Schulman, büyük bir ustalıkla olayları sondan başa götürerek Benjamin’in belleğinin kuytularında saklı kalmış anılarla hikâyeyi besliyor ve son tahlilde olayların düğümü sürpriz bir sonla bir anda çözülüyor.
Hayatta Kalanlar, ölen annelerinin vasiyeti gereği küllerini serpmek için çocukluklarını geçirdikleri göl kıyısındaki yazlık eve gelen üç kardeşin dramını anlatan etkileyici bir roman. Aile içi şiddet, alkol, sevgisizlik, ötekileşme ve suçluluk duygusu gibi sorunları bir kardeşin gözünden anlatan yürek burkucu bir anlatı.. İki zamanlı ilerleyen anlatı tekniği ile okuru beklenmedik bir sırrın eşiğine götüren ve şaşırtıcı bir sonla buluşturan zekice tasarlanmış bir kurmaca.. Paralel anlatımların kesiştiği en nihai noktada ise okurun aklından çıkmayacak ve kolay kolay unutulmayacak modern zamanlara özgü bir aile trajedisi..
Alex Schulman’ın birçok dile çevrilen ve usta eleştirmenler tarafından büyük övgüler alan son kitabı Hayatta Kalanlar, bir film sahnesine anımsatan sinematografik bir girişle başlıyor. Bir polis arabası, şehir merkezinden çok uzakta göl kıyısında yer alan bir yazlık evin taşlık yolundan ağır ağır avluya doğru ilerlemektedir. Takım elbiseli ve kravatlı üç genç adam, (Nills, Benjamin ve Pierre) taş basamaklarda yan yana birbirlerine sarılarak oturmuş ve ağlamaktadırlar. Hemen yanlarında ise yakın zamanda ölen annelerinin küllerinin olduğu bir vazo bulunmaktadır. Kardeşler ıslanmış ve fena dayak yemiş bir haldedirler. Memur ifade almak için cebinden defterini çıkaradursun taş basamaklardaki bu hazin görüntü anlık bir olayın sonucu değil onlarca yıllık bir hikâyenin varıp ulandığı son halkadır aslında.. Schulman’ın deyişiyle “Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu, hiçbir şeyin tek başına var olmadığı ve birbirinden bağımsız açıklanamayacağı bir zincir. O an yaşananların yükü oldukça ağır olsa da çoğu şey zaten çok önceden yaşanıp bitmiş. Burada, bu taş basamaklarda olanlar, üç kardeşin gözyaşları, şişmiş suratlar ve onca kan, sudaki son halka... Çarpışmanın son kertesi aslında..”
İlgisiz ebeveyn, sevmeyi bilmeyen çocuklar
Nils kardeşlerin en büyüğü; ailenin üniversiteye göndermek için çabaladığı ve geleceğine umut bağladığı, bir an önce evden gitme hayalleri kuran, aile içi yaşanan olayları kendi kabuğuna çekilmişliği içinde büyük bir kayıtsızlıkla izleyen çocuğu. Benjamin, ortancaları; yaşananlardan en travmatik şekilde etkilenen, olayları gözlemleyip sessiz kalmayı yeğleyen, hayalle gerçek arasında bir zihin yapısına sahip olduğunu anladığımız çocuk. Pierre ise en küçükleri, zorba, sert, kavgacı ve vurdumduymaz. İsimleri verilmeyen ve roman boyunca sadece “anne” ve “baba” olarak adlandırılan ebeveynlerin başlıca özellikleri ise sık sık alkol almaları, çocuklarını özenli bir şekilde gözetip kollamamaları, ani öfke patlamaları, çocuklarını sevgiden mahrum bir şekilde büyütmeleri.. Schulman, bütün bu karakteristik betimlemelerle modern zamanların aile yapısının en temel sorunlarına dokunaklı bir şekilde temas ediyor. Kardeşler çocukluklarını geçirdikleri göl kıyısındaki yazlık evde bütün bir yaz boyunca toplumdan uzak, başka çocuklarla oynamadıkları, sosyal tecrite maruz bırakılmışçasına ve sürekli birbirleri ile rekabet içinde oldukları adeta bir yaban hayatı yaşamaktadırlar. Anne babalarından gördükleri sevgisizlik, çocukları yer yer acımasız ruh hallerine kadar sürüklüyor. Öte yandan anne ve babanın ani öfke patlamaları ve verdikleri abartılı cezalar çocuklarda onulmaz yaralar açmaktadır. Örneğin, kardeşlerin geleceğe işaret bırakmak adına hazırladıkları zaman kapsülüne koyacakları parayı izinsiz bir şekilde annesinin çantasından alan Benjamin karanlık kilere kapatılır ve kendisinden bu davranışının nedenini uzun uzun düşünmesi istenir. Ya da araçla giderken babanın öfkesine hakim olamayıp arka koltukta oturan çocuklarına rastgele yumruklar sallaması aslında kardeşlerin birbirleri geliştirdikleri ilişki biçimine de örnek teşkil etmektedir. Bütün bu aile içi ölçüsüz cezalandırmalar, sevgisizlik ve psikolojik şiddet kardeşlerin çocukluklarının üzerine adeta bir karabasan gibi çöker. Bu hır-gürün arasında bir duruş olarak “hayatta kalmak” ise güçlü olanın sağ çıktığı içgüdüsel bir yabanıllığa tekabül ediyor.
“An” ve “anılar” arasında gidip gelen bir hikâye
Romanda bütün bir geçmiş ve hâlihazırda yaşanan olaylar Benjamin’in gözünden okura aktarılıyor. Anlatı paralel iki zamanda ilerliyor. An’daki zaman kronolojik olarak tersine açılırken geçmiş zaman ise Benjamin’in belleğindeki anıların aktarımı ile bugünle ilintileniyor. An’daki zamanın kronolojik olarak tersine açılması sayesinde okur, kitabın ilk bölümündeki trajik sahnenin aslında bütün bir yaşanmışlığın nihayeti ve olayların varıp bittiği son nokta olduğunu anlıyor. Okurun sonunu bildiği bir anlatıyı okuması geleneksel roman tekniği bakımından biraz “tuhaf” karşılanabilir. Ancak Schulman, büyük bir ustalıkla olayları sondan başa götürerek Benjamin’in belleğinin kuytularında saklı kalmış anılarla hikâyeyi besliyor ve son tahlilde olayların düğümü sürpriz bir sonla bir anda çözülüyor. Hiç kuşkusuz hatıralar, hatırlananlar, hatırda kalanlar bu denklemde önemli bir yere oturuyor. Schulman, okuru hatıraların an’lara ulandığı bir zaman yolculuğuna çıkarıyor.
Hayal ve hakikatin sarkacında parçalanmış bir zihin
Schulman, herkesin kendisinden bir şeyler bulabileceği ustalıkla oluşturulmuş karakterlerin ve alışılmışın dışında zekice tasarlanmış zamansal kurgusunun yanı sıra hayal ve hakikat sarkacında okura farklı bir olay örgüsü sunuyor. Benjamin’in çocukken elektrik trafosunda yaşadığı travmatik kaza zihninde onulmaz bir parçalanmışlığa yol açmıştır. Ve anlatı ilerledikçe anlıyoruz ki aslında Benjamin’in gözünden aktarılan olaylar hayal ve hakikat sarkacında gidip gelmektedir. Neyin gerçek neyin hayal olduğu muğlak bir zeminde ilerlemektedir. Ve bu muğlaklık hikâyeyi cezbedici bir şekilde sırlandırmaktadır. Hiç kuşkusuz olay örgüsünün son tahlilde okurun zihninde “tamam olması” için kendisinden zihni bir çabanın beklenmektedir. Ve bu durum romana benzersiz bir çeşni vermektedir. Benjamin bütün yaşananlardan dolayı derin bir suçluluk duygusu içindedir. Annesini kendisini ancak ölümünden sonra bıraktığı bir mektupla affeder. Son derece dramatik bir şekilde aktarılan bu detaylar Hayatta Kalanlar’ı okur için dokunaklı bir anlatı haline dönüştürmektedir.






