Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Ekim 2023

Öykü

Araf

Oğulcan Taflan

Paylaş

4

0


İbo’nun yanına geldiğimde uykuluydu.

– Nerede kaldın lan?

– Çıkamadım hemen evden, Füsun’la atıştık biraz.

– Çok yüz vermeyeceksin oğlum kadın kısmına. Sonra böyle tepene binerler.

İbo’yu liseden beri tanırım. İyi çocuktur ama saftır, cahildir. Kimi zaman densiz densiz konuşup tepemi attırır. Ben üniversiteye gittiğimde o memlekette kaldı, okumadı. Bir süre sanayide çalıştıysa da dikiş tutturamadı. Amcasının oğluyla el ele verip küçük bir meyhane açtılar. Bata çıka ilerleseler de zamanla işin sırrını, rakının hasını çözdüler. Mahalleden, çevreden tanışlarla mekân dolup taştı. İbo liseden kalma toyluğunu üstünden attı, kendine güveni geldi. Kendi işinin patronu oldu. Beni de arkadaş kontenjanından sürekli davet eder, mezelerden para almaz. İbo yolunu bulmuş da ben şaşırmış gibi hissederim her gelişimde. Okuduk ettik de ya sonrası… Apar topar evlendik. Yalan yok, sevdim Füsun’u ama her şeyin bu kadar hızlı gelişeceğini tahmin etmemiştim. O sırada çalışıyordum bir de. Ailesinin iznini bu sayede kapmıştım. Fakat işten çıkarıldığımdan beri her şey tepetaklak gitmeye başladı. Sevip âşık olduğum, gözlerinin içi gülen Füsun gitti; huysuz, başımın etini yiyen, dırdırcı bir kadın geldi. Ona kalsa elimden gazeteyi bırakmamalı, durmadan iş ilanlarını kovalamalıyım. Nefes bile almadan… Kıytırık bir bölümden mezun olunca böyle didinip duruyorsun işte. Bir şekilde önceki firmada işe girdik ya hala şaşarım. Uzaktan akrabaların, tanıdıkların telefonları böyle anlarda çalıyor. Borçlu kalıyorsun millete. O yüzden kimseye minnet etmek istemem. İnsanlara ırak durmak en iyisi…

Bir zanaatım, sanatım da yoktur. Elimden iş gelmez. Ne tamir tadilat işlerinden anlarım ne iki yumurta kırarım. Bundandır İbo’ya imrenirim bazı bazı. Saftır, cahildir ama bu cahilliğin getirdiği bir özgüveni, patavatsızlığı da vardır. Girişkendir, atiktir, sıcak soğuk bakmadan suya atlar. Yırtıklığının çeyreği bende olsa ne vardı, diye düşünmüşümdür hep. Belki de Füsun haklıdır. Deli İbo kadar olamadım; korkağın, pısırığın tekiyim.

– Nereye daldın oğlum? Uyuyor musun?

– Doldur kadehleri de tokuşturalım.

 İnce silindir bardaklara önce rakıyı sonra da soğuk suları doldurdu. Arkada koşturan garsona el göz işaretleriyle beyaz peynir, kavun getirmesini söyledi. Zaten bunlar olmasa içemem şu mereti. Tadı zehir gibi gelmiştir sek içtiğimde.

– E anlat, iş bulabildin mi?

– Yok, arıyorum.

– Bizim arkadaşlara bir sorayım, onlar da soruştursun. Sanayide çalışabileceğini bilsem iş çok da…

  Her seferinde ettiği şu laf illet eder beni. Geçmiş başarısızlıklarının tatlı intikamını alıyor aklınca. Şimdi rolleri değiştik. Ben ne yapacağını bilemez haldeki adam; o kararlı, kendinden emin…

– Tabi okumuş etmiş adamsın. Seni kesmez böyle işler.

– Yok, ondan değil de… Yapamam ben o işleri. Beceremem.

Pis pis sırıtıp onayladı.

– Sami abi geliyor arada demlenmeye. Seni sorup duruyor, napıyor iş buldu mu diye. Malum sen arayıp sormuyormuşsun.

Yine sinirlerim zıplıyor. Kafaya dikiyorum bardağı. Yüzümü acı çeker gibi buruşturup nefes veriyorum.  Ona bakmadan homurdanıyorum.

– Bırak Allah aşkına şu inadı. Böyle nereye kadar gidecek. Belki yardım eder sana ha. Baban sonuçta. Kötülüğünü ister mi? Yıllar önce olmuş bitmiş olayları uzatmanın manası var mı? Eski devrin adamları bunlar. Ne var yani karısına, çocuğuna biraz hor davrandıysa… Benim babam da öyleydi misal. Onlar öyle görmüşler, ne yaparsın.

– Kapat şu bahsi İbo. Nerede kaldı peynirler?

 Garsona seslenip acele etmesini söylüyor. Sonra ardı ardına bardakları deviriyoruz. O alışık. Konuştukça konuşuyor, neşeli hikâyeler anlatıyor. Benim kafam buğulu. Bir süre sonra ne diyor, pek takip etmiyorum. Ne kadar zaman geçtiğini tam kestiremiyorum; ama gitme vaktinin geldiğini anlıyorum.

– Hadi seni eve bırakayım, diyor İbo.

Sendeleye yalpalaya meyhaneden çıkıyorum. Arada gözlerim kararıp düşer gibi oluyorum. İbo koluma girmiş beni eve getirmiş. Füsun yüzüme kolonya çarpıp söyleniyor. Öpmek için kaykılıyorum, eliyle itip koltuğa yapıştırıyor.

– Bekle de kahve yapayım. İçmesini de bilmezsin ki!

O içeri giderken koyu uzun saçlarını, eteğini dolduran kalçasını, kalın etli bacaklarını inceliyorum. Güzel kadın Füsun… Nasıl evlendik biz? Anımsayamıyorum. Şu üstüne oturduğum koltuk, televizyonun karşısındaki kanepe, sehpa, mutfak masası… Bunları ne zaman aldığımızı da anımsayamıyorum.

  “Şu kahveyi iç bakayım”, diyerek içeri giriyor. Elindeki fincanın üstünde kalp resmi var. Kahve biraz acı ama ses etmiyorum. Füsun terliklerinin içindeki boyalı ayak parmaklarını büzüştürüyor, ellerini dizlerinin üstünde birleştirmiş tırnaklarıyla oynuyor. Arada göz ucuyla beni süzüyor.

– Şey… Babanı arasak, belki iş bulmana yardımcı olur.’

 İçten içe sinirlensem de belli etmemeye çalışıyorum. Televizyondan yansıyan omuzları düşük, avurtları çökük adama bakıyorum.

– Yarın birkaç yerle daha görüşeceğim. Sonra bakarız.

– Bakarız deme. Ara. Ben konuştum babanla zaten. Senin aramanı bekliyor. Yardımcı olacak.

 Aramamı bekliyormuş. Kendisi aramaz, benim aramamı bekler. Çünkü egosunu tatmin etmek istiyor, ‘ben beceremedim, yardımına ihtiyacım var’ sözünü duymak istiyor.

– Bana danışmadan ne diye arıyorsun? Kim dedi sana, onu ara diye?

Bir hışımla ayağa fırladı. İnadımdan, aptal gururumdan, saçma sapan huylarımdan dem vurup payladı beni. Kafam hala gidip geliyor, sinirlenmem gerekirken sırıtmaya, sonra da gülmeye başlıyorum. Bu iyice sinirlendiriyor onu. Ne ara bu kadar sinirli, huysuz bir kadın oldu?

– Hasta edeceksin beni. Artık yeter! Nasıl geçineceğiz biz? Ne yiyip içeceğiz? Çocuğum olsun istiyorum ben, anladın mı? Nasıl baba olacaksın sen? Daha eve ekmek getirmekten acizsin.

Yüz hatları keskinleşmiş, çatık kaşları, alevler çıkaran büyümüş gözleriyle bana bakıyor. Burnundan soluyor. Gözüm önce yarım aralık ağzına, oradan da inip kalkan göğüslerine kayıyor. Sonra gözlerimin dolduğunu, ağlayacak gibi olduğumu hissediyorum. Tekrar yüzüne bakıp;

– Beni niye artık sevmiyorsun Füsun, diyorum.

Afallıyor. Böyle bir soruyu beklemiyordu. Gözlerindeki ateş söner gibi oluyor. ‘Ne saçmalıyorsun’ diye kekeliyor.

– Beni artık sevmiyorsun. Gözlerindeki nefreti görmemek imkânsız. Niye benden bu kadar nefret ediyorsun?

Birden kendimi tutamayıp ağlamaya başlıyorum. Gözlerimden yaşlar boşalıyor, önce hıçkıra hıçkıra, sonra haykıra haykıra ağlıyorum. Sanki yıllardır içimde biriktirdiğim zehri kusuyorum. Mutfaktan peçete getirip uzatıyor. Salya sümük halim dokunmuş olacak ki yanıma oturup elini dizime koyuyor. Bir şeyler demek istiyor ama diyemiyor.

O da ağlamaklı oluyor. İkimizin de göğsüne bir şeyler oturmuş gibi. Boğazımız tıkanıyor. Sözcükler çıkmıyor dudaklarımızdan. Sıcak nefesini yanaklarımda hissediyorum. Kollarını boynuma dolamış, öylece bekliyor.

– Gel içeri geçelim, diyor. Uyuyalım. Yarın salim kafayla oturup konuşuruz.

– Sen git, balkonda bir sigara içip geleceğim.

Hava soğumuş. Isınmak için bacaklarımı hareket ettiriyorum. Bir yandan titrerken bir yandan sigaranın dumanını içime çekiyorum. Cebimden telefonu çıkartıyorum. Kulağıma götürüyorum. Telefonun çaldığı bu süre bir ömürmüş gibi geliyor. Bir yandan açılmasını da istemiyorum.

– Alo, diyor telefonun öbür ucundaki kaba ses.

Yutkunuyorum. Ezilen benliğimi yutup sindirmeye çalışıyorum. Gözüm seğiriyor, kalbim sıkışıyor.

– Alo, diyorum ürkek bir sesle. “Baba… Benim.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Şevval Tufan

23 Ekim 2025

Petrol ve Gökkuşağı: Çölde Piknik’te Ç..

Huban Korman’ın Çölde Piknik kitabı, çocuk gözünden çevresel tahribatı anlatırken, masumiyetin sesiyle dünyaya bir çağrı yapıyor. Huban Korman’ın hem yazarlığını hem de çizerliğini üstlendiği Çölde Piknik, ilk bakışta bir çocuk k..

Devamı..

Rebecca F. Kuang ile Hayatındaki Kitap..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024