Yılların oyuncusuydu, sahnenin tozunu çok yutmuştu. Yüzlerce oyuna çıkmıştı ama bugün farklı bir gün yaşayacaktı. Tek kişilik bir oyun oynayacaktı. Kimsenin yardımını almayacak, kimsenin gölgesinde kalmayacaktı. Baş rol de son rol de kendisinindi. Güldüren, ağlatan, düşündüren kendisi olacaktı. İzleyici ile yalnız kendisi olacaktı.
Her şeyin ilki heyecanlıdır, bu ilk heyecanı yaşıyordu. Heyecandan dizleri titriyordu kuliste beklerken. Sahnede söyleyeceği sözleri unuttuğunu hissediyor, bu da heyecanının daha da artmasına neden oluyordu. “Olmazsa oyunu sahnede yeniden yazarım, doğaçlama oynarım,” diyerek yatıştırmaya çalışıyordu korkusunu.
Işıklar sönünce ağır adımlarla sahneye çıktı. Sahne de karanlıkta, yukarıdan üzerine düşen güçlü bir ışık altında kaldı. Işık güçlü olduğu için bulunduğu nokta dışındaki her yeri karanlık görüyordu.
Tutuk sözlerle başladı “Sanatçının Bir İşsiz Adam Olarak Portresi” adlı oyuna. Tutukluğunu belli etmemek için kekeleyen oyuncu rolüne vurdu kendini. Bu şekilde kapatmaya çalıştı zor durumunu. Birkaç dakika sonra atlattı bu tutukluluk durumunu. İlk heyecanını yendikten sonra kendini oyuna kaptırdı. Maça ısınan sporcular gibiydi artık. Eli ısınan basketbolcular aklına geldi, attığı bütün üçlük sayılar giriyordu. Orta sahadan gol atan futbolcu güvenini hissetti. Stadı dolduran binlerce insanın sevgisini kazanmanın mutluğunu yaşadı. Rakipleriyle arayı açan yarış atı gibiydi, deli bir taya dönüşmüştü. Sahneyi harmanlıyordu, sahnede ani koşularla ileri geri gidiyor, tepesindeki ışık kimi zaman onu yakalayamıyordu. “Ben bu işi gözü kapalı yaparım abi!” diye işi çok iyi bildiğini söyleyen biriydi artık. Oyunu gözü kapalı oynuyordu. İşsiz kalan bir sanatçının yaşadığı acıları, dramları, komik durumları ustaca yansıtıyordu.
Oyunda dramatik bir an geldiğinde kendini acıya öylesine kaptırıyordu ki bütün vücuduyla acıyı yaşıyor, ağlarken sesi ta derinlerden geliyor, ağlama sahneleri uzadıkça uzuyordu. Kendini toparladığında işi eğlenceye dökecek sahnelere geçiyor, kendisini karşısına koyarak kendisiyle alaylar ediyordu. Gün yüzü görmemiş sözlerle uzun tiratlara soyunuyordu.
Sahneye çıkmadan önce düşündüğü gibi gidiyordu işler, oyunu yeniden yazıyordu. Bir taraftan da sözlerini aklına yazmak istiyor, daha sonraki oyunları için bunları metne eklemeyi düşünüyordu. Bir taraftan oyunu oynarken bir taraftan kendini senarist pozisyonuna oturtuyor, onu da yaşıyordu. Hatta oyundaki eksiklikleri gidermesi için senariste öneride bulunacağını söylüyordu sözlerinin arasında.
Şekspir’den aklına kalan etkili sözlerle oyununa şiirsel bir hava katmayı ihmal etmiyordu. Töre komedilerinden, orta oyunundan da yararlanıyordu. Doğaçlamasını harmanlamaya götürmüş, Türk ve dünya tiyatrosundan yararlanarak oyununu oynamaya başlamıştı. Gülme sahnelerinde kendini fazlasıyla oyuna verdiğinden dakikalarca kendi kendine gülmüştü sahnede. Gülerken bir anda, “Ben delirdim mi yoksa!” diyerek ayağa kalkmasını biliyor, sonra bu halini dramatize etmeye çalışıyordu. Bir taraftan da eleştirmenlerin hakkında yazacakları yazıları düşünüyordu. Çoğu eleştirmen oyununu görmezden gelecek, sanki böyle bir olay olmamış gibi davranacaktı. Bir kısmı da vurup öldüren yazılarını hiç acımadan kaleme alacaktı. Klişeleşmiş ifadelerle dolu yazılarında iyi niyetli tek bir ifadeye yer vermeyeceklerdi. Ha bir de oyunu izleme zahmetine bile girmeden oyunla ilgili yazı yazanlar olacaktı. Bir kitabı okumadan onunla ilgili yazı yazanlar gibi.
Kafasında bin bir düşünceyle oyunu oynarken artık yorulduğunu, boğazı iyice kuruduğunda anladı, oyunu toparladı ve sahneden çıktı.
Sahneden çıktığı anda ışıklar yanınca artık bir gelenek olan sahneye dönüş yapma faslına geçecekti. Salonda nefesini tutarak kendisini izleyen seyircilere selam verecek, onların alkışına boğulacaktı. Koşarak sahneye gelip başını kaldırdığı anda dondu kaldı. Havaya kaldırdığı kolları öylece kaldı havada. Salonda bir tane bile izleyici yoktu. Onca oyunu boş bir salona mı oynamıştı. Alkış alamayan sanatçı artık ölmüş demekti, bitmiş tükenmiş anlamına gelirdi. O bitmişliği, tükenmişliği yaşadı bir anda. İçine düştüğü duruma gülmeye başladı. Kahkahalarla gülüyordu şimdi. Amaçsız, anlamsız gülüyordu. Bir süre öylece güldükten sonra kendini yere bıraktı, dizlerini yere koydu, ellerini başının arasına aldı, ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyordu. Şekeri, oyuncağı, parası elinden alınmış çocuk ağlaması değildi bu. Seyircisini yitirmiş tiyatrocu ağlaması, dedi içinden. Aç kalabilirim, çıplak olabilirim ve bunlara dayanırım ama seyircisizlik ne ya, bu nasıl bir acı Allahım! diyordu yine içinden.
Sağ ve sol kolundan tutan iki adamın yardımıyla ayağa kaldırıldığında başını kaldırıp baktı. Tanımadığı bir adam vardı karşısında. Yanında iki kişi daha. Karşısındaki adamın tipi hiç yabancı gelmedi kendisine. Tiyatro salonlarında sıkça gördüğü asil bir beyefendi... Fuları, siyah takım elbisesinin yaka cebinde duran kırmızı ipek mendili, ince ve zarif gözlüğü ile asil ve kültürlü bir beyefendi. Adam, kendisini alkışladı bir süre. Sonra elini uzattı.
– Tebrikler, oyunu çok iyi oynadınız. Bugüne kadar izlediğim en iyi tek kişilik oyun performansıydı, dedi.
Şaşkınlığını üzerinden atamamıştı daha oyuncu. Bir açıklama bekleyen gözlerle baktı adamın gözüne.
Adam bunu anlamış olmalı ki,
– Ben Türk sinemasında yapımcıyım. Buraya sizi izlemek için gelmiştik. Sizi çok başarılı buldum. Çok büyük bir film projemiz var, size o filmde başrol teklifi yapıyorum, dedi.
Adam boş olan salonun bir anda dolduğunu ve salondaki herkesin ayağa kalkıp kendisini çılgınca alkışladığını hissetti. Salon alkıştan yıkılıyordu. Kendisi de mutluluğun zirvesine çıkmıştı. Ayağa kalktı ve salondaki o coşkulu kalabalığı her zaman yaptığı gibi birkaç defa selamladı.






