Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Ağustos 2017

Edebiyat

Merak, Mürekkep, Mnemosyne, Melankoli

Armağan Ekici

Paylaş

28

0


Enis Batur’un kitaplarını okuyabilmek; geçmiş, bugün ve gelecek üzerine Enis Batur’la birlikte kafa yorabilmek; çağın içinden bu yapıtlarla birlikte geçebilmek; ayrıca, bu zenginliği Türkçenin en önemli üslup ustalarından birinin kaleminden okuyabiliyor olmak, Türkçe bilen edebiyatseverler için büyük bir talih, büyük bir ayrıcalık. Değeri bilinsin.
Armağan Ekici

I  Merak

Merak, Enis Batur yapıtının temel unsurlarından biri. Çoğunluğun ilgi alanlarının dışında kalan, medyanın ve okul müfredatının farkında olmadığı, gözünün önünde olmasına rağmen görmediği ya da göstermemeyi tercih ettiği konulara merak; üzerimize vazife olmayan meselelere merak; içinde yaşadığımız mekâna ve uzaklardaki mekânlara, doğaya, tüm bunların geçmişine merak. İnsanlığın tüm kültürüne açık bir duruş bu – Gergedan dergisinin “Yeryüzü Kültürü” altbaşlığıyla çıkıyor olması boşuna değildi. Enis Batur kitaplarının, okur için bir ömür boyunca can yoldaşı niteliği kazanabilmesinin önemli nedenlerinden biri bu: Enis Batur merak eder, kurcalar, karşısına çıkan ilginç bir konunun peşine düşer, unutulmuş belgeleri, bilgileri bulup çıkarır, okuruna yepyeni bakış açıları, paralellikler, çakışmalar sunar; Plati’yi bir kere okuyunca, yıllarca karşınızda gördüğünüz Yassıada’yı aslında hiç görmemiş olduğunuzu fark edersiniz; kitabı okuduktan sonra, artık eskisi gibi, görmeden bakmanız mümkün değildir. “Merak böceği” tarafından sokulmuş ve merak hastalığına yakalanmış bir insan türü, bir “meraklılar cemiyeti” olduğu zamanında yazılmıştı. Enis Batur’un yapıtlarının (şu internet çağında bile) çoğumuzun adını hiç duymadığı özel isimlerle dolu olmasından duyulan rahatsızlık, bunun malumatfuruşluk, bilgiyle övünme olup olmadığı da tartışıldı – meraklısı arşivleri karıştırsın. Kendinizi meraklılar kavminden sayar mısınız bilmiyorum. Ama merak duygusunun, araştırmanın, kurcalamanın kimilerinin hayatına mutluluk, renk katabileceğini kabul ettiğiniz varsayımıyla yazıyorum. Bu konuda anlaştıysak, Enis Batur’un yapıtındaki çeşitliliğin, sunduğu konular arasındaki bağlantıları okumanın, yazmanın, takip etmenin, çözmenin, tekrar düğüm yapmanın, üzerine eklemenin başlı başına bir keyif kaynağı olduğu konusunda mutabık olabiliriz.

Her bir cilt, böylece, bir oturuşta okunduğunda başlangıcı, zirve noktası ve kapanışı olan, bir senfoniyi oturup baştan sona dinlemeyi andıran bir yapı sunuyor.

Oysa ben, merakın bir keyif kaynağı olmasının ötesinde, Enis Batur yapıtında düpedüz etik bir emre, bir imperatif’e dönüştüğüne dikkatinizi çekmeye çalışacağım. Enis Batur için, günümüzün kültür dünyasında, hayatını anlamlandırmaya, kısıtlı ömrünün içini kendisi ve çevresi için değer taşıyan eylemlerle doldurmaya çalışan biri için merak ahlaki bir sorumluluktur:   ... Kaybolduysam ama, aramaya çıkmıştım: Hayatımdan artacak tek bir kazanç var. Etrafına bakmayı öğrenemiyor çocuklar. Uzaktan, öteden, içeriden ölesiye korkmuş öylesine büyüyorlar. Sonra herbiri eşi benzeriyle karşılaşıyor bir yerde: Kimse söylemez onlara, bu ağır kederi sürdürsün diyedir kesişecektir salak kaderleri.   (“Küçük Eğitim Dersi - De Educatio”dan, Doğu-Batı Dîvanı III, s. 137)   Alıntıladığım şiiri içeren Doğu-Batı Dîvanı, 2012 itibarıyla altı “Dîvan”dan oluşan bir şiir serisi. 1990’da, bir “kırk yaş kitabı” olan Gri Dîvan ile başlayan bu serüven, Seferi Dîvan, Alaca Dîvan, Barok Dîvan (1996), Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı (2003) ve Buzlucam Arkasından Dîvan (2009) ile devam etti. Enis Batur, bu şiirleri Dramatik Şiirler başlığı altında topluyor. Her dîvanı oluşturan 30-50 arasında şiir, her dîvanın ağırlık merkezini oluşturan uzun bir şiirin çevresine sıralanmış, büyük çoğunluğu seçilmiş bir ânı dramatize eden kısa şiirlerden oluşuyor. Her bir cilt, böylece, bir oturuşta okunduğunda başlangıcı, zirve noktası ve kapanışı olan, bir senfoniyi oturup baştan sona dinlemeyi andıran bir yapı sunuyor. Bu şiirler eksiltme yöntemiyle yazılmış; Enis Batur, seçtiği konuyla ilgili tüm ayrıntıları vermeden, okuru şiirde tasvir edilen ânın ne olduğunu, bahsedilen karakterlerin, eserlerin hangileri olduğunu araştırmaya davet ediyor. Bu nedenle, bu şiirler, üzerlerinde düşünüldüğü ölçüde, zaman geçtikçe zenginleşen anlam yükleriyle, yıllar boyunca tekrar tekrar okunmaya el veriyorlar. Bu açıdan da sanat müziği dinlemekle paralellikleri var. Dîvanın en yeni cildinin ağırlık merkezindeki uzun şiirin adı “Saga”. Bu şiir, önce çok kısıtlı sayıda, özenli bir basımla Norgunk Yayıncılık tarafından basılmıştı, sonra, Kırmızı Yayınevi tarafından Doğu-Batı Dîvanı III içinde yayımlandı. Şiir, Sagalassos antik şehrini konu alıyor. Okul, zaman, tarih, çaba, arkeoloji, kütüphane, Yourcenar, bellek, kayıp, ölüm temalarının etrafında dönüyor. Şiir, bu anlam zenginliğinin yanında, ortasındaki uzun diyalogla okuru “Sagalassos’ta ne oluyor?”, “Kim bu Julianus?” gibi soruları sormaya da yönlendiriyor: Sagalassos, Helenistik dönemin önemli şehirlerinden biri, antik şehir günümüzdeki adıyla Ağlasun’un kuzeyindeki bir yükseltide. Kazılar, Belçika’daki Leuven Katolik Üniversitesi’nden Marc Waelkens’in yönetiminde 1990’dan beri sürüyor. Profesör Waelkens’in Belçika kralının verdiği “şövalye” unvanının yanında, Türkiye’deki kazı çalışmaları sırasında edindiği ve kullandığı bir unvanı daha var, “Marc Bey”. Ekip, Sagalassos’taki çalışmalarını çok zengin bir siteyle dünyayla paylaşıyor. Kazı raporlarını kurcalarsanız, Enis Batur’un şiirdeki diyalogda kurduğu kazı yöneticisi portresinin, verdiği bilgilerin (kütüphanenin, kütüphane ile Celsus Kütüphanesi arasındaki benzerliklerin vb.) Sagalassos’ta olup bitenlerle nasıl uyumlu olduğunu, iç içe geçtiğini görüyorsunuz: Enis Batur araştırmış, ödevini yapmış, ipuçlarını vermiş. Sagalassos’ta önemli, ilginç bir şeyler oluyor ve çoğumuz farkında değiliz – Enis Batur bizi fark etmeye kışkırtıyor. Julianus, Hıristiyanlık döneminin ilk Roma imparatorlarından, çok kısa süren hükümranlığında Hıristiyanlıktan dönerek paganizmi tekrar canlandırmaya çalışmış olması nedeniyle “Dönme Julianus” olarak tanınıyor. Benim ancak kırk yaşına dayanınca, bir BBC radyo programı ve “Saga” sayesinde fark ettiğim bu adamın aslında ne ölçüde gözümüzün önünde biri olduğunu fark edince sinirim bozuldu açıkçası: İstanbul doğumlu, Ankara’nın orta yerinde sütunu var, Paris’te yaşamış, Paris’i çok sevmiş, imparator unvanını Cluny’de almış, İstanbul’un orta yerindeki Arkeoloji Müzesi’nin bahçesindeki üç erguvan lahitten ortadakinin (üzerinde haç olmayanın) onun lahdi olduğu düşünülüyor. Okumayı yazmayı seven bir imparator, günümüze pek çok eseri kalmış. Kısa ve dramatik hayatı pek çok edebiyatçıyı etkilemiş. Hıristiyan tarihçilerinin andığı bir hikâyeye göre, Julianus, Delphi’deki kâhine bir ulak göndermiş; gelen cevap, “söyleyin imparatora” diye başlayan, Delphi’deki süslü avlunun (Yunancası: daidalos aula) yıkıldığını, Apollon’un kutsal pınarının sesinin kesildiğini haber veren üç mısra olmuş. Swinburne’ün bu mısralar üzerine çatılmış “The Last Oracle” adlı güzel bir şiiri var. Kavafis ise Hıristiyanlardan yana; Julianus’u acı bir ironiyle ele alan dokuz şiir yazmış. Julianus, ölümüyle sonuçlanan askeri seferden kısa süre önce, bir süre Antakya’da kalmış. Antakya ahalisiyle hiç anlaşamamışlar. Julianus’un bu anlaşmazlık üzerine kaleme aldığı, Misopogon (“Sakal düşmanı”) başlıklı, alaycı bir polemik metni var, “Saga”da da anılıyor. Julianus bu metni Antakya’da sarayın duvarına astırmış. Daniel Mendelsohn, Kavafis çeviri notlarında, bu jestin “akli melekeleri yerinde olduğu düşünülen bir Roma imparatorunun yaptığı en tuhaf işlerden biri” olarak anıldığını aktarıyor. Julianus, Misopogon’da Antakyalıların sevmediği, alay ettiği yönlerini (Eski Yunan filozoflarını takip ederek uzattığı saçının sakalının karışıklığını, Antakya sosyetesinin eğlencelerine katılmamasını, yazıp çizmekle uğraşmayı sevmesini) savunmuş. O zaman bir taşra şehri olan Paris’teki günlerini, Paris’in havasını suyunu da yazmış. Parçaları birleştirince, “Saga”daki iki paragrafın geri planda duran anlamlarından bazıları netleşiyor: Julianus gözümüzün önünde olmasına rağmen görmediğimiz, bakarsak çok sayıda ilginç yönünü fark edeceğimiz bir tarihi karakter; Enis Batur’un da gerek sakalı, gerek “dini imanı kitaplar” olmasıyla kendini belli ölçüde özdeşleştirdiği, kısmi bir otoportre olarak gördüğü karakterlerden biri. “Saga”nın metninin dışına çıkıp metinde ima edilenleri araştırdıktan sonra metne dönünce şiir katbekat güçleniyor; Enis Batur yalnızca şiirde söyledikleriyle değil, söylemedikleriyle de, söylemediklerini bulup çıkaran okura açılan, derinleşen ve geçerliliğini perçinleyen bir yapı kuruyor. Buzlucam Arkasından Dîvan’ın senfonik kurgusu içinde, kitabın doruk noktası olan “Saga”nın etrafında olup bitenlere de dikkatinizi çekmek isterim. Dîvanın merkez noktasını Samih Rifat için yazılmış SİGMA, requiem haber veriyor, kitap “Saga” ile doruğa ulaşıyor ve “Saga”nın temalarıyla bağlantılı iki şiirle devam ediyor (birincisi, Aya İrini’nin iç avlusunda, ziyarete açık bir noktada olmadığı için az kişinin haberdar olduğu, üzerindeki Mısır haçıyla dikkat çeken ve bir tahmine göre Büyük Konstantinos’a ait olan Bizans lahdini anan “Porphyrogennetos”, ikincisi “Aya Triada Kütüphanesinden”). Sonra, yukarıda bir parçasını alıntıladığım, onyıllar süren çabalardan süzülmüş Küçük dersler serisine bağlanarak bir coda’ya ulaşıyor. Yalnızca “Saga”nın iç kurgusuyla değil, içine yerleştiği kitabın ilk sayfasından son sayfasına akışıyla en üst düzeyde inşa edilmiş bir edebiyat yapıtı var karşımızda. Merak’ın ahlaki yönüne geri dönelim. Okul, televizyon, gazeteler, reklamlar, sinema, internet bize durmadan aynı şeyleri gösteriyor; üretimi ve tüketimi iyi para eden, çarpıcı, akılda kalan, dikkati çeken ne varsa dayatıyorlar. Bunlar her cepheden, her kanaldan üzerimize hücum ederken, etrafımızda, burnumuzun dibinde olup bitenleri görmez oluyoruz. İnsanlığın binlerce yıllık kültür birikimini unutup gidiyor, her gün gördüğümüz kuşu, ağacı, binayı, duvarı tanımaz hale düşüyoruz. Bizim için hayati önem taşıyan bulutları, yıldızları, güneşi bile görmemeye başlıyor, giderek ayağımızı yere basmayı, ufka bakmayı unutuyoruz; her taraftan bize saldıran birörnek renk ve ses bombardımanı içinde, panik içinde ve neden paniklediğimizi bile fark etmeden, kısa süre içinde unutulacak, hiçbir önemi, kalıcılığı olmayan emtia modellerini ya da yeteneksiz şarkıcıları ezberliyoruz. Enis Batur’un kitaplarından benim çıkardığım ahlaki ders işte bu: Bu gidişatta bir yanlışlık olduğunu gören biri için bu gidişata karşı durmak, merak etmek, öğrenmek, bilincini açık tutmak ve bu bilinci paylaşmak ahlaki bir tercihtir.

Enis Batur pek çok metnini, özellikle otobiyografik metinleri Başka Yollar ile Mürekkep Zaman’ı bir mürekkep zaman tekniğiyle kuruyor.

II Mürekkep

Mürekkep Zaman, Enis Batur’un otobiyografik kitaplarının ikinci cildi. “Mürekkep” kelimesi, öncelikle, zamanın birden çok zamandan mürekkep olmasına işaret ediyor. Biz her ne kadar “şimdi”nin ağırlığının her şeyi silip süpürdüğünü sanıyor olsak, tek tek insanlar sürekli değişiyor olsa da mekân çok daha yavaş değişiyor. Şehirlerde, sokaklarda, doğada, fark etsek de, fark etmesek de bizden önce oradan geçmiş binlerce kuşağın hayaletleri dolaşıyor, öyküleri fısıldanıyor, izleri görünüyor. Bir kere merak etmeye başlayan, hayatının her ânında bunları da görmeye başlıyor; şimdi’nin içinden geçerken pek çok geçmiş katmanıyla sarmalanarak, mürekkep bir zamanın içinde yaşadığını bilerek yaşıyor. Bu tema, Enis Batur’un tüm yapıtında sık tekrarlanan temalardan biri. İkincisi, Enis Batur pek çok metnini, özellikle otobiyografik metinleri Başka Yollar ile Mürekkep Zaman’ı bir mürekkep zaman tekniğiyle kuruyor. Metinler, sinematografik bir anlatımla zaman katmanları arasında hareket ediyor. Mürekkep Zaman, örneğin, 2019’da dünyaya çarpma ihtimali olan bir göktaşıyla, 2002 NT7 adlı asteroidle başlayarak, Enis Batur’un çocukluğunun ve kitabın yazıldığı 2003’ün Eskişehir’ine, Irak Savaşı’nı anarak geçmiş savaşlara ve Batur’un sigarayla savaşına, 1972’deki öğrencilik yıllarına ve Marguerite Yourcenar’ın hayatına, tüm bu konuların iç bağlantılarını kurarak devam ediyor. Peki, diyeceksiniz, mesela Odysseia da konunun akışına göre kamerayı bugüne ve geçmişe çevirmesiyle zamanı aynen böyle kullanmıyor mu? Sinematografik diyoruz ama, aslında edebiyatın sinemayı değil, sinemanın edebiyatı taklit etmiş olduğu, günümüzün sinema dilini kuranların aslında edebiyatçıların zamanları iç içe geçirmelerini kullanmış oldukları doğru değil mi? Doğru. Üçüncü olarak, biz bugünü insanlığın macerasında eriştiği en yüksek nokta sansak da, kendimizi eski insanlardan çok farklı zannetsek de, işin aslında, binyıllar boyunca insan doğası pek değişmiyor. Bize kalan birkaç bin yıllık –insanın evriminde kısacık bir kesit aslında– yazılı birikimde anlatılanları tekrar tekrar yaşıyoruz. Bildiğimiz en eski metinlerdeki unsurlar bugün gazetelerin birinci ve üçüncü sayfa haberlerinde tekrarlanabiliyor; bugün yazı yazan, düşünen birinin dertleri, bir Romalının düşüncelerinde tıpatıp yansımasını bulabiliyor; binlerce yıl önce yazılmış bir metin bize sanki bugün, burada yazılmış, yazarı yanı başımızda oturuyormuş gibi hitap edebiliyor. Günümüzün bir felsefecisi, felsefenin bazı temel konularını Aristoteles’le oturup tartışabilir – zaman, mekân, özdek, zihin, özgür irade gibi meselelerin özünü anlamakta, insan aklının sınırlarını yoklamakta o günden bugüne sahici bir ilerleme kaydetmiş değiliz. Dünyayı anlamak için kitaplara başvuran biri de, bu durumu fark ettiği ölçüde, kitaplar cumhuriyetinin nasıl tek, büyük bir “mürekkep zaman” içinde var olduğunu görmeye başlıyor. Mürekkep zaman’ın bir kelime anlamı daha var. Ömrünü yazıdan, harflerden bir ev kurmaya vakfetmiş bir yazı adamı için, mürekkep, bir zaman ölçüsüne dönüşebilir; yazar, zamanını yazısıyla, harcamış olduğu dolmakalem mürekkebiyle, kitapları için kullanılmış ve kullanılacak matbaa mürekkebiyle ölçebilir, kum saatinden geçen harflerle ölçebileceği gibi: “Yazı âdemi için Zaman mürekkep.” (Enis Batur’un Kırmızı Eşek’ini, Bresson’un Au Hasard Balthasar filmine ilgisini, istif ve yapı meselesine verdiği önemi, bir yazıyı bitirip bir sonraki yazıyı yazmaya mahkûm yazarın değirmene, dönmedolaba vurulmuş kaderi üzerine yazdıklarını bilenler için bir not: “Mürekkep” ile “merkep”, yükleme/istifleme anlamındaki aynı Arapça kökten geliyor.)

Enis Batur da bu ayrımda, hafıza kitapları yazarları arasında: Bir yandan kendi hayatını ve anılarını yapıtıyla iç içe geçiriyor, bir yandan da kendi dışındaki pek çok konuyu araştırıp bir yapıta dönüştürüyor.

III Mnemosyne

Mnemosyne, hafıza tanrıçası, sanat tanrıçalarının, dokuz mousai’nin annesi. Gökyüzünde de bir Mnemosyne var: Asteroid kuşağındaki ufak bir asteroid (numarası 57). Kimi yazarlar kendi hafızalarını, hayatlarını bir yapıta dönüştürüyor. Proust ve Joyce bunun en önemli örnekleri. Tarihi roman yazanlar da kişiliklerini ve düşüncelerini tarihsel araştırmaların içine dökerek, araştırdıklarından, öğrendiklerinden bir hafıza kitabı yaratabiliyor; Yourcenar gibi. Eksenin öbür ucuna ise bu iki kaynağa hiç başvurmadan, tümden hayal gücüne başvuranları, uyduranları, hikâye anlatanları koyabiliriz. Enis Batur da bu ayrımda, hafıza kitapları yazarları arasında: Bir yandan kendi hayatını ve anılarını yapıtıyla iç içe geçiriyor, bir yandan da kendi dışındaki pek çok konuyu araştırıp bir yapıta dönüştürüyor. Mnemosyne başlığı altında, bir de Aby Warburg’un tamamlanamamış projesi, pek çok sayıda resim ve fotoğrafı bir araya getirmeyi planlayan Mnemosyne Atlası adlı devasa hafıza albümü var. Enis Batur bu projeyi Mürekkep Zaman’da anıyor (s. 118). Kütüphane: Bir Başka-Labirent Öyküsü’nün Sel Yayıncılık baskısında, Aby Warburg’un efsanevi kütüphanesinin üzerinde Yunan harfleriyle “Mnemosyne” yazan giriş kapısını da görebilirsiniz. Enis Batur’un olgunluk döneminin iki önemli kitabı Mekik (2009) ve Mumya Köpek (2011), Warburg’un Mnemosyne Atlası’ndan esinlenerek kurulmuş iki görsel düzenlemeyi temel alıyor. 1977’de yayımlanan Ayna’dan, 2012’de yayımlanan Geronimo’nun Ölümü’ne kadar Enis Batur aslında, binlerce sayfalık, konuların, düşüncelerin, yılların iç içe geçtiği devasa bir hafıza kitabına çalışıyor. Kitaplarını büyük bir görsel malzeme çeşitliliğiyle besleyerek, metinleri görsellerin etrafında, görselleri metnin yanında sunarak, hatta bazen sanki fotoğraflar da hurufatın bir parçasıymış gibi satırlarla fotoğrafları iç içe geçirerek tüm yapıtını dallı budaklı, girift bir Mnemosyne Atlası’na dönüştürüyor.

IV Melankoli

Sanat ve edebiyat tarihinin en çok işlenmiş konularından biri melankoli. Bu konuda yazılmış pek çok kitaba, sayısız görsel çalışmaya tek bir örnek vereceğim: Kapsamı, yazılış tekniği, İngilizce üzerindeki etkisi, örnek aldığı Montaigne ve örnek olduğu İngilizce yazı geleneğiyle ilişkisi gibi açılardan bakınca, İngilizcenin Montaigne’in Denemeler’inin yanına koyabileceği tek 17. yüzyıl eseri, Robert Burton’un 900 sayfalık Melankolinin Anatomisi. Ruhumuzun karanlık yönünü, tüm çabamızı hiç umursamayan kör talihin emrinde yıllarca savrulduktan sonra ölümle, çöküşle bitmeye yazgılı ömrümüzde, zihinlerimizin ürettiği bu zehir, bu kara-su, Enis Batur yapıtının en önemli, giderek koyulaşan temalarından biri. Abdal Düşü’ne, Ağırlaştırıcı Sebepler Dîvanı başta olmak üzere Doğu-Batı Dîvanı’na melankolinin bin bir yüzü yerleşmiş. Büyük yapıtlar vermiş, büyük işler yapmış insanların kendi hayatlarına dönüp bakınca gördükleri karanlıkla yüzleşmeleri, zamanın geçtiği, bir insanın kendi zamanının geçtiği düşüncesiyle verilen mücadele bu kitapların her sayfasına işlenmiş.

Enis Batur’un olgunluk, ustalık dönemi diye adlandırdığım, ilk kıvılcımı 2000’de Acı Bilgi ile parlayan dönem, artık Enis Batur’un kırk yıllık yazı serüveninin en yoğun dönemine, Enis Batur yapıtının gövdesine dönüşmüş durumda.

Konu çok geniş, yerim kısıtlı. Melankoli konusunda iki ipucu verip geçeceğim bu yüzden: Birincisi, gelecekte olacakları tahmin ederken, kendi yeteneklerimize değer biçerken, ortalama olarak, olanları gerçekte olduğundan daha iyi görüyoruz. Bu, insan zihninin kör noktalarından biri. Belki bizi melankoliden kurtaran da bu körlüğün ta kendisi: Hayatı olduğu gibi görenler, görebilenler, realist oldukları ölçüde melankoliye gömülüyor olabilir. Yanılmanın hayattaki temel önemi ve olayları olduğundan daha iyi görmenin hayatta kalmaya yardımcı etkisi konularında, Kathryn Schulz’un Being Wrong adlı kitabını öneririm. İkincisi, çağımız melankoli üretiyor ve ürettiği melankoliyi, insanları sersemleten, uyuşturan ilaçların müşterisi haline getirerek yine bir ticari mala dönüştürüyor. Dünyanın en müreffeh, kâğıt üzerinde en mutlu ülkelerinden Hollanda’da 55 yaşındaki kadınların yüzde 12’sine, erkeklerin yüzde 7’sine doktorlar antidepresan ilaçlar yazıyor. Çıplak, acı, nümerik gerçek. Melankoliden bir sanat eseri yaratmak, melankoliyi yapıta dönüştürmek, kan ağlayan bir ruhtan okuru “eğlendiren” bir iş çıkarmak işin bir yönü. Bir de melankolinin, şüphenin ağulu okunu bizzat yazı mesleğine çevirmesi, sanatçının içindeki bir ifritin yazdığı her kelimeye şüpheyle bakması, burun kıvırması var. Yazı mesleğinin özündeki bu nevrotik yanla pek az yazar yüzleşebiliyor: Ne de olsa bilincimiz, yazdıklarımız, söylediklerimiz, dışarıya karşı kuyruğumuzu dik tutabilmek için, her şeyin yolunda olduğunu kendimize telkin edebilmek için başvurduğumuz, zihnin “halkla ilişkiler uzmanı” görevi gören modülleri. Yazarların büyük çoğunluğunun kendilerinden memnuniyetlerini yazıya dökmek ve bu memnuniyeti yazı yoluyla perçinlemek mesleğinde olduğu bir dünyada, işin karanlık tarafıyla gerçekten yüzleşmek, yazıya ve hayata melankoliyle, şüpheyle dimdik bakabilmek ve bunu yazabilmek zor. Mekik’te metin boyunca konuşan karşı-ses’e, o yazı ifritine dikkat edin. Dünyayı bir nebze olduğu gibi görebilmiş, hayatla yüzleşmiş herkesin şu ya da bu ölçüde bildiği, ama ifade etmekten kaçındığı o ifritin bu metinde yazıya döküldüğünü, büyük bir çıplaklık, sadelik ve güçle ifade edildiğini göreceksiniz. Mekik, Ambrose Bierce’in nihilizmine, Shakespeare’in melankolik ve kinik ozanlarının alaycı kolaycılığına, “her şey boş, her şey yalan”ın rahatlığına kaçmıyor. Yazı mesleğini en üst düzeyde icra etmek için gerekli emeği sarf etmekten, özeni göstermekten geri durmayan, öte yandan işin karanlık tarafını da böylesi bir açıklıkla, berraklıkla ifade eden bu metni, bu konuda herhangi bir dilde okuduğum en güçlü metinlerden biri olarak görüyorum.

***

Bu yazıya hazırlanırken, Enis Batur’un bibliyografyasını kafamda tekrar tazeledim ve şunu fark ettim: Benim Enis Batur’un olgunluk, ustalık dönemi diye adlandırdığım, ilk kıvılcımı 2000’de Acı Bilgi ile parlayan dönem, artık Enis Batur’un kırk yıllık yazı serüveninin en yoğun dönemine, Enis Batur yapıtının gövdesine dönüşmüş durumda. O günden bu güne yayımlanan Abdal Düşü, Neyin Nesisin Sen, Başka Yollar, Mürekkep Zaman, Plati, Sır, Kulak, Patates, Mekik, Mumya Köpek, Hayalet, Geronimo’nun Ölümü, roman denemeleri, Başkalaşımlar’ın ve Doğu-Batı Dîvanı’nın yeni ciltleri gibi merkezi metinler, bunları destekleyen kısa parçalar, içbükeyler, günlük yazıları ve gazete yazıları, hem toplam hacimleri hem de içeriklerinin önemi, ustaca kurgularıyla büyük bir birikim oluşturdular. Bu yazıda, bu dönemin yapıtlarında dikkatimi çeken ana unsurların üzerine kısa ışıklar düşürmeye çalıştım. Seçtiğim dört ana kolun; merak, mürekkep, mnemosyne ve melankoli akarsularının karışıp vardığı delta şu: Enis Batur’un kitaplarını okuyabilmek; geçmiş, bugün ve gelecek üzerine Enis Batur’la birlikte kafa yorabilmek; çağın içinden bu yapıtlarla birlikte geçebilmek; ayrıca, bu zenginliği Türkçenin en önemli üslup ustalarından birinin kaleminden okuyabiliyor olmak, Türkçe bilen edebiyatseverler için büyük bir talih, büyük bir ayrıcalık. Değeri bilinsin.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Solgun Bir GülŞükrü Erbaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

C. Schwöbel-Patel

29 Eylül 2025

Rosa Luxemburg’un Kızıl Ekolojisi

Luxemburg’un ekoloji hakkındaki yazıları, politik ekonomi alanındaki çalışmalarının aksine, uzun bir süre hak ettiği değeri görmedi.Devrimci, anti-kapitalist ve anti-emperyalist düşünür Rosa Luxemburg’un ismi genellikle kırmızı güllerle ya da sosyalizmi ve işçi harek..

Devamı..

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Mehmet Dinç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024