Zorbalıkla mücadelede bir yol haritası çizen bu kitap, hem çocuk hem öğretmen hem aile hem okul yönetimi için gerçekten değerli bir rehber.
Timaş Yayınlarının Psikoloji Kitaplığı yeni kitaplarla zenginleşmeye devam ediyor. Ben de bu kitaplığın sıkı takipçisi olma yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Kitaplıktan bu kez bahsedeceğim kitap, Duygu Günlüğüm-Mira ve Yekta Zorbalık Adası'nda Mücadele. Psikolojik Danışman Oya Doğan'ın kalemi, A. Gülfem Özer'in çizgileriyle her yaştan okuru kucaklıyor bu kitap.
Akran zorbalığıyla ilgili bir kitap okuyacaksam öncesinde biraz geriliyorum, itiraf etmeliyim. Bir öğretmen olarak sınıflarda sıklıkla gözlemlediğim bir mevzu bu. Üzerine de sık sık düşünüyorum "Ne yapmalı?" diye. Acil müdahale adımlarımız elbette hep var ama ben bu konuya başka bir açıdan bakmayı tercih ediyorum. Acil müdahale adımlarından sonrası peki? Yani zorbalıkla mücadeleyi sürdürülebilir kılabiliyor muyuz? Ya da bunu nasıl başarırız? Eğitimde epey zorlayıcı bir konu bu. Hem zorbalığa maruz kalan çocuğu hem zorbayı hem öğretmeni hem aileyi hem okul yönetimini zorlayan bir konu. İnce bir çizgi üzerinde yürürken çizdi dışına çıkmadan ilerlemek zorundayız. Özen, denge, dikkat, şefkat... Daha bir sürü araca ihtiyacımız var. Yoğun iş yükü ve hızla akan günün içerisinde bir zorbanın ve yaptığı zorbalığın kaybolup gitmesine göz yummak, sonrasında daha büyük sorunlara yol açıyor. Bundan emin olarak bu kitaba devam etmek, zihnime yeni sorular ve yanıtlarını ekti.
Mira'nın ilk macerası değil bu. Mira, tuttuğu günlüklerle ulaşıyor okura. Zorbalık Adası'ndaki mücadeleye bu kez kardeşi Yekta da dahil oluyor. Mira direkt okura hitap ediyor, okurla konuşuyor, ona sorular soruyor. Günlük tutmasının da etkisi bu bence. Küçükken yazdığım günlükleri hatırlayınca ben de sorduğum soruları ortaya bırakıverirdim. Yani bilirdim günlüğümü biri okusun diye yazmadığımı ama günlüğüm benim için herkes demekti. Ona sorduğum sorular, onunla sohbetlerim günlüğümü kanlı canlı birine dönüştürüyordu. Kitapta Mira, günlüğüyle konuşmasının yanı sıra okurdan da haberdar. Günlüğüne yazdıklarını okurla da paylaştığı için bu "günlük yazma" eyleminin okurdaki etkisini yadsımamak gerekir. Çocuk ya da genç okurun günlük yazma fikriyle bir süre baş başa kalması çok kıymetli. Bu fikrin zihnine düşmesi bile yeter. Bir şekilde, bir gün öfkelendiğinde, üzüldüğünde, çok sevindiğinde, derinindekiler birbirine karıştığında karalayacaktır. İllaki böyle olur, tecrübelerim "Yazının gücüne inan." diyor bana.
Kitap bölümlere ayrılmış. "Zorbalığı Nasıl Tanırım?" bölümüyle başlıyor ve bu bölümün içine bizi Mira ve Yekta'nın macerasına çıkaracak olan olay yediriliyor. Yazarın böylelikle yapmaya çalıştığı şey, didaktiklikten uzaklaşmak ama aynı zamanda okuru bilgilendirmek. Bu yöntemin çocuklarda da gençlerde de daha etkili olduğunu düşünüyorum. Merak uyandırarak bilgilendirmek, hele ki böyle önemli içeriklerde çok daha önemli hale geliyor. Mira ve Yekta'nın macerasına dönecek olursam, bu macerayı başlatanın Yekta'nın uğradığı zorbalık olduğunu söyleyebilirim. Mira ve Yekta yaşadıkları şeyin ne olduğunu anlamlandırmaya çalışıyor önce. Yetişkinleri onlara zorbalığın ne demek olduğunu açıklıyor.
"Zorbalık, bir kişinin diğerini kasıtlı ve sürekli olarak rahatsız etmesi, zarar vermeye çalışması, incitmesi ya da korkutması demekmiş."
Mira bu tanımı öğrendikten sonra yaşadıkları şeyin ötesini de düşünüyor. Zorbalık yaşanabileceği gibi yaşatılabilecek bir kötülük bir yandan. Bunu fark ettiğinde ikinci kez şaşırıyor. Kötü şeyleri düşünürken çok sevdiği yerleri hayal ediyormuş Mira, bu kez de kendini bir adada hayal ediyor. İşte burası Zorbalık Adası. Bu adada tüm zorbalıklar konuşuluyor, adlı adınca zorbalara zorba deniyor, zorbalığa maruz kalanlara destek olunuyor. Adayı hayal ederken Mira'nın aklından bunlar geçiyor. Kendilerine "Zorbasavar" dedikleri bir grup kuruyorlar. Birlikten kuvvet doğar diyerek işe koyuluyorlar. Grubun savunduğu şey temel olarak şu: Zorbalardan çok olursak yaptıkları şeye devam edemezler, çekinirler ve sonunda kötülük yaptıklarını fark ederler. Bu sebeple zorbalığın karşısında tek değil, birlikte savaşmaya karar veriyorlar. İyiliği yaymak, mutluluğu yaymak demek onlar için. Mira günlük yazarken araya girip okuru da bu maceranın tam ortasına alıyor. Bazı sayfalarda okurun yapacağı etkinlikler var. Bu etkinlikler onların yaşadığı şeylerle ilgiliymiş gibi görünse de aslında okurun kendi hayatını gözden geçirmesine vesile oluyor.
"Zorbalığın olmadığı bir dünya için nezaketi elden bırakmamak ve herkesi olduğu gibi kabul etmek gerekirmiş."
Yukarıdaki alıntı Mira ve Yekta'nın öğretmenlerinden. Öğretmen Oya Hanım'ın kurduğu bu cümleye tüm kalbimle inanıyorum. Öyle ki bu cümledeki "nezaket" kelimesini dönüp dönüp okudum. Çalıştığım okullarda, girdiğim sınıflarda zorbalığa karşı kurduğum her cümlenin içine bu kelimeyi yerleştiriyorum. Bunu bilerek yapıyorum, nezaket sözcüğü daha fazla duyulsun ki kulaklar bu sözcüğe de bu sözcüğün etkilerine de alışsın.
Zorbalıkla mücadelede bir yol haritası çizen bu kitap, hem çocuk hem öğretmen hem aile hem okul yönetimi için gerçekten değerli bir rehber. Sade anlatımıyla, kafa karıştırmayan yöntemiyle, kurmacadan yararlandığı haliyle öğretmenliğimde kullanacağım bir araç oldu benim için. Öğrencilerimle bu konuyu konuşurken daha az zorlanarak ilerlerim sanırım, diye düşündüm mesela. Kurmacalar hep buna yaramaz mı zaten? Zorlayıcı olduğu için konuşulmasından imtina edilen sorunlar biz konuşmadığımızda ortadan kaybolmuyor. Aksine daha çok kalp kırmaya, daha çok üzmeye, daha birçok öz güveni zedelemeye devam ediyor. Mira ve Yekta'nın bu macerasını bir fırsat olarak gören yetişkinler, kırılan kalplerin onarılması ve bir daha kırılmaması için daha çok düşünmeye iyi ki devam ediyor.






