Safa Usta’ya...
Deniz çamurlu görünüyordu. Dalgalar koca kayaları un ufak etmek istercesine hiddetle kıyıya vuruyor, deniz köpük köpük asfalt yola taşıyordu. Şimşekler çakıyor, dört bir yandan gökyüzüne kırmızı ve mor kıvılcımlar kök salıyordu. Etrafta kimsecikler yoktu; kalabalıklar evlerinde güneşli günleri beklemekteydi. Yalnız kim olduğu bilinmeyen yaşlı bir adam olan her şeyi görüyordu. Deniz her şeyin tanığı bu meçhul kimseyi adeta yutmak ister gibi büyüdükçe büyüyor, köpüren sular adamın ayaklarına kadar ulaşıyor, yarıya kadar ayakkabılarını yalıyordu. “Şehvet ve nefret aynı şey,” diye düşündü adam. “Anlıyorum. Bir köpükten türeyen aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit de öfkenin çocuğu değil miydi?” Adam kayaların arasından ıslanmış bir kedinin fırladığını gördü. Kedi koşarak bir çam ağacına tırmandı. “Yalnız değilmişim,” diye fısıldadı. Ayağının ucundaki çakıl taşına hışımla vurdu, taş denize düşüp suya gömüldü. “Keşke yitip gidebilsem,” diye geçirdi içinden. “Ama ne mümkün!” Sahilden ayrılıp ıslak caddelerde yürümeye başladı. Bir büfeden pet şişede buz gibi su aldı. Suyu bir dikişte yarıya kadar içti. Acı çekmek, bununla tüm sıkıntısını üzerinden atmak ve her şeyden kurtulmak istiyordu. Ancak su midesini bulandırmaktan başka bir şey yapmadı. Yanından vızır vızır geçen arabalara küfretti. Cebinden bir tablet çıkarıp tableti kalan suyla yuttu. Gülümsedi. “Birazdan her şey yoluna girecek,” dedi. Sakallı iki adam ona yaklaştı. Selam verip, “Kimliğinizi görebilir miyiz?” dediler. Cüzdanından iki ay önce aldığı yeni kimlik kartını çıkarıp adamlardan birine uzattı. Adam telefonda bir şeylere baktı, teşekkür edip kimliği geri verdi. O da yoluna devam etti. Biraz yürüdükten sonra içinden, “Çok mu pasaklı görünüyorum acaba, niye beni durdurdular ki?” diye geçirdi. Üstüne başına baktı. Paçaları ıslanmış, ıslak yerler maviden laciverte dönmüştü. Üzerinde ütüsüz bir gömlek vardı. “Eh, tabi!” dedi. “Beni durdurmayıp da kimi durduracaklar?”
Oldukça dik bir yokuşu tırmandı. İki yanında devasa apartmanların uzandığı bir caddeye geldi. Caddede biraz yürüdükten sonra beyaz bir apartmanın önünde durdu. Sanki bu apartmanla arasında bir bağlantı vardı. Bir süre olduğu yerde düşündü. Sonra 10 numaralı dairenin ziline bastı. Bir ses, “Kim o?” dedi. “Benim, Doktor Rıfat,” diyerek sese cevap verdi. Birkaç saniye sonra otomatik kapı açıldı. Merdivenleri tırmanarak ikinci kata çıktı. Katta dört daire vardı. Bir ses, “Buradayım hocam,” dedi. Sesin geldiği yöne, sağına doğru yürüdü. Ev sahibi gülümsüyordu, “Hoş geldiniz hocam, buyurun,” diyerek misafirini içeri aldı. İki adam salonda bir süre hiç konuşmadan karşılıklı oturdular. Sonra ev sahibi söze girdi.
“Çay, kahve ister misiniz?”
“Hayır.”
Yeniden bir sessizlik oldu. Sessizliği biraz sonra yine ev sahibi bozdu.
“Hocam, beni şaşırttınız.”
“Biliyorum.”
“İlk defa evime geliyorsunuz.”
Öteki cevap vermedi.
“Sizi uzun zamandır klinikte de görmüyorum.”
“Evet, çünkü izinliyim.”
“Ya!”
Salon dumanlıydı, içeride yeni sigara içildiği belli oluyordu. Doktor Rıfat cebinden Marlboro paketini çıkarıp kuru dudaklarının arasına bir sigara sıkıştırdı. Sonra paketi meslektaşı psikiyatrist doktoru Koray’a uzattı. Doktor Koray bir sigara aldı, önce misafirinin sigarasını, sonra kendisininkini yaktı. Misafir söze başladı.
“Buraya, evinize gelmek gibi bir niyetim yoktu. Tesadüfen buradan geçiyordum... Kendimi uzun zamandır iyi hissetmiyorum doktor. Kafamda çok soru var. Bana gelen hastalardan daha hastayım. Her şeyi denedim, emin olun, her şeyi. Ama bir düzelme olmadı durumumda. Baş dönmesi dışında bir şey hissetmedim.” Bunu söylerken gülümsedi. Sonra devam etti.
“Bana yardım etmenizi istiyorum.”
Doktor Koray şaşırmıştı. Ancak her doktorda olan içgüdüyle şaşkınlığından çabucak sıyrılıp misafirine yanıt verdi.
“Elbette hocam.”
İki adam yeninden sessizleştiler. Bu kez sessizliği misafir bozdu.
“Olan şey şu: Her yerde şehvet görüyorum. Ama yanlış anlama, cinsel isteğimin çok yüksek olduğunu söylemek istemiyorum. Sadece cinsellik dışında önemli olan hiçbir şey yok gibi geliyor bana. Kendimi bu konuda hem yetersiz hem de mecbur hissediyorum. Eşimle aramız iyi değil. Bende... Kuşlar niçin cıvıldar doktor? Sevişmek için kur yapıyorlar da ondan. Yaşam bunun için var. Biliyor musunuz, deniz bile bu yüzden köpürüyor. Ama bu olaydaki nefreti, öfkeyi de görebiliyor musunuz? Ben görebiliyorum. Bir savaş görüyorum doktor. İnsanlar boş yere savaşıyorlar. Geçici bir haz için. Eğer soyları sürecekse de içlerinden birçoğu bu uğurda ölmüş olacak. Öleceğiz doktor, anlıyor musunuz?”
Doktor Koray duyduklarına inanamıyordu. Karşısında oturan, meslekte kendisinden en on yirmi yıl daha tecrübeli olan bir meslektaşı psikiyatrik bir durumdan acı çekiyordu. “OKB olmalı. İntihara meyilli olabilir, dikkat etmek gerek,” diye düşündü.
“Hocam,” dedi. “Durumunuzu anlıyorum. İyi ki gelmişsiniz.”
Misafirinin kızarmış gözlerini görünce son söylediğinden utandı, biraz geriledi. Daha dikkatli konuşmaya çalıştı.
“Tedavinizi ben üstleniyorum. Hocam, acaba hangi ilaçları kullandınız? Ne kadar süreyle ve ne kadar dozda? Bunları da öğrenmem gerek. Baş dönmesi demiştiniz. Daha yeni antidepresanlar deneyebiliriz, yan etkiler daha az olur. Biliyorsunuz, çok etkili ilaçlar var elimizde. Sorunlarınızı mutlaka çözeceğiz. Evet, size ben yardımcı olacağım.”
Misafir hiç konuşmuyordu. Bir sigara daha yakıp hızlı nefeslerle içti. Sonra ev sahibine tek kelime etmeden kalktı, evin yolunu tuttu. Ayakları onu sahile gitmeye zorluyordu. Ancak sahilden vazgeçti, eve gidecekti. Karısı çoktan gelmiş, sofaya oturmuş olmalıydı, avizenin loş ışığı altında akşam haberlerini izliyordu muhtemelen. Belki de okulda bugün öğrencileri çok yormuşlardı da onu sere serpe, şöyle bir yatmıştı divana. Belki de pilav tenceresinin başında, sessizce onun gelmesini bekliyordu. Eve geldi, hiçbir tahmini tutmamıştı. Karısı gelmemişti. Elini yüzünü yıkadı, oğlunun odasına yöneldi. Kapının önünde durup içeriyi dinledi. Klasik bir eser çalıyordu, ancak parçanın adı bir türlü aklına gelmedi. “Ne sevimli oğlan!” dedi, “uslu uslu ders çalışıyor, çalışırken de klasik müzik dinliyor.” “Ne iyi bir oğlum var benim.” Bir şeyden tiksinir gibi yüzünü buruşturdu. “Aklımdaki şeyleri bu tabloda nereye koymalı? Hak etmiyorum ben bunların hiçbirini.” Karısını hatırladı. Sahi, neredeydi o? Karısının bir aşığı olsa ne güzel olurdu! Kaçıp gitse, bugün terk etse onu, hiç gıkını çıkarmazdı. Mutlu olurdu. Kurtulurdu bu utançtan. Kapının açıldığını duydu. Eşi boynuna atıldı. “Seni bugün defalarca aradım, araba arızalandı, servise götürdüm, o yüzden geç kaldım hayatım.” “Keşke gelmeseydin,” diye bir cümle kanatlandı zihninde. Düşünceyi içeride tutmak için boyun kasları dümdüz oldu. “Çok yorgunum.” “Ben de.” Masaya oturdu. Pilav güzel olmuştu. Pilavı çok sevdi, neşelendi. Dolaptan ilaçlarını alıp iki tanesinden yuttu. “Her şey neden yoluna girmesin?” Depresyon çukurundan çıkardığı çok hastası olmuştu. Sihirli değnek gibiydi küçük haplar. Ona da iyi gelecektiler, sadece zamana ihtiyaç vardı. Yatağa uzandı. Duvardaki Narcissos tablosunu gördü. Yüzü kireç gibi oldu. İki saat önce bir şey yapmıştı. Kendini ifşa etmişti. Ama niçin yapmıştı bunu? Gidip her şeyin bir şaka olduğunu söylemeliydi. Evden çıktı. Caddede duvara yaslanmış bir bisiklet gördü. Bir çocuk bisiklete binip uzaklaştı. Bir şey içine çekiyordu bir delikten sanki onu. Sesler ve görüntüler bulanıklaşıyor, uzaklaşıyordu. Birden her şeyi kavradı: Çocuk görmüştü işte onu, kim olduğunu biliyordu, o yüzden bisikletine atlayıp gitmişti. Evleri, mağazaları, alışveriş merkezlerini birer birer ardında bırakıp hızla geçen arabaların arasından geçerek sahil yoluna ulaştı. Kendini hiç olmadığı kadar güçlü ve istekli duyumsuyordu. Yağmur dinmiş, ortalık sakinleşmişti. Gözlerinin önünden geçmiş günlere ait görüntüler geçiyor, her şey dans eder gibi dönüyor, nihayetinde karanlık bir boşluğun içine düşüyordu. Denize bakarak, “Afrodit! Afrodit, Afrodit!” diye bağırdı. Önce ayakları, sonra dizleri, nihayetinde gövdesi hırçın sulara gömülüp gözden kayboldu.






