Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Mart 2017

Öykü

Ahmet Muhit • Haral

Oggito

Paylaş

45

0


Sabaha karşı köpeklerin havlaması karanlığın sessizliğini bozuyordu. Köylerde uyuyan insanları uyandıran horozların işini büyük şehirlerde köpekler üstlenmişti. Yağ tenekesindeki akşamdan kalma ateş sönmüş, burnuma inceden is kokusu geliyordu. Aksırarak uyandım. İçinde uyuduğum haral ne su ne de rüzgâr geçiriyordu. Bu benim için mükemmelden halliceydi. Belli bir adım ya da adımız yoktu. Bazen çöpçüydük, bazen toplayıcıydık, bazen kâğıtçı, bazen çekçekçi, bazen de yanına yaklaşılamayandık. Ben kendime “Geri Dönüşüm Uzmanı” diyordum. Herkesin bir uzmanlık alanı vardı hani. Yaşam şartlarının gerektirdiği gibi… Havlamalar eşliğinde haraldan çıktım. Önce dayıya uğrayıp sıcak bir çorba içme niyetindeydim. Üşüyen ellerimi birbirine sürterek ısıtmaya çalıştım. Nafile… Bunu bile bile denemek istemiştim. Arabanın buz kesmiş destek noktalarından tutup sırtımı o soğukluğa yaslayabilirdim artık. Ağır adımlarla yürümeye başladım. Biraz ilerledikten sonra yokuşun başına geldim. Birkaç saniye durdum. Soğuk havayı ciğerlerime son defaymış gibi çektim. Arabanın kollarından var gücümle destek alarak ayaklarımı kaldırıp, yokuşu aşağıya kayarak indim. O sırada içimden attığım sevinç çığlıkları, küçük çocukların cıvıltılı oyunlarına benziyordu. Oysaki sadece güne başlamanın ve yokuş aşağıya kayarak inmenin sevincini yaşıyordum. Üstüne üstlük bu saatlerde bize sert ve kirli gözlerle bakan insanlar da olmuyordu. Çünkü hepsi sıcacık yatak ve yorganlarında en masum halleriyle sarmaş dolaş uyur vaziyetteydiler. Bence insan olmak zor ve sınırlı sayıda üretilmişti. Bir “Geri Dönüşüm Uzmanı”nın ağzına yakışmayacak derecede iyi bir cümleydi bu. Dayının yerine geldim. Dükkânın adı da buydu: “Dayının Yeri”. Sabahın o puslu soğuğu içime işlemişti. Kapıyı açmak için elimi uzattım. Soğuktu. İttim. Üstünde duran zil çınladı. Dayı tezgâhın arkasından kafasını uzatıp içeri kimin girdiğine baktı. Dışarı doğru kaçmaya çalışan ve kirli yüzüme vuran sıcak çorba kokusunu iliklerime kadar hissettim. Bu bile insanı yatıştırıyordu. “Selamün aleyküm dayı,” dedim. Yüzündeki derin çizgiler yaşını ele verir hale gelmiş, parmaklarının boğumlu yerleri nasırlı, yüzüne daima hoşnutsuz bir ifade takınan, asker alışkanlığı olsa gerek her sabah sinekkaydı tıraş olan, bir adamdı. Dayı yüzündeki terleri kazağının koluyla silerken, ‘’Aleyküm selam Rıfat Efendi.,’’dedi. Boynuna astığı, önceden beyaz olan ama yer yer yağ lekeleri görülen sararmış havlu dikkatimi çekti. Sabah ezanı okunmaya başladı. Sokak köpekleri de ezana uluyarak eşlik ettiler. Ezan sesiyle birlikte dayı da çorbanın başından ayrıldı. Arka tarafta uyuduğu küçük odaya geçti. Abdest alıyor muhtemelen diye geçirdim içimden. Ezan bitince namaza durdu. Ben de bir masaya iliştim. Bu küçük dükkânda yaşıyor, her sabah çorba satarak geçimini sağlıyordu. Sabah ezanından önce iki çeşit çorbası çoktan pişmiş, servise hazır olurdu. Bildiğim kadarıyla kimi kimsesi yoktu. Mardin’den akrabalarının yanına giderken geçirdikleri bir trafik kazasında bütün ailesini kaybetmişti. Sekiz sene önce de elinde olan ne varsa satıp, bu küçük dükkânı almış, buraya yerleşmişti. Oturduğum masanın üstüne çakıyla "Seni seviyorum Aylin" kazılıydı. Aylin muhtemelen zengin birinin kızıydı ve Aylin’in bu izbe dükkâna gelip yazıyı görme ihtimalini ne kadar olabilir ki, diye düşündüm. Aşk imkânsızlıktı. Hayatın bu ücra köşelerinde, belirgin olmayan yaşantılarında, hep göz ardı edilmiş yerlerinde bile kimsenin haberdar olmadığı aşklar vardı. Hatta kaşları çatık, hoşnutsuz suratı ile bu masayı silmek için gelip yazıyı her gördüğünde küfür eden dayının dükkânında bile vardı aşk. Ben dalgın dalgın bunları düşünürken dayı tezgâhın arkasına geçmiş, dolaptan çıkardığı metal kâseye çorba doldurmakla meşguldü. Tepsiye bir dilim limon ve bir kaşık koydu. Yanıma gelip masaya bıraktı. “Sağ olasın dayı,” dedim. Yüzüme aynı hoşnutsuz tavırla baktı, kafasını, eyvallah der gibi hızlıca öne eğip kaldırdı ve gerisingeri tezgâhının arkasına döndü. Çorbayı dibi tutmasın diye karıştırmaya başladı. Artık onu izlemeyi bırakmalı ve ilgimi bütün malvarlığım olan çorbama yöneltmeliydim. Dayı bana her zamanki gibi yayla çorbası getirmişti. Önümdeki baharatlıktan bir tutam nane aldım önce, kokusunu içime çektim, sonra kâseye serpiştirdim. İlk kaşığın sıcak sıcak boğazımdan mideme inişini hissetim. Ardı ardına gelen kaşıklardan sonra nihayet içim ısınmaya başlamıştı. Çorbayı bitirdim, metal kâseyi ekmekle bir güzel sıyırdım. Masaya üç lira bıraktım. Kapının önüne geldiğimde, “Eyvallah dayı,” diyerek çınlayan zille beraber soğuğun yüzümü yalamasına izin vermiş oldum. Güneş doğmuş, insanlar sokaklara bir iki dökülmeye başlamıştı. Arabamın yanına giderken montumu çıkarmaya başlamıştım çoktan. Özenle astım. Her gün sırtıma yüklediğim bu biçimsiz şeyin bir değeri yoktu. Benim bir değerim yoktu. İçi boş olan hiçbir şeyin değeri yoktu. İnsanlar hor görme sanatını icra eden bir nesil doğuralı birkaç yüz yıl oldu. O nesil büyüdü. Aldırış etmiyordum. Etmemeliydim. Benim yegâne amacım haralı doldurmak ve karnımı doyurmaktı. Haralın içinden eldivenlerimi alıp ellerime geçirdim. Evet, işte hazırdım! Ayakkabılarıma ilişti gözüm. İki sene önce, renkli binaların arasında sırıtan beyaz bir binanın camından çöpe fırlatılan bu beyaz ayakkabıların yere düşüşünü, arabamla yokuştan inerken görmüştüm. Biri ötekinden iki metre öteye fırlamıştı. Şimdi simsiyahtılar. Yazın haral çuvalımın içinde; kışın ise günlüğü yedi lira olan yersiz yurtsuz, ipsiz sapsız, hırlısı hırsızı kim varsa görüp görebilecek bütün uğursuz kişilerle birlikte on kişilik odaları olan bir handa kalıyordum. Bu işe başlayalı üç senemi doldurmuştum. Arabayı ellerimle ilk kavradığımda kendimden utanmış, sokaklarda bana bakan gözlerin altında ezilmiştim. Çöp konteynerlerini açtığımdaki burnuma gelen koku midemi bulandırıyor, durmadan kusuyordum. Kusarken aklımdan yaşadıklarım geçiyordu. Sanki bir taraftan da onları kusar gibiydim. Babamın yaptırdığı derme çatma ev doksan dokuz depreminde yıkılınca, kız kardeşim Suna ile benim dışında ailemden kimse kalmamıştı. O depremle birlikte bütün düzenim sahtekâr müteahhitlerin deniz kumuyla yaptığı evler gibi tuzla buz olmuştu. Annemi, babamı, akrabalarımı kaybetmiştim. Ölüm beni şehvetli bir pavyon kadınının kıvraklığıyla almıştı koynuna. Almıştı almasına ama benim ruhum acıları hissedemez hale gelmişti. Yalnızlık beni Adapazarı’ndan İstanbul’a sürüklemişti. On yedi yaşındaydım o zamanlar. Sokaklarda yatıyor, bazen bakkaldan ekmek çalıp aç karnımı doyuruyordum ucubeler gibi. Köpeklerle arkadaş, kedilerle yoldaş oluyordum. İnsanlar benden tiksiniyor, bense buna anlam veremiyordum. Aklımı yitirmiş gibi hep aynı yerlerde geziyor, sağdan soldan geçenleri taciz ederek para istiyordum. Bazıları acıyan gözlerle cebindeki bozuk paraları veriyor, bazıları küfürler ederek beni kovuyordu. İşte zaman onlara bütün gücümle saldırmak ve onların üstlerindeki temiz ve renkli kıyafetleri parçalamak için müthiş istek duyuyordum. Ama bunu yapmaktan o kadar acizdim ki. Sonra ağa denen bir adam beni fark etti. Bana bu arabayı ve haralı verdi. Karşılığında ise benden sadece gülmemi istedi. Güldüğümü hiç görmüş müydü ki? Gülümseme karşılığında bir araba, kulağa ne kadar komik geliyor değil mi? Burada herkes ağaya çalışırdı. Yaşlısı, genci herkes ama herkes ağaya çalışırdı. Ağa bir kilo kâğıda tam on dört kuruş veriyordu. Tam tamına on dört kuruş ne eksik ne fazla. Ağanın büyük bir deposu vardı. Depoda dokuz tane geri dönüşüm uzmanı çalışıyordu. Büyük bir tartısı ve üstünde büyük bir afişe yazılmış fiyatlandırma listesi vardı. Bir kilo kâğıt on dört kuruş; alüminyum ve kutu bir buçuk lira; bakır, plastik, naylon, jelatin beş kuruştu. Geri dönüşümcülerin bayram etmesini sağlayan malzeme ise bakırdı. Bakırın kilosu tam on iki liraydı! Ağa getirilen malı hemen tartar. Paranı eline sayardı. Ağanın yanında Arap diye bir adam vardı. Ağanın yardımcısı gibiydi ama o da bu işi yapıyordu. Ağanın yanında kalıyor, malları kâğıt, plastik, karton diye bölümlere ayırıyordu. Ağa yemek söylediğinde muhakkak yanında Arap da oluyordu. Kafasından çıkarmadığı beresi, bir düğmesi eksik olan yeşil gömleğine sığmayan göbeğinin deliğini gösterip, sarı dişleriyle gülerdi. Arap bir ayı kadar güçlü ama bir kaplumbağa kadar ağır hareket eden bir adamdı. Toplayıcılardan iki kat daha fazla mal toplar, üç kat fazla yemek yerdi. Bana mıntıkaları öğretirken gözlerini yukarı kaldırıp, “Allah şahit gardaş, benim mıntıkama girersen bir gece senin şah damarına jileti vururum,” diyerek beni korkuturdu. Sonra gözlerini yüzüme çevirip, “Korkma la korkma,” derdi. Asabiyeti hayata ve okutması gereken iki kızına para göndermeye çalışmakla taban tabana örtüşüyordu. Arap’ın çatık kaşlarının bulunduğu yüzün altında, koca bedeninin arkasında kızlarını okutma derdine düşmüş bir baba çaresizliği vardı. Arap bana işi en ince ayrıntılarına kadar öğretti. Mıntıkamı da öğrenmiştim. Bir gün arabasıyla depoya gelirken bir kamyon arkadan vurmuş, ölmüştü. İki ay sonra unutuldu Arap. Kızları ise soru işareti olarak kaldı hep aklımın bir köşesinde. Ben işi öğrenmiştim. Kız kardeşim altı yaşındayken Mehmet Manas isimli bir ailenin evlat edinmesiyle hayatını kurtarmıştı. İki ayda bir de olsa kız kardeşimi görüyordum. O artık “Suna Mercan” değil, “Suna Manas”tı. Her gittiğimde Mehmet amca cebime para koymaya çalışır, “Gel bırak bu işleri,” der, kız kardeşimin gözyaşlarının sel olup akmasına sebep olacağını bilmeme rağmen kabul etmezdim. Mehmet amca tüccardı. Eşi Nalan abla ise ev hanımı. Çocukları olmamıştı. Sıradan bir yaşamları varken kardeşimi evlat edindiler. Mehmet amca gözlük camlarını silerken kulağıma eğilip, “Suna evin ışığı oldu be,” derdi. Her gittiğimde beraber yemek yer, kirli çamaşırlarımı temizleyen Nalan teyzenin ellerini öper, kardeşimin "gitmeee’’ diyerek kendini yerden yere atışlarını görür kahrolurdum. Gözyaşlarını, büzülen dudaklarını gördüğümde dolan gözlerimi ona fark ettirmeden yakama siler, oradan hemen gitmek isterdim. Arabamla o dik yokuşu koşarak çıkardım. Hüzün bazen insana gerektiğinden fazla güç veriyordu. Bunu kardeşimi o halde her bırakıp gittiğimde tekrar anlıyordum. İyi olması, iyi bir geleceğinin olması için gitmek zorundaydım. Böylece günler geçiyordu. Yazın sıcağı, ter ve susuzluğun üstüne yorgunluk da eklenince ayaklarımın bazı yerleri su toplamıştı. Günde dört tur mıntıkamda dolaşıyor, yaklaşık on kilometre yol yürüyordum. Belirli bir düzen tutturmuştum. Mahallede herkes beni sever, ellerinden geldiğince giymediği kıyafetlerini bana verirdi. Bazen mahalle bakkalı ekmek arası helva verir, “Çok sıkışırsan buraya gel,” derdi. Sıkıştığım çok zaman oldu ama hiç gitmedim. Gece olunca Büyük Tepe’ye çıkar, yağ tenekesinde ateş yakar çay demlerdim. Çayı içerken şehrin yanıp sönen ışıklarına bakar, her gece sıcak sütünü içerek uyuyan kardeşimi canlandırmaya çalışırdım hayalimde. Ateşin sıcaklığı karşısında cep kitabımı okur, bu kitap belki de benim geri dönüşüme verdiğim kâğıtlar sayesinde şu an elimdedir, diye düşünür, onca zahmetin bir karşılığı olması gerektiğine inandırırdım kendimi. Sonra haralı yatırıp içine girer yıldızları seyrederek bazen de sayarak uykuya dalardım. Bir gün yaklaşık yedi sekiz kilometre gittikten sonra aşınmış ayaklarımla mıntıkamdan ilk defa çıkmaya niyetlendim. Arap’ın mıntıkasına girmek istiyordum ama orayı Hasan diye biri almıştı. Duyduğum kadarıyla Hasan üşengeç bir yapıya sahip, nasıl olsa mıntıka benim, ister giderim ister gitmem diyenler gibi düşünüyordu. Karşıda bulunan dar sokak Hasan’a aitti. Ağır ağır ilerledim. Biraz korku, biraz endişe, biraz da heyecan sardı bedenimi. Ellerim uyuşmuştu. Sokağın sonu yok gibi uzundu. Az ilerde bulunan direğin dibindeki çöpü ve üç koli parçasını fark ettim. Sokağın yolları bozuk olduğundan arabam sarsılıyor ve tangır tungur sesler çıkartıyordu. Hay Allah kahretsin şu yolları diye söylenerek çöpe yaklaştım. Üç karton parçasını katlayarak haralın içine attım. Çöp poşetini açtım bir pet şişe vardı. Onu da haralın içinde ayrı tuttuğum bir poşete koydum. Mıntıka dışında ilk kez bir yerden mal topluyordum. Sokağın sonuna doğru ilerlerken, sağ taraftaki yokuşu gördüm. Hızlanıp o yokuşu yine içimden kahkahalar atarak inecektim. Çünkü sadece yokuş inerken dudaklarım yukarı kıvrılıyor, yüzümde bir mutluluk çemberi oluşuyordu. Arabanın soğuk metal destek noktasından kavrayarak hızlandım. Sokağın sonuna gelince bedenimi ve arabamı ani bir manevra yaparak sağa doğru çevirdim. Önümde fren ve korna sesinin birbirine karıştığı bir anda taksi güçlükle durdu. Arabam yere yan düştü. Haralın içinden birkaç küçük karton parçası ve iki pet şişe sokağa saçıldı. Taksici kirli sakallı, saçları yok denecek kadar seyrek gençten bir adamdı. Gözleri yarım yamalak açık bir şekilde bana bakıyordu. Uykusuzluk ve bıkkınlık kol kolaydı suratında. Elini camdan sarkıtmış parmaklarının arasında tuttuğu sigarası ile yüzüme bakıyordu. İşte "o bakış" dedim içimden. Nefret, acıma, egonun o vazgeçilmez üstünlüğü, hor görme, bir sokak köpeğine bile verilirken iki kere düşünülen değer. İşte taksicinin bakışının anlamı tam olarak buydu. Taksici işaret ve orta parmağı arasındaki sigarayı düşürmeden elini kapıya vurarak, "Ulan zaten bir faydan yok, bir de önüme atlayıp zarar veriyorsun!" diye bağırdı. Ben yere düşmüş haralı kaldırmaya çalışırken, “Lan sana diyorum, canına mı susadın, Allah’ın çomarı!’’ diyerek devam etti bağırmasına. Kaldırdığım haralı yere bıraktım. Çömeldiğim yerden kalktım. Taksici sigarasını atmış içerideki eliyle bir şeyler arar gibi yapıyordu. Dibine kadar gidip bağırarak, “Ben mi bir işe yaramıyorum, ben mi," diye sordum. Yüzünde aradığı şeyi bulamamın telaşıyla yüzüme tuhaf bir korku içinde bakıyordu. Evet, sanırım korkuyor benden, diye geçti aklımdan. “Ben var ya ben, haftada 16 ağacı tek başıma kurtarıyorum!” dedim. Bir yandan da ayağımla attığı sigarayı gözünün içine baka baka eziyordum. Korkmuştu. Artık emindim. Ses tonunu yükseltmek ve dış görünüş insanı bariz bir şekilde üstün yapıyordu. Taksici birden gaza bastı. Yerde duran arabamın koluna çarptı. Çarpmanın etkisi ile yere düşen sol dikiz aynası taksicinin bana bıraktığı küçük bir hatıra olarak kaldı. Aynayı yerden alıp kendime baktım. En son Mehmet amcanın evinde aynaya bakmıştım. Yüzümdeki kirler ve gözlerimdeki parıltıyı görünce mutlu oldum. Gülümsedim. Dudaklarım aralanınca kırık dişimi gördüm. Orada olduğunu görmek, eksik yanlarımı tamamlıyordu sanki. Sonra düşündüm. Tarihte ilk kez dikiz aynasını bulanın bir kadın olduğunu kaç kişi bilebilirdi koca dünyada?
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İhap Hulusi Görey: Cumhuriyet'in Görse..Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Daniel Treisman

2 Temmuz 2025

Manipülasyonun Gücü

Günümüz diktatörleri biraz farklı çünkü onların yönetim biçiminin temelinde şiddet değil, manipülasyon var. Donald Trump genellikle sahip olduğu otoriter arzular sebebiyle eleştirilir, hatta otoriter eğilimlerin önünü açmakla suçlanır. Trump’ın liderlik tarzını ülke dışındaki emsa..

Devamı..

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024