Doğru söylüyorsun abla ama ortalıkta adam mı var!”
Adam? Ortalık? Ortalıktaki adamlarla ne işi olabilir ki? Bedenine yüklediği onca karanın arasında ışıl ışıl parlayan gençliğinde ne ara anlamış, değerlendirmiş kimlerin adam olduğunu, kimlerin olmadığını? Buralara gelip giden müşterilerin dillerinden kapmış olabilir mi bu cümleyi? Öyle ya, ayrılık acısıyla soluğu burada alan kim bilir kaç kadın yüreğindeki öfkeyi diline yollayıp adamları yerden yere vurdu, gökyüzünden yere çaldı. Bu on yedilik de kafasını eğdiği her ayakta bunları duydu, dinledi, zihnine nakşetti. Evet, öyle olmalı!
“Adam var!” dedi. Bu aralar çok da inanmadığı halde bu cümleyi kurabilmesine kendi de şaştı.
“Hem de çok güzel adamlar var!” Daha çok şaşırdı. Demek güzele inancı kalbinin çok derinlerine saklanmıştı da ortaya çıkmak için doğru zamanı kolluyordu. Henüz on yedisinde olan bir kızdan daha doğru zaman mı olurdu!
“Senin karşına da çıkacaktır. Güzel adamlar aramadan gelirler insanın hayatına. Hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıverirler. Güzellikleri de orada başlar zaten ve devam eder. Sonrasında birlikte geçirdiğiniz her an çok güzeldir.”
Kız küçük parmağındaki nasırı sertçe törpüleyince canı yandı.
“Sen önce okulunu bitir, kalfalığını al, usta ol, güzel bir adam illaki karşına çıkacaktır!”
Fazla mı didaktik konuşmuştu?
“Ayağını bir kere daha çalkalar mısın abla?” dedi kız. Didaktizmden filan haberi yoktu. Kulağı sanki onda değil de televizyonun çiğ beyaz ışıklı stüdyosunda birbirlerine bağırıp duran adamlarla kadınlardaydı.
“Hem akraba evliliklerinde doğan çocuklarda rahatsızlıklar olabiliyor.”
“Doğru diyorsun abla, bizim ailede çok var, dayım amca kızıyla evlenmiş, teyzem de hala oğluyla, çocukları hep engelli.”
Büyük bir şehrin daha da büyük bir semtinde böyle şeyler hâlâ olabiliyor demek. Onca engelin acısına rağmen neden aynı şekilde devam etmeye çalışıyorlar o halde?
“Bak görüyor musun, sen buna dur de o zaman.”
“Öbür ayağını alayım abla.”
Kız herhangi bir şeye dur demekten çok ayakları kremleyip işini bitirmenin derdine sanki.
“Ben de pek istemiyorum abla, ancak çok seversem...!”
“Abi diye bakarsan abi gibi seversin!”
Kız cevap vermeyip dizlerine yaydığı havluyu silkeledi. Televizyonun hareketli ışığı hızmalarında parladı. Plastik terlikleri ayaklarına geçirdi. Parmak aralarına pamuk koydu.
“Ne renk oje sürelim abla?”
Amcaoğlu konusunu konuşmaktan sıkılmış gibi.
Ortalıkta adam olmadığına inanıp amcasının oğluyla evlenmeye hazırlanan, karalara bürünerek farkında olmadan hayatını da karatmanın eşiğine gelmiş gencecik bir kızın yanında biraz renge, umuda, güzelliğe ihtiyacı var. Kız kendisininkileri farkından olmadan elinin tersiyle itiyor. Gençliğin cahil cesareti ve gücüyle bodoslama gidiyor. Belli ki pek kimseyi de dinlemiyor.
Kırmızıya boyattığı saçlarından aldığı enerji bu kızla hızla tükenip içindeki boşluğun karanlığında kaybolup gitmiş. Yenisini arayıp bulsa iyi olur. Buraya onun için gelmedi mi?
“Rengârenk olsun” dedi kızın şaşkın bakışlarına aldırmadan, “Sen her bir parmağıma farklı renkte oje sür, şöyle hepimizin içi açılsın, açılsın da her şeye güzel bakalım!”






