“Nerelisiniz?”
Edith kütüphaneden alelacele çıkmıştı, sorarken nefesini kontrol edemedi. Onun kesik kesik çıkan sesini duyunca Nick bir anda irkildi. Afallayarak cevap Verdi. “Kaliforniya.” Siyah şemsiyesinin altından kadının ıslanmış saçlarına baktı. Mavi balıkçı yağmurluğuna ve bu havada bez ayakkabı giymiş kadının aklına şaştı. Edith kısa saçlarını umursamazca karıştırıp etrafı hafifçe ıslattı, “Ben sizi Fransız sanmıştım,” dedi.
“Büyük dedem İtalyan.”
İtalyan, diye mırıldandı Edith, kabul görülebilirdi. Kaldırımdan aşağıya indi, büyük su kütlelerine basarken onun paçalarını ıslattığını fark etmiyormuş gibi yürümeye başladı. Bir yandan da siyah şemsiyesiyle nereye gittiğini sormak istemediğinden, ona ayak uydurup yürümenin zevkine varmaya çalışıyordu. Nick pantolonunun paçalarına baktı, “Bugün bu şehirdeki ilk günüm,” dedi iç çekerek. 49.caddenin köşesine vardıklarında Edith sanki birini görmüş gibi kafeye yöneldi, kapısını açıp hızlıca içeri girdi.
“Yağmur çok hızlandı.”
Garson gülümsedikten sonra ortadaki bir masaya kendini bırakıverdi. Kahve gelinceye kadar ıslak yağmurluğuyla beraber cama vuran yağmur damlalarını izledi, kaçışan insanları göremiyorum diye mırıldandı.
“Neyden kaçışan?”
“Yağmurdan,” dedi ve yağmurluğunu çıkarıp yandaki sandalyeye attı, kendi ıslak sandalyesine oturdu.
“Hızlı yağıyor, kendin söyledin.”
“Kahve içmek için.”
Nick siyah çantasından dosyasını çıkarırken Edith merakına yenilip, dosyayı elinden kaptı. Tek tek jelatinlenmiş –Tanzanya’dan Meksika’ya dek uzanan– banknotları uzun uzun inceleyerek dosyayı karıştırdı. Belki uzun bir yolculuktu, belki de yadigâr kalanlar.
“Gezdiğimi hayal etme, sadece koleksiyonculardan topladım.”
Gözlerini dosyadan kaldırdı, “Mühim değil,” omuzlarını silkip cüzdanından Sırp dinarını çıkarttı. Nick dosyasından, bu buruşmuş dinar karşılığında rengârenk Tanzanya şilinini çıkarıp Edith’e doğru uzattı. 100 Tanzanya şilinine karşılık 5 Sırp dinarı, güzel bir alışverişti. Dosyayı ortaya bırakıp ülke seçmeye çalıştılar. Nerede doğmak isterdin diye sordu Edith, kendisi bilmiyordu. Bir yerlere kaçmanın verdiği huzur ile aidiyet hissetmediğini ekledi ve gözlerini dikip sorusunun cevabını beklemeye başladı. Nick cevap vermedi, “Treni kaçırmamalıyım,” dedi, şehre bir saat uzaklıkta dedesinin evinde kalıyordu. Hızlıca giyinip sokağa çıktılar, geldikleri yola doğru yürümeye başladılar. Edith kütüphaneden çıktıklarında ikisinin de ters yöne doğru yürüdüklerini fark edip gülümsedi. Onca yolu sırf konuşmak için yürümüş olabilirlerdi, istasyonu bulamadıklarını fark ettiğinde karşıya geçen adamı durdurup sordu. Pek hâkimiyeti olmayan bu dilden anladığı kadarıyla caddeye doğru önden yürüdü ve koşmaya başladı. “Son vapuru kaçırmamak için son treni de kaçırmamalıyım,” dedi Nick, koşup ona yetiştiğinde.
İstasyona vardıklarında bir iki dakika öylece kapının girişinde durduktan sonra, Edith nefesini kontrol altına almaya çalışarak numarasını söyledi.
“Feribotu kaçırırsan buradayım.”
Kaçırmasını en içten şekilde dileyerek merdivenlerden aşağıya doğru koşan adama bağırdı ve istasyondan çıkıp 5. Cadde’ye yöneldi, kulaklığını taktı. Metaliksizlikten haftalık metro biletini yeniletmek istemedi, telefonu çaldığında eve yaklaşmıştı. Geri döndü.
Islak bir banka oturdu, şehirdeki bütün arkadaşlarına telefon açmayı düşündü. Belki birileri onları kanepelerinde ağarlayabilirdi, kimseyi aramadı. Yirmi dakika sonra Nick’i köşeden dönerken gördü, hızlı adımlarla parkın köşesine yürümeye başladı. Kimse bir şey demedi, 40. Cadde’ye yöneldiler. Edith vitrinlere baka baka yürürken, yirmi dört saat açık tabelasını fark etti. Kafasını kaldırıp ismini bulmaya çalışırken Nick çoktan içeri girmişti. Restorandan bozma bir lokanta, dedi Edith, idare ederdi. Yaşı tutmadığından şarap yerine filtre kahve söyledi. “Utangaçsın,” dedi ona. “Utangaçlığını dudaklarından fark etmek kolay. Bir şey söylemek istiyorsun, dudaklarını aralayıp bir anda vazgeçiyorsun.” Nick bir şey söyleyemedi, utandı. Kırmızı şarabından bir yudum aldı, bunun etkisini fark edemiyordu. Keklerinin son dilimini yiyip, aynı anda saatlerine baktılar. Gecenin üçünde, Nick bir anda, “Amerikan edebiyatını seviyorum ama aksanımdan nefret ediyorum,” dedi. Edith içinden onun aksanına şükretti. Garson dört parçada masayı toplayıp, hesabı getirdi. Şarap bulaşmış dudaklarını sildi ve siyah ceketini giydi. “Saçlarım bozuldu.”
“Saçlarını beğeniyorum,” dedi Edith, kıvırcık.
Havanın aydınlanmasına iki saat kaldığında açık bulacaklarını umdukları bütün mekânları tek tek dolaşmış, sonuncusundan ise temizlik yapılacağı gerekçesiyle kapı dışı edilmişlerdi. Bu sefer Nick onun adımlarını takip etti, sonunda sadece, “Nereye,” diye sordu. “Oraya,” dedi, hâlâ kalabalıklığını koruyan meydanı göstererek. Meydanı bilboardlardan düşen ışıklar aydınlatıyordu. Edith merdivenlerin sonuna doğru yürüyüp oturdu, önünden geçenlerle ilgili hikayeler anlatmaya başladı. Biraz üşüdü ve kafasını ona doğru çevirdi. Sırf ellerine bakmak için. Birbirine kenetlediği ellerine baktı, ısınmak için çabalıyor gibi bir hali var, dedi kendi dilinde, üşüyor. Bu sabah yolda gördüğü Nepalli kadından aldığı eldivenleri çantasından çıkardı. Pembeli morlu el örmesi eldivenleri hiçbir şey demeden ona uzattı. “Çok ilginçsin,” dedi Nick gülümseyerek, yine de giydi. Edith yine çantasını kucağına aldı, uzunca bir süre içini karıştırdı. Sabahtan beri çantasında taşıdığı hayliyle büyük gelen şapkasını çıkartıp başına taktı. Sırtını soğuk mermere yasladı ve canı hiçbir şey söylemek istemedi. Az ileride fotoğraf çekilen insanlara gözü ilişti, telefonunu çıkardı. Nick utandı. “Kötü çıkacağım.” Umursamadan hafifçe yaklaştı ve kocaman gülümsedi. Onun kıvırcıklığının yanında dümdüz saçlarıyla sırıtarak bir fotoğraf çekti ve hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını yeniden fotoğraf çeken insanların olduğu yöne çevirdi. Bir kadın mini eteği ile havanın soğukluktan bihaber geçip gitti.
Nick tam karşılarında duran bilboarddaki saate baktı, “Beklemek zorunda değilsin,” dedi isteksizce. İlk trenle kendisi gidebilirdi. Sol elindeki eldiveni çıkarıp Edith’in üşümüş elini tuttu, dünyanın durmadığından emin olmak için tekrar saati kontrol etti.
Saat yediye doğru istasyona yürürken, Edith bir gecede tanıdığı adama dönüp baktı. Onu ilk gördüğünde küçük el yazması kitapları büyük bir dikkatle inceliyordu. Önce saçları ilgisini çekmiş, sonra çantasına gitmişti gözleri. Sanki içinde dünyaları taşıyormuş gibi bir havası vardı. Cam fanusun arkasından onu izlerken, onun için yığınlarca hikâye yazıp hepsini de küçük not defterine minik başlıklarla kaydetmişti. Önce bir sanat öğrencisi, sonra kocaman bir iş adamından gezgin bir seyyaha dönüşen bu adama yeniden baktı . “Meczuptan başka bir şey değil,” diye fısıldadı yürürlerken, kimse duymadı.
Metroya koşan insanları gördüklerinde ikisinin de yüzüne bir gülümse oturdu. Birkaç adam onlara çarpıp hızlıca yürüyen merdivene yöneldi. Merdivenlerin sağında durup geçenlere yol verdiler. Yanlarından geçen insanların onlara çarpmasına izin vererek yavaşça aktarma noktasına doğru yürüdüler. İstasyonun tam ortasındaki büyük kırmızı çemberin içinde durup, “Bir numaralı hatta bineceğim, feribot Battery’den kalkıyor,” dedi Nick. Edith A hattını göstererek buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Şimdi tam terse düştüğümüz vakit.”
Edith’in aklına bir anda restaurantta konuşurlarken, Amerikan edebiyatı okumasına karşın onun Plath’i bilmediğini fark edişi geldi. Birbirlerine sırtlarını dönmeden hemen önce çantasından kitabı çıkarttı, bir şeyler karaladı. Tam ona uzatırken, Nick bir anda kendisine doğru çekip öptü. Edith bütün seslerin kesilmesi gibi bir şey diye geçirdi içinden şehir küçülmüş ve etrafı sarmış gibi. Dünya dönmeye devam ediyor ve metroya yetişmeye çalışanlar çarpıp geçiyor. Edith aniden çekildi ve arkasını döndü. Yürüyen merdivenlere binmeden önce bağırdı. “Benimle gel!”
Nick metronun kapısı tam kapanacakken kendini içeri attı ve soluklandı. Kitabı açtığında ilk sayfasında birbirine karışmış harflerle yazıya ilişti gözleri.
“Kısacık bir zaman içinde büyük bir dünyaydı.”
Ertesi gün, Edith kendini uçağın koltuğuna bıraktıktan yarım dakika sonra yan koltuğunda duran not defterini eline aldı. Beyazlı pembeli bulutların ardından zar zor seçebildiği şehre baktı. Bir gün önce yazdığı kısa hikâyelerin her birinin sonuna aynı cümleyi ekledi.
“Bir anda nasıl başladıysa öylece kaybolduk.”






