Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

2 Nisan 2017

Öykü

Ayşegül Ekşioğlu • Dalgalar

Ayşegül Ekşioğlu

Paylaş

35

0


Yol boyunca, dalgaların sahilde çıkardığı sesleri dinledim. Lacivert denizi yırtarak beyaz köpüklere dönüşen dalgaları. Uzun yürümüşüz. Kaygısız, pek oralı değil. Sağdan soldan bulduğu dal parçalarını getiriyor, ayaklarıma dolanıyor. Dalgakıranı geçip yamacın üstünde tek başına kalmış kahveye varıyoruz. Ayaz kesmiş yüzümü, nefesim buhar olup gidiyor. Kesme taşlar üzerinde birkaç ahşap masa. Kırmızı, mavi, boyası eskiyen de var, dökülen de. Dışarıda, denize doğru, güneş gören bir masaya iliştim. Kaygısız, yanıma çöktü, karnı bir inip bir kalkıyor. Koca bir aslan gibi görünüyor gözüme. Ayağımı sandalyeye uzatıyorum. Pantolonumu biraz düzeltip bacağımı kapıyorum. Alışmak sandığımdan zor geldi. Sağlam halimi hatırlamaya çalışıyorum. Uzun süren bir rüya olsaydı bu. Uyanırsın, kaburgalarının altında bir çekilme, huzursuzluk sarar her yerini. Fotoğraf karesine benzer sahneler canlanır. Yine öyle oldu bu hafta. Raylara düşmeden hemen önce uyandım. Perona girmişim. Elim kolum paketlerle dolu. Oğlum, demiş annem. Önce Kapalı Çarşı’dan boncukları alacaksın, sonra ipleri. Siparişler ancak yetişirmiş. Hızlı yürüyebiliyorum, demek saat henüz on kırk altı olmamış. Oturmak istememişim. Raylarla banklar arasında bir aşağı bir yukarı gidip geliyorum. Bekleme salonunun dış duvarında asılı saat, kollarını açmış, hey ben buradayım, diyen bir çocuğun yüzünü andırıyor. Birden sesler yükseliyor, kalabalık, uğultulu bir karmaşa, ne oluyor diye dönüyorum. Yelkovan, yaylanarak bir dakika daha atıyor. Merdivenlerde birkaç inşaat işçisi bağrışıyor. Alacak davasıymış. Yevmiye hesabını paylaşamıyorlar. Trenin uzaktan homurtusunu, keskin düdüğünü duymalıyım derken, adamların birbirine girmesiyle peron karışıyor. Uzaklaşma isteğim ağır basıyor. Tren görünüyor, niçin bu kadar yavaş geliyor, diyorum. İnsan bazen uyandıktan sonra da gözlerini kapar, yeniden rüyaya dönmek,  o anları hatırlamak ister. Ben istemedim. On kırk altıyı görebilseydim, tak tak, iki el silah sesini duyacaktım. İriyarı olanın, kaçarken beni sol tarafa itişini, elimdeki paketlerin iki yana savruluşunu, peronun, insanların, gözlerimin önünden hızla uzaklaşmasını izleyecektim. Başımın rayların üzerinde çıkardığı sesi, önümde uzun uzadıya giden raylarda beliren gölgeyi, kendimi zorlayarak sürüklenme çabamı, başarmamı. Bir hamle hariç. Görecektim. Ayağımın sızısı canımı sıktı. Güneş gözden kayboldu. Yarım saat geçmiş farkında değilim. Yeni yetme çaycı yaklaştı. “Çay soğumuş abi, tazeleyelim,” diyor. Dalgakıran tarafındaki kadını işaret ediyorum. Boynunu kısıp omuzlarını kaldırıyor, bilmem, der gibi. “Sağ ol,” deyip kalkıyorum. Bastonumun kaldırımdaki tok sesiyle, Kaygısız’ın bu sese karışan adımları beni izliyor. Mendireğin ucuna kadar yürüyorum. Birazdan yağmur da başlar, daha oturacak mı burada. Yanına yaklaşıyorum, beni fark etmiyor, dalmış. “Uzun zamandır buradasınız, rüzgâr artıyor, hastalık getirir bu hava.” Umursamıyor, duydu biliyorum. Ne benden ne köpekten tedirgin. Bir süre yanı başında boş boş dikiliyorum. Neden sonra, sanki saatlerdir oradaymışım gibi rahatlıkla soruyor. “Çınar ağacını bilir misin?” Gözlerine bakıyorum. Kısık, rüzgârdan yaşarmış, yüzündeki boyalar birbirine karışmış. Otuz beş kırk yaşlarında var belki. Beresinin altından kıvırcık saçları taşmış, yuvarlak gözlükleri John Lennon’u hatırlatıyor bana. “Kim bilmez ki,” diyorum. Neredeyse bir ıslık tutturacak kadar halinden memnun, gözlüklerini çıkarıyor. Uzun uzun siliyor. Nefesiyle bütün camı kaplayan bir buhar bırakıyor üzerinde. Ardından elindeki küçük bez parçasıyla yuvarlak daireler çiziyor. Sonra yeniden. Birkaç denemeden sonra yaptığı işten memnun, gözlükleri takıyor, gözbebeklerini burnunun ucunda birbirine yaklaştırıp bana bakıp gülüyor. Sorusu aklına geliyor, cevabımı beğenmiyor. “Bildiğini sanırsın,” diyor. Denize sırtını veriyor, kahvenin ardındaki kocamış çınarı gösteriyor. “Şu arkandaki ulu ağaca bak. Ne kadar heybetli görünüyor değil mi. Bence boyu yirmi beş otuz metre var. Yaprakları ellerimize benzer. Küçükken parmaklarını açıp kâğıdın üzerinde çizip şeklini çıkarmışsındır muhakkak, o hesap. Meyvelerinin üzerindeki tüyler dikensidir, kimden korur ki kendini. Doğu çınarına benziyor aslında.” Afallıyorum. Dönüp çınar ağacına bakıyorum daha önce hiç görmemiş gibi. Yeniden ona baktığımda kayaların üzerine oturduğunu görüyorum. Hiçbir şey söylemeden, ben yanında yokmuşum gibi. “Yakınlarınız yok mu? Sizi merak ederler.” Bastonumu kavrayan ellerime takılıyor gözleri, sonra ayaklarıma. Ayağıma. Bakışları uzaklaşıyor. Yüzünde bir aldırmazlık, sesi sert. “O kadar söyledim beni soğukta bırakmayın diye, bak yine ellerim çatladı, ellerim soğuğa dayanmaz ki benim.” Uzaklardan geçen yelkenliyi izliyoruz bir zaman, derin, solgun. Teknenin tekdüze gelişi, fırtınadan kıl payı kurtulur duygusu. Sonra uzaklaşıyor, silinip gözden kayboluyor, neredeyse gözünü kırpmadan bakıyor. “Merak etmezler beni. Seni seviyorum da demezler. Ama mesela bazen, üzerine bir şal al, derler ya da çok dolaşma üşürsün. Bu da seni seviyorum demek değil midir?” Normalmiş gibi yapamıyorum, orada öyle bırakmaya da gönlüm razı olmuyor. “Yağmur başladı, kahveye geçelim isterseniz.” Deminki asiliğinden eser yok. Beklemediğim bir çeviklikle kalkıyor. Solumda, bastonun yanında bitiveriyor. Damarlı, ince ellerinin yarısını kapayan eldivenlerini, beresini düzeltiyor. Parmaklarıyla gözlerini, yüzünü siliyor. Şimdi daha aklıselim görünüyor bana. O da anlamış gibi gülümsüyor. Gülerken yanaklarında iki derin çizgi beliriveriyor. Kaygısız öne geçmiş. Paltosuna sarınırken köpeği yeni görmüş gibi, “Koyun mu bu,” diyor. “Ne büyük bir köpek böyle.” Gülümsememi saklamıyorum. “Koyun değil, Kaygısız o.” “Kaygısız mı?” Dudaklarını büzüp yamultuyor, kaşlarını çatıyor, “Bu kadar kaygılı görünen haline bu adı mı yakıştırdın,” diyor. Çömelip iki eliyle dizlerine dokunup yanına çağırdıktan sonra kollarını açıyor. Paltosu, şalı yerleri süpürüyor, umurunda değil. Bizimki hazır atılıyor hemen. Başını kaldırıp yüzüme bakıyor. “Endişelenme, zararım dokunmaz. Sadece üçüncü manik evre,” diyor keyifle. Hastalığının farkındalığına üzülüyorum. “Ne sıklıkta oluyor ataklar,” diye çıkıveriyor ağzımdan. Hoşlanmış, ayağa kalkarken gülümsüyor. “Yabancıları bunun için seviyorum. Samimisiniz. İnsanların bilip de bilmezden gelmeleri daha zor geliyor.” Gözleri biraz yere doğru süzülüyor. “Hoş sen de en az benim kadar bilirsin ya.” “Öğreniyorum,” diyorum. Şaşırtıcı, bunu sen mi söylüyorsun, dediğini hayal ediyorum bir an. Yan yana yürüyoruz. Hareketlerindeki enerji, yürürken Kaygısız’la olan iletişimi hoşuma gidiyor. Adımlarına ayak uydurmam olanaksız. Öne geçiyor. Geride kaldığımı fark etmiyor. Biraz hızlansam yetişebilirim derken aklıma geliyor. Bastonumu sıkan parmaklarımı gevşetiyorum. Kaygısız, gelip yanıma sokuluyor. Arayı biraz uzak tutuyoruz.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hırvatistan, dünyanın ilk ücretsiz oku..Metin Rudar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğur Ugan

17 Nisan 2026

Dinçer Güçyeter: "İnsan, geçmişinden n..

Misafir işçi olarak Almanya’ya giden anne-babasının sessiz kalmış hikâyesini, üç kuşağa yayılan bir göç anlatısı olarak romana dönüştüren Dinçer Güçyeter ile Türkçe çevirisiyle “yuvaya” dönen “Almanya Masalımız..

Devamı..

Emperyalist Savaşlara Kitlesel Direniş..

M. A. Karlin

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024