Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Mayıs 2021

Öykü

Allah Baba Görür

Figen Koşar

Paylaş

5

2


"Başka bir şey arzu eder miydiniz?"

            “Karyoka ayakkabı."

            "Efendim?"                                         

            "Kahve yeterli dedim, teşekkürler."

            Hınzıra bak sen! Kahvemin üzerine kat kat köpükten nefis bir kamelya yapmış. Kıyıp ta içemiyorum dakikalardır. Ama içmezsem ayılamam, ayılmazsam konuşamam. Gözümü bir saniye bile kırpmadım dün gece. Torbaları çeneme kadar sarkmış kırpmadığım gözlerim, bir duvardaki saatin yelkovanında, bir fincanımdaki kamelyada dolanıyor şimdi. Saat geçmiyor. Çiçek solmuyor. Parmağımı uzatıp kamelyanın köşesine dokunuyorum, dağılır gibi oluyor.

***

            "Anne bana şort diker misin?"

            "Olmaz. Çok zayıfsın, sana yakışmaz. Hem düşüp duruyorsun ha bire, bacakların vuruk patlıcan gibi. Bak gecen hafta aldığım dantel külotlu çorabın dizlerini yırtmışsın bile."

            "Yaz ayında külotlu çorap giyilir mi diyor Gülden."

            "Çok bilmiş o Gülden! "

***

            Bele oturan şantuklu döpiyesimin altına giydiğim siyah külotlu çoraba kayıyor gece boyu kırpmadığım gözlerim. Dizinde çekilmiş bir iplik mi var? Eyvah, kaçar şimdi oradan. Arabadan inerken bir yerlere taktım yine demek. Bacaklarım zamanla vuruk patlıcandan bostan patlıcanına evrilse de dizlerim hala kafasına buyruk hareket ediyor. Belki de babamın tespiti doğruydu o günlerde. Anneme göre çok uzun, çok inceydi bacaklarım, o yüzden dolaşıyordu birbirine. Babama göre yürürken önüme bakmıyordum. Ama ben hala önüme bakamıyorum ki babacım. Ya ileride gözlerim, ya geride... Kaşığı elime alıp kamelyanın üzerini yukarıdan aşağı ve sağdan sola çiziyorum. Yine de dağılmıyor çiçek. Düşüncelerim ve ruhum, hırsız girmiş ev gibi oysa ki. Cansu'nun okul taksidi geliyor aklıma. Mortgage'ın 68 ayı var daha.

***

            Elini pembe beyaz kat kat fırfırlı elbisemin altına sokup jüponumu kabartıyor. Eteğimin ucundaki boynunu bükmüş fistoyu düzeltiyor başparmağıyla. Pembe organze kumaştan kemeri belime bağlayıp arkamda kocaman bir fiyonkla paketliyor beni. Fiyonklara bayılıyor. Bazen ince, bazen kalın, bazen dantel, bazen biye; her elbisemin kemerine, yakasına ya da koluna, olmadı saçıma konduracak bir yer muhakkak buluyor. Beyaz rugan pabuçlarımı giydirirken soruyorum:

            "Anne, o karyoka ayakkabıları alabilir miyiz artık?"

            "Olmaz dedim ya Arzu!"

            "Ama babam bakarız demişti dün."

            "Evladım, sokak çocuğu gibi naylon ayakkabı mı giyeceksin?"

            "Ama ayakkabılarım yüzünden vuramıyormuşum topa. Öyle diyor Aykut."

            "Vurma zaten topa. Çağır Gülden'i eve, amcanın Almanya'dan getirdiği bebeklerle oynayın."

            "Öff anne yaaa."

            "Arzuuuuu!"

            "Gülden geldi anne. Çıkabilir miyim?"

            "Çık ama gürültü yapma. Az ötede oynayın, zor uyuttum bak kardeşini."

            Aykut bir ayağını mavi plastik topunun üzerine koymuş, ileri geri oynatıyor. Fırça gibi saçlarının altından pis pis süzüyor beni. Ayağında yine yanlarından metal kıskaçlarla bağlanan yeşil naylon karyoka ayakkabıları. Ah annemi bir ikna edebilsem! Şöyle ekoseli şortumun altında karyoka ayakkabılar, elim belimde Güllüşah pozu... "Siz hepiniz bir, ben tek!" Belki o zaman kaleci yapmazlar beni. Uyuz oluyorum Gülden'le ikisinin bana gol attıkça birbirlerine sarılmalarına. Avuçlarıma doldurduğum kumları yüzlerine gözlerine savurasım geliyor.

***

  Gözüm sağ ayağımdaki stilettoda. Topuğundaki lastik, arnavut kaldırımın taşlarının arasına sıkıştı kafeye girerken. Bir gayret kurtardım ama yuvası gevşedi. Umarım dişini sıkar bir iki saat daha. Salona girerken farklı tonlardan tıkırdamayı hiç istemiyorum. Dimdik olmalıyım. Dimdik gözlerinin içine bakmalıyım ikisinin de. Mortgage'in 68 taksidi var daha. Peki içimi kavuran bu deli yangın, bu dipsiz öfke kime? Özgür'e mi? Melis’e mi?  Düzene mi yoksa? Peki neden ben? Onca yılın emeği. Uykusuz geceler, yorgun saatler, bitmek tükenmek bilmez mesailer. Bütçeler, raporlar, ödenecek faturalar, arabanın taksidi, evin taksidi, okulun taksidi... Tek bildiğim yol bu benim. "Siz hepiniz bir, ben tek!" Kamelyadan bir fırt daha çekiyorum. Saat 10:45, hesabı istemeli artık.

***

            Ev çok sessiz. Bebeği uyuturken sızdı galiba annem de. Yatak odasının kapısını usulca aralayıp bakıyorum. Banu beşiğinde, beşiğin ipi annemin elinde. Siyah saçları yastığın üzerine dağılmış kıpırtısız yatıyor. Sallarken yorulmuş olmalı. Hah, çok yaşa sen Banu bebek... Geceleri kopardığın yaygara işe yarasın azıcık kuzum. Yavaşça çekiyorum kapıyı. Evet evet, kararımı verdim ben!

***

            Yan masadaki yüksek desibelden konuşan üç kadın gidince sessizliğe bürünüyor birden kafe. Bunu bir işaret kabul ediyorum. Kafam netleşiyor.  Adisyondaki tutara bakıp, bahşişle birlikte yirmi lira bırakıyorum masaya. On beş kahve, beş lira da kamelya için... Çantamı elime, paltomu koluma alıp omuzlarımı dikleştiriyorum. Bundan sonraki hayatımın ilk günü belki de.

Evet evet, kararımı verdim ben!

***

            Yolu bulur muyum ki? Bulurum tabii, neden bulmayacakmışım? Annemle çarşıya giderken şu sokaktan dümdüz gidiyoruz işte her zaman. İçimden iki bin yetmiş bire kadar saymıştım geçen gün. Bin üç yüz elli sekizde Bakkal Hoca'nın dükkanına gelmiştik. Annem kuru kahve almıştı oradan. Köpüklü Kız Birahane'sini geçince Saray İşhanı. Arka kapısından girip merdivenlerden bir kat inmiştik. Sonra düğmeciye kadar dümdüz. Düğmecinin önündeki merdivenlerden iki kat yukarı. Kapıdan çıktığımda karşıda iki dükkan sonra sağda babamın manifaturası. Hırdavatçı ve ayakkabıcının arasında gerim gerim geriliyor. Çarşıya çıktığımızda ya da annemin arkadaşlarına misafirliğe giderken uğruyoruz bazen. Çok seviyorum onun yanına uğramayı. Raflarda renk renk, top top kumaşlar dizili. İsimlerini bilmediğim çiçeklerle dolu çok katlı bir bahçe gibi. Akfil, divitin, pazen…  Vitrindeki mankenin üzerinde ayda bir değişen gelinlik var. Babam İzmir'e gelinlik almaya gidip geldiğinde değişiyor vitrin. Annem pek sevmiyor, üzülüyor vitrin yapıldığı akşamlar. Bazen ağlıyor. Neden bilmiyorum. Bazen de kefen isteyenler geliyor sabah erken ya da geceleri. Kefen ne bilmiyorum ama annem daha çok ağlıyor o zaman. Özellikle geceleri. Ben seviyorum dükkana gitmeyi. Babam anneme kahve, bana oralet ısmarlıyor. Bir sürü insan girip çıkıyor içeriye. Hepsini tanıyor babam. Parmakla gösterdikleri kumaş toplarını tezgahın üzerine yayıyor. Ahşap bir metre var tezgahın üzerinde ama o kullanmıyor. Sağ bilek ucundan sol omuzuna kadar tam bir metreymiş. Kol boyu ölçüyor. Bir karış da fazlası her zaman...

            "Oooo Arzu abla... Nereye böyle?"

            "Babama gidiyorum Yılmaz amca"

            "Yolu biliyor musun?"

            "Biliyorum tabi, Saray İşhanı'ndan yukarıya çıkacam!"

            "Dur Metin Abi'n bıraksın seni. Metiiiinnn, oğlum Arzu'yu Faruk abine götürüp gel bi koşu!"

            Şu koca götlü Metin'i ne diye kattı yanıma şimdi Yılmaz Amca? Biliyorum dedim işte. Köpüklü Kız Birahanesini geçince, Saray İşhanı. Çıkınca Saray Caddesi. Babamın dükkanı tam karşıda, ayakkabıcının yanında. İçimde şiştikçe şişen kocaman bir balon var. Babam ne diyecek acaba?

***

            Beş dakikada yolu yürüsem... On dakika da içeriye giriş ve salonu bulmak için. Zamanlamayı öyle bir  ayarlamalıyım ki... Son dakikada... Evet, son dakikada girmeliyim. Özgür'le göz göze gelmek istemiyorum. Çantamı bantın üzerine bırakıyorum. Xray çıkışında üzerimi arıyor bir görevli.

            "Pardon, çantanızda saç spreyi mi var?"

            "Aa evet, sanırım."

            "Açabilir misiniz? Bunu almak zorundayız."

            "Peki, tabi tabi... Pardon, ben şu salonu arıyorum da..." deyip elimdeki kağıdı gösteriyorum.

             "Danışma mıyım ben?" demiyor Allahtan.

            "İkinci kata çıkın,  merdivenlerden çıkınca sağdaki ikinci kapı."

            Asansöre gerek var mı? Yok bence. Merdivenlerden çıkınca sağdaki ikinci kapı. 206 numara. İçimde şiştikçe şişen kocaman bir balon var. Özgür ne diyecek acaba?

***

            "Faruk abi, bak kimi getirdim sana!"

            "Arzu? Nerden çıktın kızım sen, annen nerde?"

            "Evde baba, bebeği uyutuyor."

            "Peki sen nasıl geldin yalnız?"

            "Yolu biliyorum ki ben."

            "Bizim dükkanın önünden geçerken babam görmüş Faruk abi."

            "Tamam sağol Metin'cim. Ben dükkandan çocuklarla gönderirim geri. Al bi gazoz ısmarla kendine" diye elli kuruş uzatıyor çilli oğlana. "Babana da çok selam"

            Dükkanın içi çok kalabalık. 23 Nisan’da gittiğimiz fener alayı gibi. Herkes babama bir şey soruyor, bana oralet bile söylemedi daha. Düğüncü alışverişi var galiba. Cuma olmalı bugün. Cumaları yakın köylerden araba geliyor kasabaya. Düğünü, sünneti, kınası olan Saray Caddesi'ne, oradan da hepsi hoop babamın dükkanına... Daha iyi böyle kalabalığa denk gelmem, fazla sorgulamaz.

            "Neden geldin sen?"

            "Karyoka ayakkabıları almaya."

            "Annen izin verdi mi?"

            "Verdi verdi. Ama Banu çok ağladı bu sabah, siz babanla alın dedi.” 

            "Sen bir oralet iç o zaman, ben şu sünnetçileri göndereyim bakarız."

            Ohhh! Anlamadı çok şükür.

***

            "Davacı Özgür Çeviikkk... Vekili Serdar Şahiiinn..."

            "Davalıı.."

            "Siz?"

            "Arzu Öztürk."

            "Tamam, kimliğinizi verin, siz dışarıda bekleyin."

***

            Kapının önünde, vitrine dayalı tabureye oturup bekliyorum. Çiçekli eteğinin kenarlarını beline sokuşturmuş, saçında kocaman güllü bir toka, kulaklarında omuzlara kadar sallanan küpeleri olan çok esmer bir kadın göz kırpıyor geçerken. Esmer komşularımız diyor babam onlara. Ayrı mahalleleri var. Bazen düğünleri olduğunda babamı davet ediyorlar. Beni de götürüyor yanında.  Çok oynuyorlar, çok güzel şarkılar söylüyorlar. Çok gürültülü çalgıları var. Bağıra çağıra konuşuyorlar ama acayip eğleniyorum her gidişimizde.

            “İçtin mi oraletini Arzu?"

            "İçtim baba."

            "Gel, bakalım o zaman şu pabuçlara. Madem buraya kadar geldin..."

            Vitrinin önünde oturduğum tabureden fırlıyorum. Niyazi abinin dükkanına giriyoruz yan kapıdan. Yeşil karyokalara doğru seyirtiyorum.

            "Hoş geldin Arzu abla. Ayakkabı mı bakıcaz?"

            "Evet Niyazi abisi, şu yeşil naylon karyokalardan versene 29 numara"

            Gürültülü bir kahkaha atıyor Niyazi abi. Gülerken gözünün akı beleriyor. Sinirleniyorum.

            "Ne yapacaksın naylon ayakkabıyı? Bak yeni mal getirdim İstanbul'dan. Şu kırmızı fiyonkluları da sana ayırdım bayram için. Baban da kırmızı bir tafta kessin giderken. Ayakkabılara uygun güzel bir elbise diker sana annen. Prenses gibi olursun."

            "Prenses olmak istemiyorum ben!"

            Niyazi abinin şaşkın bakışları arasında işaret parmağını dudaklarına götürüyor babam.

            "Neden bu kadar taktı bilmem ki. Görmüş sokakta, özenmiş demek. Ayağını acıtır dedik, sağlıksız dedik, yok! Hiçbir şey için bu kadar ısrar etmez biliyorsun. Hanım asla giydirmem diyor. Ama bebekle geceleri uykusuz, perişan, pes etti demek o da sonunda. Alalım bari, gönlü olsun. Sen o kırmızıları da ayır, ben alırım akşam"

            Niyazi abi köşedeki kahverengi deri koltuğa oturtuyor beni. Bileğimi kocaman avucunun arasına alıp ayağımdaki rugan ayakkabıyı çıkarıyor özenle. Naylon karyokayı giydirip metal tokasını kapattığı anda masal tersine işliyor. Prensesten sokak kedisine dönüşüyorum bir anda. Pençelerim sivriliyor. Belimdeki organze fiyonk bol tüylü sarı bir kuyruk gibi kabarıyor. İşte şimdi kimse tutamaz beni. Hepsinin canına okuyacağım hepsinin... Başta Aykut'la Gülden'in!

***

            "Tanık Arzu Öztürrkkk!"

            "Tanık sıfatıyla sorulacak sorulara vereceğiniz cevapların gerçeğe aykırı olmayacağına ve bilginizden hiçbir şey saklamayacağınıza namusunuz, şerefiniz ve kutsal saydığınız bütün inanç ve değerler üzerine yemin ediyor musunuz?"

            “Sorulacak sorulara, hiçbir şey saklamadan doğru cevap vereceğime namusum, şerefim ve kutsal saydığım bütün inanç ve değerlerim üzerine yemin ederim."

            "Adınız, Soyadınız?"

            "Arzu Öztürk."

            "Nerede çalışıyorsunuz?"

            "Kardem Uluslararası ..... ... Şirketi"

            "Kaç yıldır?"

            "On dört."

            "Göreviniz nedir?"

            "Pazarlama Direktörü."

            Yaz kızım. Davalı tarafın tanığı Arzu Özturk'e soruldu...

            "Davacı Özgür Çevik'i tanıyor musunuz?"

            "Tanıyorum."

            "Birlikte çalıştınız mı?"

            "Çalıştık, on yıl."

            "Görevi neydi?"

             "Finans Direktörü."

***

            "Serkaan, hadi oğlum Arzu'yu eve götürüp gel bi koşu. Bi de sor bakalım yengene, akşama istediği bi şey var mıymış?"

            "Ben giderim baba. Kendim geldim ya."

            Nasıl yapsak? Dükkan da müşteri kaynıyor bugün. Serkan, pasajın içinden geçirip arka kapıya kadar bırak bari oğlum. Gelirken de terziye uğrayıver. Sen de sağa sola bakmadan dooğru mahalleye...Eski ayakkabıların kalsın, akşam gelirken getiririm ben."

            "Tamam baba."

            Heheyytt, dooğru mahalleye tabi, nereye gidecektim? Öyle bir uçarım ki ben şimdi cillop gibi  karyokalarımla. Önce Gülden'lerin eve... Yok yok, Aykut'lara! Görsün bakalım dörtgöz. Prensesmiş... Kıçımın prensesi! Sana bi şut çekeyim, dört gözünü birden kırayım da gör.

            Serkan abi elimden tutup Saray İş Hanı'nın arka kapısına çıkarıyor beni.

            "Bak Arzucum, buradan dümdüz gidersen sizin ev. Tamam mı abicim?"

            "Tamam Serkan abi. Köpüklü Kız Birahanesi' ni geçicem, Bakkal Hoca'yı da geçicem. Sonra bizim sokak.."

            Pençelerim eteğimin ceplerinde zıplaya zıplaya gidiyorum. Hopladıkça sallanan at kuyruğum kulaklarımı gıdıklıyor. Sarı kuyruğum gelip geçeni selamlıyor. Mırlamak geliyor içimden ha bire. Onun yerine gülüyorum. Yılmaz abiler dükkanın önünde tavla oynuyor. Metin elinde çalı süpürgesi sokağı süpürüyor. Ayakkabılarımı gösterip gülümsüyorum. O da gülümsüyor. O kadar da koca götlü değilmiş meğer Metin.

            Aaa bizim dörtgöz değil mi o? Dur bak nasıl şaşıracak şimdi. Sol eliyle gözlüğünü burnunun üzerinde düzeltip dik dik bakacak karyokalarıma. Sıkıyorsa prenses desin artık!

            "Aykuuutttt... Aykuuutttt... Aaahhhhh!"

***

            "Davacı Özgür Çevik'i tanıyor musunuz?"

            "Tanıyorum Hâkim Bey."

            "Haksız yere iş akdinin feshedildiğini, çalışırken mobbinge maruz kaldığını iddia ediyor."

            "Başımı kaldırıp Özgür'e bakıyorum. Sol eliyle gözlüğünü burnunun üzerine yerleştiriyor. Davalı tarafın masasına çeviriyorum başımı. Şirketin on yıllık avukatı Melis, cübbesinin bordo yakasındaki bir tozu üflüyor, sabah özenle yaptığı belli olan topuzunu yokluyor eliyle. Mortgage'ın 68 taksidi var daha... Cansu'nun okulu...

***

            "Kızım dur, ağlamadan anlat!"

            "Yaa işte geliyodum ben.  Taşa takıldım sonra. Yaaa dokunma oraya, çok acıyor dizim!"

            Annem uyanıp beni bulamayınca aklı gidiyor tabi. Banu kucağında, beni arıyor sokak sokak... Bense Güllüşah edasıyla hoplaya zıplaya Aykut'a koşarken, önümdeki taşı görmeyip havada uçuşa geçiyor ve yokuş aşağı süzülerek iniyorum ayaklarının dibine. Yüzümün sağ tarafı, avuçlarım, bacaklarım, dizlerim paramparça. Yüzüm gözüm kan revan içinde. Cillop karyokalarımın biri ayağımdan fırlamış, Aykut'un elinde.

            Annem öyle korkmuş ki kızamıyor bile. Önce beni kaybetmesi, sonra kan revan içinde bulması aklını almış. Yaralarıma üflerken benimle birlikte o da ağlıyor için için. Ve bundan sonraki kırk yılımı etkileyecek o meşhur, o ağır, o kocaman lafını getirip pat diye bırakıyor hayatımın ortasına:

            "Ne yaparsan yap, Allah baba seni görür kızım... Ve ne vakit yalan söylersen işte böyle cezalandırır."

***

            "Davacı Özgür Çevik, haksız yere iş akdinin feshedildiğini, çalışırken mobbinge maruz kaldığını söylüyor."

            "Evet."

            "Evet ne? Kendi mi çıktı, çıkarıldı mı?"

            "Çıkarıldı Hâkim Bey."

            "Mobbing yapıldığını söylüyor."

            "Mobbinge maruz kaldı Hâkim Bey."

            Melis'in topuzundaki eli düşüyor. Özgür'ün şaşkın ve soran bakışları üzerimde. İmzamı atıp salondan çıkarken Melis'le göz göze geliyoruz bir an."

            "Sen ne yaptın Arzu?" diyor gözleri.

            Biliyorum. Mortgage'in 68 taksidi var daha... Ama ben hiç yalan söylemem ki... Hiç söylemedim. Çünkü Allah Baba görür!

            Topuğundaki lastiği çıkan stilettomu elime alıp merdivenlere yöneliyorum...

            Siz hepiniz bir, ben tek!

YORUMLAR

Cansu SELÇUK ÇAĞLAR

Tebrikler, kaleminize sağlık.

26 Mayıs 2021

selman dinler

Güzel.

1 Kasım 2022

Öne Çıkanlar

Yusuf Atılgan'ın Unutulmaz Romanı Anay..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Gurnham

17 Şubat 2025

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

Biri iftira atmış olmalıydı ki, yanlış herhangi bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah aniden tutuklandı.* İngiliz posta müdürü Harjinder Butoy’un hikâyesi tam olarak böyle başladı. Hırsızlık suçlamasıyla 2007 yılında tutuklanan Butoy, 2008 yılında mahkeme tarafından..

Devamı..

Alplerin Ötesinde

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024