Tek tek, birbirine sıkı sıkıya bağlı düş kırıklarından oluşur bir iskele. O yüzden bu kadar şefkatli. Üzerinde gezinen adımları sorgulamaz. Bugün de sahil yolunun sonundaki iskele, derinleşen mavinin içinden kollarını açarak onu kabul etti. Şarkı söylemeyen bir mavi.
Son günlerde ağırlaşan bedeni ayaklarını yoruyordu yormasına ama adımları ürkekliğini kaybetmemişti. Kıvrımlarla dolu bir nehir gibi toprağına giden yolda süzülür. İnsanlar, onun yanından geçtiğini çoğu zaman fark etmez. Edemez. O, gölge gibi. Telaşlı ve yarım. Hiçbir zaman tam değil.
İnsan neyi unutmaz?
Öğle paydosu sona ermek üzere olduğu için hızlandı. Aklında hep aynı soru. Şehrin bu yakasını pek bilmiyor. Taşınalı bir hafta oluyor. Bu süre boyunca sahili, parkları, marketleri, işine yarayacak her yeri öğrenmişti bile. Yeni işine başlamadan önce yerleşmiş olmak istediği için planlı hareket etmişti. Yeni başlangıçlar; yeni bir iş, yeni bir semt, yeni bir ev ve yeni korkular. Bilerek görünmek istemiyor gibi. Suyu o kadar saydam ki korkuyor. Havzasının derinliğinin farkında mıdır nehir?
En son geçen hafta, Çiğdem’le oturduğu kafede idrak etmişti durumu. Beş saat gibiydi gülmeleri hâlbuki beş saniyeydi. Çiğdem’e nihayet aile evinden kurtulduğunu, yeni hayatının onu mevcut durumundan çok daha rahat ettireceğine emin olduğunu anlatıyordu ki Çiğdem’in arkasında birinin dikildiğini fark etti. Çiğdem, Zeynep’in baktığı yere döndüğünde küçük bir çığlık attı. Okan masalarına oturdu ve o hiç yokmuş gibi konuşmaya daldılar. Yok gibi. Yarım. “Aaa ben sizi tanıştırmayı unuttum. Hadi siz tanışın ben de bir lavaboya kaçayım,” dedi Çiğdem. “Gerçekten kusura bakma, o kadar uzun zaman oldu ki sizin sohbetinizi de böldüm. Ben Okan,” derken elini uzattı. Ağzını hevesle açarken koca bir hiç. Beş saat süren beş saniye. Kahkahalar. Çiğdem masanın altından ayağına vurdu. Adını söyleyemedi.
Telaşlı olduğunu düşündü. Evet, çocuktan etkilenmişti ama adını unutacak kadar değil. Yeni iş yerinde, patronu onu herkese takdim ettiği için adını söylemek zorunda kalmamıştı. İlk iki gün boyunca hiçbir şeyi unutmadı, kendi adı dâhil. Ya sonra? Patronu, aranacak insanların listesini eline tutuşturduğunda kibarca gülümsedi. Numaraları tuşla, zil sesi, yanıt bekleyen insanlar. Adı yok. Asla hatırlamıyor. Çantasından çıkardığı kimliği bacağının üstünde, geri kalan numaraları tuşluyor. Adı var. Tam’a yakın artık.
Dün akşam çöpleri apartmanın önüne bırakırken birinci kattaki teyze, “Hoş geldin kızım,” diye seslendi. “Eyvah esir alacak şimdi bu teyze,” diye aklından geçirirken teyze her zamanki soruların ilkini soruyor: adın ne? Hâlbuki sonrası kolay: kaç yaşındasın, ne iş yapıyorsun, evli misin, sevgilin var mı, annen baban nerede ve daha devam edecek bir sürü lanet soru. Teyzeye boş boş baktı. Allahtan teyze ardından kovalayan varmışçasına diğer sorulara geçmişti. Ne cevap verdiğini bile hatırlamadan yukarı çıktı. Yukarı. Adını bulmaya…
Tüm akşam neden bunca unutkan olduğunu düşündü durdu. Yorgunluktan başka sebep bulamadı. Kendini suçladı, yaralı ruhunu daha çok. Uykusunu, beslenmesini bir düzene koymaya karar verdi. Saçma sapan hazırladığı son yemeğini yedikten sonra bir duş alıp yatağına geçti.
Evren, suçladığım beni anlar mı?
Bugün güzel başlamıştı, iş yerinde yine adını hatırlamayana kadar. Dün telefonda kendisiyle sulu sulu konuşan adam karşısına dikildiğinde onun adını hatırladı. Kendi adı yok. İş çıkışı bir bileklik yaptırmaya karar verdi. Çözüm aramaktan bile utanıyordu. Bir insan nasıl adını unutur? Adının yazılı olduğu bileklik bileğinde koşa koşa eve geçti. İlk iş annesini aramak oldu. Yeni düzeninden konuştular önce, konuşmuyor cıvıldıyordu. Sonunda annesine adını sordu; anne benim adım ne? Annesinin sesi yoktu.
Kadını daha fazla endişelendirmemek için işi alaya vurdu ama annesi bir aksilik olduğunu fark etmişti. Yarın ziyaretine gelecekti.
Sabah gördüğü tuhaf rüyanın etkisinde bilekliğine baktı.
Nehir. Nehir. Nehir.
Çok tekrarla başkasının ismi gibi ezberleyeceğine inanıyordu. Olmadı.
Akşam annesi geldiğinde her şey normal başlamıştı. Ta ki annesi lafı babaannesine getirene kadar… Şaşırdı. Rüyasında babaannesini görmüştü.
“Kızım ne dedi sana anlatsana doğru düzgün,” diye azarladı annesi. Geçiştirip duruyordu.
“Aman anne sabret falan dedi. Bir de bir sayı söyledi ama tam hatırlayamıyorum. Ne bu kadar taktın anlamıyorum ki.”
“On üç mü dedi sana?”
“Yok artık anne! Evet ‘On üç,’ dedi. Sen nasıl tahmin ettin bunu?” derken gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.
“Kızım sen demedin mi adımı unuttum diye, hepsinin birbiriyle bağlantısı var.”
“Öff anne hurafelere inanmam biliyorsun.”
“İyi o zaman anlatmıyorum. Az kalmış zaten sen uğraş adını hatırlamak için.”
“Tamam ya sustum. Hadi n’olur anlat.”
“Biliyorsun sana ismini babaannen verdi. Onlarda gelenektir; ilk kıza kendi annelerinin ismini verirler. Sen de benimkini vermelisin mesela.”
“Neyse ki senin ismin güzel anne,” deyip annesinin yanağından kocaman bir öpücük alıyor.
“Zevzek ay, az rahat dur da devam edeyim. Neyse, biliyorsun baban tek çocuk. Kendi kızı olmadığı için babaannen sana annesinin ismini verdi. Sonra seni üç su yıkadı. Buraya kadar normal de sonrası karışık. Yani benim için karışık. Baban için normal. Erkekler içeri alınmasa da bilirmiş hikâyeyi. Cebinden ufacık bir hava deliği olan kavanozu çıkardı. İçinde kıpır kıpır bir şey uçuyor. “Aç pencereyi,” diye emretti bana. Ne yalan söyleyeyim çok korktum o an. Önünde sen yıkanmış, çırılçıplak yatıyorsun ve elinde tuhaf bir kavanoz. Kavanozu hafifçe açıp sana doğru yaklaştırdı. Sonra bir şeyler fısıldayıp kavanozu açtı. Küçük bir ateşböceği senin üzerinde uçtu, sonra camdan çıktı gitti.”
“Yuh anne bu ne? Büyücü falan mıydı babaannem?”
“Saçmalama be kızım. Ama ezelden gelen inanışları böyleymiş. Yoksa babaannenin öyle büyüyle falan hiç işi olmazdı. Ama laf aramızda bence istese yapardı. Değişik bir kadındı. Baban kırk yaşından sonra böyle olduğunu söylerdi. Bakalım belki sen de kırkından sonra tuhaflaşırsın. Ay tamam korkma be deli, keşke babaannen gibi bir kadın olsan. Dur şimdi, ne anlatıyordum ben? ‘Hadi giydir bebeğini kızım, daha fazla üşümesin Nehir,’ deyip ne fısıldadığını söyledi bana; ‘Yol göstereceksiniz yolunu kaybetmişe, yardım edip ışık tutacaksınız.’ Dua gibi bir şey. Fakat sonra babanların tarafından duyduğuma göre, bunların inanışına göre büyüklerden –babaannen gibi efsunlu kadınları demek istiyorlar– ölenler ilk üç gece ateşböceği donuna bürünürmüş. Sevdiklerini bir bir gezer vedalaşırlarmış. E kızım sen babaannenin ölümünden hemen sonra taşınmıştın yanımızdan. Vedalaşamadınız siz. Hasretle yanarmış o zaman göçüp gidenler ve hasret duydukları insandan bir şey alırlarmış. Aratıp dururlarmış, onları hatırlasınlar diye. Senin de ismini almış, o vermişti o almış. Ama geri verecek işte. Onun sevdiği bir şeyler yap bugünlerde. İki dua oku ardından.”
Annesi o gece yanında kaldı. Sarılarak uyudular. Yatağından fısıltı yükselmiyor. Ertesi gün babaannesinin de kendisi gibi denizi sevdiğini hatırlayıp koşarak dışarı çıktı. Sahilin sonundaki iskele tüm şefkatiyle kollarını açmış onu bekliyordu sanki. Usulca ilerliyor. Ebedî bir pırıltı. Yarımdan biraz fazlaydı artık. İçi sonsuz mavi, adı Nehir.






