Zeynep’in bilekliğinin kopması ile küçük kırmızı boncuklar halının her yerine dağıldı. Donakaldık. Ne biçim iş bu. “En sevdiğim şeydi o, benim için çok önemliydi,” dedi, bir anda içinde olduğum tuhaf durumdan çıktım. Kızdan uzak dur diye bir cümle zihnimde yankılandı. İki üç adım öteye çekildim. Zeynep kocaman açtığı gözleriyle başını bir sağa bir sola çevirdi. Acılı bir ses çıkardı. Onu daha önce hiç böyle görmedim. Şimdi kızım da ağlamaya başladı. Kızının ağlamasına aldırış etmeyen karım bu sefer salona koşup gelmez inşallah. Zeynep yere diz üstü çöktü, incecik parmaklarıyla kızımın gözyaşlarını sildi. “Senin bir suçun yok tatlım,” dedi, yumuşacık sesiyle.
Bana bakacak sandım, hayır, ben yokmuşum gibi davrandı. Siyah saçları pürüzsüz yüzünün iki yanında dümdüz uzanıyor. Kâküllerinin birazı alnına yapışmış. Uzak doğulu kızlar kadar farklı ve göz alıcı. Kızım ağlamayı bıraktı. İkisinin de hâlâ omuzları titriyor. Kumaş pantolonuma rağmen halının üstüne çöktüm. Boncukları tek tek avucuma toplarken bitmesinler istiyorum. Tekrar ona bu kadar yakın olabilmişken en azından ciğerlerimi vücudundan savrulan o şekerli kokuyla tamamen doldurmalıyım. Derin bir nefes verdi. Bedeninin içinde ona güç veren bir şey vardı da o sökülüp alınmış gibi halsizleşti. Gözlerini benden kaçırmaya çalıştı. O bir şey yapmadı ki, utanıyor olamaz. “Uğur Bey, ne olacak şimdi?” dedi. El hareketleri hızlandı, bütün boncukları toplayacağını sanıyor. “Yeniden dizilir değil mi bunlar? ” diyerek avucundaki taşları inceliyor. “Altı üstü boncuktan bir bileklik, yenisini alırsın,” dedim. “Onlar boncuk değil, taş,” dedi. Demek azarlar tonda konuşabiliyormuş.
Neyse ne, ha taş ha boncuk. Bir şey olmamış gibi ısrarla bilekliği ile ilgileniyor. Ne olacak bundan sonra? Doğruya! Bir şey yapmak bir şey söylemek gerekir, ama ne? Bir anlıktı, arada olur böyle, boş ver mi diyeceğim, ne diyebilirim ki? Hem, o da istedi, yok, öyle olsa iki elini aramızda duvar varmış gibi göğsüme dayar mıydı? Buna rağmen yine de onu öpmeye çabaladım. Bu rezillik. O bileklik saatime nasıl takıldı hiç bilmiyorum. Avucumda terden ıpıslak olmuş boncuklarla apar topar doğruldum. Kravatımı boynumdan gevşettim, sıyırıp koltuğun kenarına bıraktım. Karım bunu görünce of puf edecek. Ya olanları anlarsa. Elimi yüzümü yıkamalıyım.
Küçük kırmızı boncukları banyodaki klozetin içine attım, iki üç kere sifonu çektim. Kapının kilidini yavaşça çevirdim. Yüzüme defalarca su çarptım. Aynaya bakmaktan sakındığımı fark ediyorum. Bazen bazı şeyler yapılmış oluyor, ağızdan çıkıp boşlukta asılı kalan kelimelerin akıldan hiç çıkmaması gibi. “Sen benim hayalimdeki erkek değilsin.” Bir kadın kocasına bunu dememeli. İnsanlar geri alamayacakları sözler söylememeli. Ya yaptıkları ne olacak? Benim az önce yaptığım?
Uzun uzun duş alsam da rahatlayamadım. Külçe gibi ağırlaşmış vücudumu küçük odadaki tek kişilik yatağa bıraktım. Kendime geldiğimde Zeynep gitmiş karım hâlâ çalışma odasındaydı.
Yalnız kalmak istiyorum, bu odadan hiç çıkmamak mümkün olsa keşke. O boncuklar önemli miydi gerçekten? Üstelik çoğunu klozete attım. Ne yapacak şimdi? Belki bir daha yüzüme bakmaz. Ya ben? Kapıyı hafifçe aralayıp “Yemek hazır mı?” diye seslendim, cevap yok. Tekrarladım, sessizlik. Anlamış olabilir mi? Yavaşça, korkarak, tekrar yatağa uzandım. Bir felakete sebep olmuşum gibi bir his yayılıyor içime. Geri dönüşsüz bir şey. Kendimi savunmaya çalıştıkça karım hırçınlaşacak daha çok üstüme gelecek. Karnıma ağrı giriyor galiba. Ne bileyim evet vardı bir şey desem daha kolay kurtulur muyum? Var mıydı peki? Sağdan sola döndüm. Boş duvara bakıyorum. Hiç mi istemedi, bir anlık bile olsa böyle bir şey hayal etmedi mi yani? Sürdüğü kokular, pembe ruju, ne istesem hemen hevesle yapması. Sırt üstü yattım. Bizimle olmaktan çok mutlu görünmesi, asıl benimle olmak istiyor gibi gülümsemeleri. Ne anlatsam karımdan çok o ilgiyle dinliyordu. Sola döndüm. Kulağıma tüp takıldığı için dalamadığımı ama denizin içinin dünyanın en muhteşem yeri olduğuna inandığımı söylediğim gün, hayatında hiç kulağa tüp takıldığını duymadığını söylemiş, karımın hiç de üstünde durmadığı bu konu hakkında uzun uzun konuşmuştuk. Bu yüzden uçağa bu aralar binmek istemediğimi ama ilk fırsatta yarım bıraktığım gezilerime devam edeceğimi söylediğimde, gözlerimiz birbirine kilitlenmiş gibi olmuş, beni de götür demişti sanki, evet demişti. Yatakta doğruldum. Yoksa hissettiği, güzel bir şey dinleyince heyecanlanmak gibi bir şey miydi yalnızca? Kendi kendine, bilmediği yerlere gidebilme ihtimalini mi düşünüyordu? Birlikte gidebilirdik, gidebilir miydik gerçekten? Tam olarak ne istedim ne bekledim ben bu kızdan? Aklım çok karıştı. Ya tamamen yanıldıysam? Başımı iki elimin arasına aldım. Kulağımda yaşam sevinçli sesi.
IŞIL
Cuma akşamüstlerini hiç sevmiyorum. Zeynep gidince, kötü şeyler olacak beklentisinin doğru çıkması gibi ev bomboş ve neşesiz kalıyor. Bugün o da neşesiz ayrıldı aslında. Klimayı açıp pencereden ok gibi giren kızıl güneş ışınlarını engellemek için güneşliği tamamen indirdim. Kocam nasıl uyuyabiliyor bu sıcakta, küçücük odaya kapandı.
Zeynep’in yokluğunda kızım da sessizleşiyor. “İklim, bebeğim acıktıysan az sonra yemek hazır, babayı da uyandırırız,” dedim, beni duymadı. İsteksizce sarı lobutları deviriyor. Onunlayken durmadan oyun oynayıp birbirlerinin etrafında dönüp duruyorlar. Bazen kocamı onları izlerken görüyorum. Ne kadar durgun olursa olsun o neşeli havaları onu da içine alıveriyor. Oturduğu yerden “İklim üzme Zeynep Abla’nı,” diyor, ya da “İklim dinle Zeynep Abla’nı.” Benimle konuşurken hiç böyle söylemez. Sürekli “Israr etme bu kadar, bak yemek istemiyor işte, bırak oynamak istemiyor görmüyor musun,” gibi şeyler söyler. Bazen oyunlarına katılır. Üçü bir bütün oluverirler. Hemencecik kendiliğinden. Ben o bütünün dışındayım.
Makarna için, üçlü ton balığının üçünü de açtım. Bir yandan kilo vermeye çalışmak bir yandan yemek yapmak işkence gibi resmen. Doğum kilosu denecek günleri de geçtim. Salatalık turşusu, mısır, közlenmiş kırmızı biber, ne eklesem onunkiler gibi olmaz. İklim uyuyunca kaşla göz arasında nasıl yapıyorsa? Sebzeleri küçük küçük doğruyor galiba o yüzden o kadar lezzetli. Kocam bir ara iyice tozutmuştu, internetten yemek tarifleri gösteriyordu ona, o da aynısını hatta daha iyisini yapıyordu. Bugün niye canı sıkkındı acaba? Son günlerde çok mu yüklendik yoksa kıza. Dur ev sahibi olmasın konu. Adam nuh dedi peygamber demedi. İki katını ödeyeceğim diyor kız, adam olmaz çıkın diyor inatla. Neredeyse al gel oğlunu bizimle yaşa diyeceğim. Hafta sonlarımız daha rahat geçerdi hiç değilse. Balıkların yağını süzdürdüm. Tabii zeytinyağını bol kullanıyor o da var. Biz sonradan Egeliyiz. Erkek arkadaşı da yeni gelmiş İzmir’e. Kızlar Ağası Hanı’nın karşısında takıcıda çalışıyormuş. Zeynep için sürpriz yapmış doğum gününde. Önce köşedeki balıkçıda balık ekmek yemişler sonra dükkândaki bütün taşları göstermiş, dükkânın ortasında şöyle bir dönmüş, eliyle duvarları, tezgâhların içlerini, tezgâhların üstünü işaret etmiş, hepsinden olabilir, ne istersen hangi taşı seçersen demiş. Zeynep, “Kırmızı taşlar vardı Işıl Hanım öyle güzellerdi ki,” diye anlattı. Hemen oracıkta bileklik yapmış ona. Sonrada ilk defa öpüşmüşler. Sevgili olmuşlar o gün. Romantik işler. “Oğlumun babasından sonra ilk defa,” dedi. “Bunu hiç çıkarma,” diye tembihlemiş oğlan. Gençlik işte. Zeynep tutuldu aslında bu oğlana. Hiç sürmediği kokular sürüyor, bazen ruj bile görüyorum dudağında. Bize gelirken makyaj yapacak değil ya, kesin oğlan bırakıyor o sabahlarda. Bana o günü anlattığında teni pırıl pırıl parlıyordu. Ne cilt bakımı ne botoks ne kapatıcı. Aşk iyi gelir tabii, gerçi ne aşkı gençlik gençlik…Yoksa bu oğlanla ilgili mi bir sorun oldu? “Aynı yaştayız o hiç evlenmemiş benim çocuğum bile var, bazen erkek olsam hayat daha kolay olur muydu diye düşünüyorum,” demişti.
Yemek masasına tabaklarımızı yerleştirdim. İklim ayağıma dolanmıyor Allahtan. Zeynep kapıdan çıkarken niye uzun uzun baktı İklim’e. Döndü döndü baktı. Sıkıntılı halindendi herhalde. “Işıl hanım İklim’e iyi bakın” dedi, “Kızım, altı üstü iki gün yoksun, kıskanıyorum artık bu halinizi,” demeye kalmadı, kapıyı çekti çıktı.






