Kanayak: Susturulan Sesin Hizası ve Ötesi

Kanayak: Susturulan Sesin Hizası ve Ötesi


Twitter'da Paylaş
0

Gamze Arslan’ın öyküleri, meselesi olan bütünlüklü öyküler. Toplumsal konulara dokunurken psikolojik ve felsefi zemine yaslanıyor.

İki kişinin olduğu her yerde toplumsal ilişki ve her ilişkide iktidar mücadelesi vardır. Bu mücadele yani ben ile ötekinin egemen olma savaşımı, toplumsal yapıya olduğu kadar bireysel yaşama da hükmeder. Anneden farklı ve özerk bir birey olduğunu algılamak ve anneye kabul ettirebilmek hayattaki ilk iktidar mücadelesidir. Oysa asıl olanın ufak bir provası niteliğindedir bu, çünkü tüm haşmetiyle baba (ya da baba adıyla anılan her ne varsa) sırada beklemektedir. Çocukluk dediğimiz o güzel ve uzak ülke aynı zamanda kendini var edebilmek ve kabul görmek adına girişilen bir meydan muharebesidir. Ve bu mücadele hayat boyu tekrarlanır.

2016 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü alan Gamze Arslan’ın ikinci öykü kitabı Kanayak Haziran 2019’da Can Yayınları etiketiyle yayımlandı. İlk öykü kitabı Çerçialan’dan tanıdığımız dil ve anlatımının izleklerini takip eden, üstelik bir adım da üste taşıyan on üç öykü yer alıyor Kanayak’ta. Özgün anlatı dilini yaratma uğraşında olan Arslan, alışılagelmiş ve ortalamaya denk düşen anlatımın ötesinde bir özenle mutadı yıkarak yerine yeni bir dil koyuyor. Öykülerin kurgusu kadar mitolojiye ve geleneklere yaslanan sembolik anlatımla sağlıyor bu etkiyi. Böylelikle katmanlı, okunup geçilmek yerine okurun zihninde devam eden kalıcı öyküler yaratıyor. Okuru duvara çarpan, yüzleştiren, düşündüren protest öyküler bunlar.

“Ben neden buradayım? Size çiçek isimleri sayıp, romantizmi, oradan aşkı, oradan bağrı yanık yanık sızlatan sevdayı, hadi hiç olmadı sevgiyi anlatmak için mi?” Hayır, bize çiçek isimlerini sayan romantik öyküler değil bizi yaşamın gerçekleriyle yüzleştiren sert öyküler yazıyor Arslan. Acıya dokunuyor. İnsanın en içine, karanlığına fener tutuyor. Psikolojik şiddetin –yara izleri dışarıdan gözlenmese de– bir şiddet türü olduğunu ifşa ederken değindiği konular kadar kullandığı dil ile görünür kılıyor halının altına süpürülenleri. Gerçekliğin en çıplak haline doğru yol alıyor, hatta bir örtü olan bedeni bile soyarak iç organlara, ete, kemiğe kadar ulaşıyor. Yazınsal dili sert olsa da fantastik ve büyülü gerçekçiliğin diliyle anlatarak acı ve şiddetli olanı dayanılabilir kılıyor. Kemiğe dayanan bıçağı, eti dağlayan acıyı bu dille yumuşatıyor ancak steril bir dil değil öykülerin dili. Yerel ve yöresel ezgilerin duyulduğu, yazarın değil öykü kahramanlarının konuştuğu, soluk alan, canlı bir anlatım yaratıyor. Belli bir coğrafyaya, zamana, mekâna, ideolojiye dair anlatıyı değil, evrensel olanı yakalıyor. Bir düşüncenin sınırlarını kaldırmak bir bedeninkinden daha zordur, der Michel Schneider. Gamze Arslan ise hem bedenin hem de düşüncenin sınırlarını aşarak veriyor iktidar kavramıyla mücadelesini.

gamze arslan pınar üretmen öykü edebiyat

Gamze Arslan’ın öyküleri, meselesi olan bütünlüklü öyküler. Toplumsal konulara dokunurken psikolojik ve felsefi zemine yaslanıyor. Kadınların susmaya ve boyun eğmeye hizalanmış dilinin kilidini kırarak toplumsal ahlak örtüleri altına gizlenmiş dertlerini, meramını, haklarını ifşa ediyor. Ancak sadece kadın sorunlarını dillendiren öyküler olduğunu söylemek haksız ve yetersiz bir tanımlama. Kızların, erkek evlatların hatta çiçeklerin, hayvanların, eşyaların, giysilerin, doğanın dile geldiği bir dünya var öykülerde. İktidar baskısı altında kalan, bastırılan, gizlenen, ezilen her ne varsa açığa çıkarmak, ifşa etmek derdinde yazar.

On üç öykünün on üçü de meselesi olan ve iktidar mücadelesi veren öyküler. Kimi zaman bir organı, bazense haksızlığa baş kaldıran bir binayı konuşturuyor Arslan. Bir rüyanın içinden seslenerek bilinçaltında yer alanları açık ediyor kimi öykülerinde. İlk öykü olan "Manıklar"ın hem bilge hem cadı olan kadim zaman kadını Sütleğen’in haksızlıkları alaşağı eden sesi tüm öykülere sinmiş diyebilirim. "Ben Evlat, Kız Evlat!" öyküsündeki bilinç akışını, rüyaların psikanalitik çözümlemesini, anne (ve babayla) yaşanan iktidaryal şiddetin aynaya yansıyan yüzünü ve Heybeliada faytonlarını odağa alarak hayvanlara uygulanan şiddetin görünür kılınmasını çok başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum. Öykülerin seyri boyunca yaşamdan ölüme doğru akan, ritmi ve ahengi olan bir yol izliyor kitap.

Bir iktidar ve erk meselesi bu. İktidar kavramını tepeden baskı kuran tek ve baskıcı bir yapı olarak değil toplumun tüm katmanlarına ve ilişkilerine bir ağ gibi yayılan, günlük hayata yön veren mikro-iktidar kavramı üzerinden ele alıyor. Ailede, okulda, arkadaşlıkta ve hatta aşkta her daim yaşanan, bir tarafı hizalamaya ve etki altında tutmaya meyleden bir erk kavgası. Annenin çocuğuna ya da kocanın karısına uyguladığı gövde gösterisi. “Evlenirsen aç bu nevresimi demişti; ben evlat kız evlat! Mezarla bile inatlaşıyorum!” Hatta toplumsal kuralların, örf ve adetlerin kimi zaman bir çeyiz sandığı eşliğinde kimi etek boyuyla, acılı bir ağda ritüelinde ya da pişirilecek kap kap yemeklerle tektipleştirme ve sessizleştirme mücadelesi. “Suya kanım bulaşıyor, koltukaltlarımda yüzgeç çıkıyor, annemin ağdasından daha sancılı, önce birinden, sonra diğerinden.” Ve günlük hayatta görmezden gelinen, hakkında konuşmaktan kaçınılan iki erk odağını hedef alıyor: aile düzeni ve dilsel yapı. Aile içi ilişkileri de romantik, yapay, yüzeysel bir şekilde değil yaraya neşter vurarak, irini akıtarak görünür kılıyor. Kol kırılır yen içinde kalır demeden, gizlemeden, kutsal sayıp aklamadan, cesurca. “Buzsuz rakı olmaz, adaletli baba olmayacağı gibi.” Anne kız ilişkisinde (ya da ilişkisizliğinde), babayla bir türlü kurulamayan samimiyette, evlilikte toplumsal gözün mahremiyeti ele geçirdiği yerde yaşanan bir iktidar mücadelesi bu. Erkeklerin gövde gösterisine kadınların susarak ve boyun eğerek dahil oldukları, el alemin ne dediğinin kalp kırıklıklarından mühim sayıldığı yaşamların anlatısı. Bunu yaparken ikinci büyük iktidar aracını yani dili, söylemle disiplin altına alma hallerini de otopsi masasına yatırıyor. Özgün ve özgür bir söylem yaratarak dilin iktidarını ifşa ediyor, köreltiyor. Yerel deyişle eksik etek ya da saçı uzun aklı kısa söylemlerine denk düşen Kanayak adı ve meselesini görsel olarak ilk elden açığa vuran kapak tasarımıyla olduğu kadar öykülerin diliyle de okuru kavrayan bir kitaba imza atmış Gamze Arslan. Gözünü budaktan sakınmadan, ortalamanın dışına çıkma cesaretiyle, cesurca… “At kapıyı açıyor, peşindeyim, bahçede baktığım iki köpek, onlara da bir ad koyamadım, adlandırmaktan korkuyorum babam bir kadın adı söyleyip gittiğinden beri, kuyruklarını sallıyorlar, yine bana.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR