“Doğruyu, yalnızca doğruyu söyleyeceğinize yemin edebilir misiniz?
Buna sonsuza kadar devam edebilirim.”
– David Shields
Perişan bir yazgı, kimseyi kuyudan çıkarmıyor. Söz gelimi kendisi yok fakat arkadaşını göndermiş bir korkak –ki bir korkağın, tabii ki her şeyi bilen bir dostu olur– gecenin içinde sıkışıp kaldığı meçhul bir evin salonunda tasladığı kibir tarafından mahvolmuş illegal bir protesto. Duyulan zindan yankıları, cehennem ıslıkları, zorbalık, çığlıklar… Fakat o bilmiş et yığını şaşkın gözlerle izliyor olan biteni. Benim felçli ayaklarıma, saklamaya çalıştığım kuyruğuma (bir kuyruğum var mı?) ilgiyle kaşlarını kaldırıyor, karga tulumba arabalara bindirilen sanatçı dostlarımıza ürpererek adeta parmaklarını ısırarak bakıyor. Yani onun kıyameti, ikinci bir günün isteği dışında, başka bir yerde uyanmak. Korkusu ucuz cesaretlerini pazarlayamayacağı bir hücre.
Bana hiçlikten alıntı yapıyor. Çoktan gırtlağı sıkılmış, etine köpekler saldırmış bir yığın yarım kalmış insanı karşımda övüp duruyor. Kim bunlar diyorum elimle bir sineği kovar gibi ve içimde biriktirdiğim dünya nefretini ona kusmaya hazırlanarak. Fakat kapımız kırılıyor ve yazgımız, iki harici zorbadan yediğimiz yumruklarla birleşiyor. Fakat onun korkusu, benim ilticam, onun zebanileri, benimse hayatıma anlam kırıntıları.
Çevirdiğimiz dolabı anlamışlar, ne var bunda?
Çaresiz değiliz fakat kuyular bizim için açılıyor. Biz işten kaçanlar değiliz, mal sahibi, o ağa geçinen yüzleri sağlıktan kıpkırmızı kesilmiş hastalıklı bencillerden kaçtık. Fakat elimize kan bulaştı. Bazen buna engel olunamıyor. Yoksa biz kerli ferli planlar yapıp insanların karınlarını deşip intikam kahkahası atacak insanlar mıyız? Rica edeceğim. Hem ben yürüyemiyorum bile. Halimi görmüyor musunuz?
İş bu ya, yazgımız bizi küçülttü, ezdi ve işin sonunda, tam bir oyun çıkardık, yeraltı sahnesinde köpürte köpürte oynamanın hazırlıklarını yapıyoruz dedik, gel gör ki bu terk edilmiş evin içinde, işte şu bilgiyle serpilmiş, aklının kelepçesini boynuna geçirmiş fukaraya bile el açar olduk. İyi de biz kimiz?
Bu kimseyi ilgilendirmez.
Daha güzel günler görmüştük. Yani en azından ben, şimdilerde gizlemeye çalıştığım çehremi, istasyonlarda, sahillerde, caddelerde hiç değiştirmeden yürüyebiliyordum. Elbette bahsettiğim zamanlar, geceye yasak konmadan evveldi. Yani şimdilerde, nasıl demeli… böyle baskın basanındır gibi tuhaf bir vaziyeti var memleketimizin. Ellerimizde karalanmış kâğıtlar ve bu kâğıtlar ölümden bahseden bir düşkünün yürüyüşü, açlığı, korkuları ve intiharıyla dolu. İşte kapı kırılmadan evvel, korku bizim dilimizdeydi. Şimdi başımıza bir ağrı gibi saplandı. Tabii ben ve birkaç arkadaşım, korkudan çok, “yine mi” mânâsında yüzümüzü buruşturmuştuk fakat gelin görün ki şu her şeyi bilen, her şeyi yaşamış ilgi delisi, yazgımızdaki utanç verici delik, kıyamda el pençe divan, titrek bir vaziyette, ağzı yakarış provasında… Bunun insanlıkla ne ilgisi var şimdi? Bu, olsa olsa bir tür istisna…
Bir şeylerin kıyısındayız. Ben, bir birey olarak tanınmaz haldeyim; Ellerimiz kanlı nihayetinde. Ve benimle birlikte bir şeylerin kıyısında olan arkadaşlarım, uzun zamandır onları temizleyecek bir fırtınayı bekliyor. Bir tür anarşinin, düzensizliğimizi ilga etmesini bekliyorlar. Ben de bekliyorum. Çünkü biz bir erdemin kaybedildiğine şahit olduk. Saflığın kulesinden yere çakıldık ve ben artık yürüyemiyorum. Buna inanamıyorum ama işimiz şu safdil mutsuz zengin çocuğunun eline kaldı. Şu titreyen.
Arabalara yüklenirken (biz) dişleri gıcırdayan memurlar bir hayli titizlendi. Onlara küflü fikirlerimizden, kirli ahlakımızdan bir şey bulaşmamalıydı sonuçta. Makam sahibi olduğu çok belli biri geldi. Ağır ağır yürüdü, dünya onun kalın ensesi etrafında dönüyordu. Yürüyüşünde, konuşmasında, ellerinde hep bir teftiş, hep bir şüphe, hep bir canımı sıkmayın tavrı. Korkudan ağladı ağlayacak hanım evladımızı kucaklayıp götürdü. Ah, işte, bizim perişan yazgımız. Peki, biz kimiz?
Kim bilir, belki bozguncu olup olmadığını söyleyen küçük bir kalabalığızdır. Yahut bu, kimseyi ilgilendirmez.
Daktilo tuşlarının sesi, çıplak bir insan bedeninde şaklayan kırbaç sesleri gibi yahut hasta birinin ciğerlerinden gelen ölüm seslerine benziyor. Biz de tekrar edip durduk. Hep aynı şeyler, hep aynı bozuk usul. Amacımız nedir? Neden toplandık? Neden bu kıyıma dahi değmeyecek protesto? Boktan bir tiyatro oyunu için mi? Fakat bizler eski suçlularız. Ve aramızda korkak bir eski suçlunun, müsvedde arkadaşı da vardı ama o, zinhar bir şey bilmez, görmemiştir, duymamıştır. Onun çehresi hâlâ aydınlıktır. Gidin bakın, asla kalbi olduğunu anlayamazsınız. Arkadaşlarım için bir sigara ferahlığı dileniyorum. Ben içmeyecek miyim? Ben hayatımda ağzıma koymadım o laneti. Evet bir oyun içindi. Kıyıma değerdi. İdam mangası nerede?
Bize ateş!
Hepimiz kuyu misal hücrelerde cephanemizle küfleniyoruz artık. Cephanemiz, retorik sorular, edebi küfürler ve dayanılmaz bir acıyı mahfuz yırtık iniltilerimiz. Benim bacaklarım tutmuyor söz gelimi fakat ısrarla zemini ıslatıyorlar. Hissetmediğimi söyledim kaç defa! İşte, usul bozuk. Bizim statümüzde mahkûma ziyaretçi yasak burada. Demiştim, bozuk ahlakı yaymamak meselesi. Fakat makamı yukarılarda, tabii bu yukarısı özünde kötü bir ressamın utanarak çizdiği bir göğün bozkırıdır olsa olsa, bir zat teşrif etti. Yüzümüze tükürür gibi baktı. Bana ve arkadaşlarıma birer bozguncuymuşuz gibi baktı. Çevirdiğimiz dolabı anlayabiliyormuş gibi baktı.
“Yasak!” dedi, gitti.






