Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Ağustos 2017

Öykü

Ali Teoman • Gitme Biçimleri

Ali Teoman

Paylaş

41

0


Bir yolculuğa çıkıyorsun, uzun bir yolculuğa. Yolculuk: Birbirine koşut çizgilerin gözeriminde kesiştiği kara benek. Evdesin önce. Tek başınasın. Sessizliğin sesini dinliyorsun. Perdeler çekili. Ağustos güneşi dışarısını kavuruyor. Odanın içinde ise ılık bir alacakaranlık egemen: Kayırıcı bir dölyatağı erinci.
Çıplaksın. Yıkanmak için banyo küvetini dolduruyorsun. Su tekdüze bir şırıltıyla akıyor. Banyo, mutfak ve salon arasında gidip geliyorsun. Çıplak ayakların parkenin üzerinde ıslak izler bırakıyor. İz: Belleğin kıvrımlarına takılıp kalan pırıltılı kıpı. Salon penceresine gidip perdeyi aralıyorsun. Dışarıda yaşam olanca hızıyla sürüyor. Yoldan yayalar ve taşıtlar gelip geçiyor. Elinde ağır bir pazar filesi olan şişman bir adamı izliyorsun bakışlarınla. Adam sarsak adımlarla büyük bir reklam panosunun ardında gözden yitiyor. Adamın adımlarını kendininkilerle karşılaştırıyorsun: Ayrıksı bir çelişki. Sürem uzamı yoğuruyor, tanınmaz kılıyor. Dönüp yeniden banyoya yöneliyorsun. Sokak kapısının altından atılmış olan zarfı o sırada görüyorsun işte. Holde, eşiğin bir karış berisinde öylece duruyor. Zarfın az önce orada olmadığından kesinlikle eminsin. Sen küveti doldururken, postacı kapının altından atmış olmalı. Zil sesi duymadın. Akan suyun sesi zil sesini bastırdı belki. Ya da postacı evde kimse olmadığını sandığı için zili çalmaksızın zarfı kapının altından içeri attı. Şaşılacak birşey yok bunda: Ne postacıya ne de bir başkasına açarsın kapıyı. Zil sesini duyar duymaz ya olduğun yerde taş kesersin ya da parmak uçlarına basa basa kapının yanına gidip dışarısını dinlersin. Zil birkaç kez daha çalar, sonra belki bir zarf atılır kapının altından ya da paspasın üzerine bir paket bırakılır ve apartman holünün dökme mozaik döşemesinde yavaş yavaş uzaklaşır adımlar. Ne var ki kimi zaman bu böyle olmaz. Seni tedirgin eden, zilin birkaç kez çalması değildir: En kötüsü bir kez, tek bir kez çalmasıdır zilin. Kapının yanına gidip soluğunu tutarsın, kulak kesilirsin. Ortalık öylesine sessizdir ki, kapının öte yanındaki kişinin soluk alıp verişlerini işitebiliyorsundur. Ve beklersin zilin bir kez daha çalmasını ve sonra adımların uzaklaşmasını, ayak seslerinin apartmanın içinde duyulmaz olmasını. Beklemek: Sanrının somutlaşması. Ancak beklenen ikinci zil sesi bir türlü gelmek bilmez, ayak sesleri kapının önünden uzaklaşmaz. Onun orada seni beklediğini bilirsin. Kapının iki yanında bekleşirsiniz: Tedirgin edici bir bekini.
Bir buçuk parmak kalınlığında bir tahtadır sizi ayıran: Güve yenikleriyle delik deşik olmuş, yarı saydam bir perde, bir tül. Gözlerini kısıp yoğunlaşarak baksan, dışarıda duran kişinin karaltısını seçebileceksin neredeyse. Ve onun da seni görüyor olabileceği düşüncesiyle titrersin. Bu ince tahta perdenin güçlü bir tekme ya da bir omuz vuruşuyla kolayca ardına dek açılıvereceğini bilirsin ve beklersin bu bitirici vuruşun her an gelmesini. Sırtından aşağı soğuk bir ter boşanır. Denetim altında tutamadığın nabzın gitgide hızlanarak kulaklarında boğuk bir uğultuya dönüşür. Bu gürültülü vurumun dışarıdan da duyuluyor olmasından korkarsın. Kaçıp gitmek, evin en kuytu köşesine saklanmak istersin, ancak bir parmak bile kıpırdayamazsın yerinden. Kobranın bakışlarıyla büyülenip olduğu yerde donakalmış ufak bir kemirgen gibi beklersin yazgının sana gelmesini. Onu hızlandıracak ya da yavaşlatacak hiçbir şey yapamazsın. Kimi zaman dakikalar, dahası saatler boyunca beklediğin olur. Yine de zil bir daha çalmaz, kapının altından bir zarf atılmaz, ayak sesleri uzaklaşmaz. Ne de bir çıt çıkar kapının öte yanında. Sanki orada kimse yoktur, az önce çalan zilin sesini sen kafanın içinde işitmiş, kurmuşsundur yalnızca, sen seni dinlemekte, beklemektesindir. Bu olasılık çılgına çevirir seni. Atılıp kapıyı ardına dek açmak, orada kimse olup olmadığına bakmak, eğer varsa onunla yüzleşmek istersin. Ne olursa olsun, bunun sonuçlarına katlanacaksındır. Ne var ki daha bu düşünceyi gerçekleştirme olanağı bulamadan, belki soluk alış denli kısa bir süre içinde, o ilk gözüpek kararlılığını yitirmişsindir: Duraksarsın, kapının tokmağına yönelen elin havada asılı kalır ve bir an sonra bütün bütüne cayarsın bu düşünceden, usulca yanına düşer elin. Tini gizlice kemiren işlek bir yenircedir kuşku. İkircim sanrının anasıdır. Umursamazlık da edemezsin ancak. Kapının önünden ayrılıp içeri, odana, odanın sarmalayıcı alacakaranlığına geri dönemezsin. Zilin hiç çalmamış olduğunu varsayıp yarım bıraktığın işini kaldığın yerden sürdüremezsin. Orada, kapının önünde dikilmek zorundasındır artık dakikalar boyunca. Sonra, hiç umulmadık bir anda, telefon çalmaya başlar. ‹lk önce gidip almacı kaldırmak geçer içinden. Ancak duraksarsın. Telefon sesinin dışarıdan da duyulabildiğini ve telefona yanıt vermeye kalkışman durumunda kendini ele vereceğini bilirsin. Yumruklarını sıkıp gözlerini sımsıkı yumarsın ve içinden saymaya başlarsın. Sessizce yakarırsın telefonun birkaç kez çaldıktan sonra susması için. Ne var ki zil sesi bir türlü kesilmek bilmez, direngen bir tekdüzelikle evin içinde çınlayıp durur. Beş, on, on beş, yirmi kez çalar ve çalmayı sürdürür hiç durmamacasına. Ayaklarının altında gitgide genleşen bir çukurun açılmakta olduğunu ve en ufak yanlış bir devinimde bu dipsiz kuyuya yuvarlanıvereceğini duyumsarsın. Artık saymıyorsundur. Belki yüz, belki iki yüz zil sesinden sonra telefon susar. Ev her zamanki kapsayıcı, örtücü, sağır sessizliğine gömülür. Alnındaki teri elinin tersiyle silip parmaklarınla şakaklarını ovuşturarak kafanın içindeki dayanılmaz zonklamayı azaltmaya çalışırsın. Şöyle ya da böyle, bu kez de atlattığını, en azından şimdilik atlattığını düşünürsün. Bu düşünce, kısa süre için de olsa, seni erinçlendirir; yitirmiş olduğun dinginliğini yeniden bulursun. En azından kapı bir kez daha çalana dek. Bunun ne zaman olacağını bilemezsin: Belki beş dakika sonra, belki yarın, belki gelecek hafta, belki de hiç... Evet, belki de bir daha hiç çalmayacaktır kapı. Ancak tek yapabileceğin, beklemektir. Ne var ki bu kez zarf orada, kapının bir karış berisinde, ayaklarının dibinde duruyor işte. Onu kimin ne zaman getirip kapının altından attığını bilmiyorsun. Eğilip alıyorsun ve elinde tartıyorsun: Öylesine yeğni ki, içinde hiçbir şey olmadığı sanısına kapılabilir kişi. Zarfı evirip çeviriyorsun parmaklarının arasında. Üzerinde herhangi bir yazı yok: Ne senin ne de gönderenin adı ya da adresi. Açıp açmamakta duraksıyorsun: Açmalı mısın? Ya eğer açarsan ve... Zarf elinde, düşüncelere dalmış, salonun ortasına doğru yürüyorsun. Bilseme: Olası bir yıkımın tutkuyla önsenmesi. Öğrenme isteğin sonunda kaygına üstün geliyor ve zarfı bir ucundan yırtıp açıyorsun. Ufak bir kâğıt parçası çıkıyor içinden: Bir ileti, bir bloknottan koparılmış bir sayfanın üzerine kargacık burgacık bir yazıyla karalanmış birkaç sözcük. Tam o anda çalmaya başlıyor telefon yine. Sonra, işte, uzun bir yolculuğa çıkıyorsun.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sekiz Milyar Yüzlü Antroposen Kahraman..M. E. Hannibal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Alara Beykan

17 Mayıs 2026

Cıvıltıların Yokluğuna Kulak Veren Çoc..

Romanın çizdiği kent manzarası da fiziksel bir dönüşümü olduğu kadar algısal bir değişimi de görünür kılıyor.Kentte yaşamanın doğal bir parçası gibi kabul ettiğimiz uğultu içinde, eksilen şeyleri fark etmek giderek zorlaşıyor. Sürekli akan trafik, bitmeyen ..

Devamı..

Balzac’ın İnsanlık Komedyası ve Hinduizm

Harsh Trivedi

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024