Politik bir geçmişi olan birinin hikâyelerinin etkilendiği, anlamaya çalıştığı, anlatmaya çalıştığı yer de bu geçmişten etkileniyor, şekilleniyor olabilir.
Aziz Avcı bir ilk kitabın niteliğini çok yukarılara çeken, okuyanı etkisi altına alacak öyküler yazıyor. İnceldiği Yerden Başlamak hayatın öykülerde gölgede bırakılmış köşelerine giriyor. Bu öyküler daha çok kadın erkek ilişkileri üstüne kurulu. Hem her seferinde farklı bir sorunu ele alıyor hem de baskı altında kalan karakterlerin ayakta kalma hikâyelerine dayalı. Kaçınılmaz olarak iletişimsizlik, mutsuzluk, yalnızlık, ilişki kuramama, kadınları anlayamayan erkek karakterler, birlikte yaşamayı beceremeyen insanlar.
Oggito: Aziz Bey, İnceldiği Yerden Başlamak adlı ilk öykü kitabınız yayımlandı. Öykü yazmaya ne zaman, nasıl başladınız, bu serüveninizden söz eder misiniz?
Aziz Avcı: Yazı geçmişim çok önce başladı. Yazdıklarımın bir disiplini yoktu. Daha çok notlar alıyordum. Şiir yazmayı deniyordum. 2018 de atölye dönemim başladı. Öyküyle atölyede tanıştım. Kurmaca bir metnin tekniğini atolye çalışmaları sırasında öğrendim. Atölye okul oldu benim için. Orada hem disiplini ve sürekliliği hem de kırıp dökmeyi bozup yapmayı öğrendim. Bir karakteri takip etmenin yollarını öğrendim.
O: Önce anlattığınız hikâyeler ve o hikâyelerin bazı karakterleri dikkat çekiyor. Bir zamanlar politik hayatları olan, sonra o hayattan uzaklaşmış politik kişileri anlatıyorsunuz. Belli ki o kişiliği iyi tanıyorsunuz…
AA: Politik bir geçmişi olan birinin hikâyelerinin etkilendiği, anlamaya çalıştığı, anlatmaya çalıştığı yer de bu geçmişten etkileniyor, şekilleniyor olabilir. Konuştuğumuz, anlattığımız, anlaştığımız ya da zıtlaştığımız, yenildiğimiz yer hep orası oldu. Böyle dostluklarla piştim, uyuyup uyandım. Yıllarca içeride yaşayıp çıktıklarında karşılaştıkları değişim ve sosyolojiyle nasıl başettikleri kafamı kurcalayan sorulardan biri oldu hep. Örneğin iki yaşında oğluna Atari alan arkadaşımı anlamaya çalıştım. Kendi için mi yoksa o oyuncakla oynayamayacak yaşta olan çocuğu için mi almıştı atariyi. Her karakterim böyle bir geçmişin içinden çıktı. Daha da çıkacağa benziyor. Aslında onlar politik hayattan çok da uzaklaşmış sayılmazlar. Onlar değişen koşullarda kendilerini var etmenin yolunu aradılar. Benim yapmaya çalıştığım, karşılaştıkları sorunlarla nasıl baş ediyorlardı sorusunun peşinden gitmek sadece. Önemli şeylerden biri geçmişlerini anlatırken değiştirdiklerini farketmem benim için dönüm noktası oldu. Bu zihinsel bir karmaşa.
O: Ama öykülerde kadın-erkek ilişkileri daha baskın. Hemen hep kadınlarla erkekler arasında iletişimsizlik, bir türlü ilişki kuramama hali var. Bu ilişkide sizin ilginizi çeken nedir?
AA: Hepimizin anlamaya çalıştığı şey, kadın erkek ilişkileridir. Öğrendiklerimizle yaşadıklarımız sürekli çatışma halindedir diye düşünüyorum. Biriyle yaşamayı göze almak, buna aşk dahil, kendimizden ne kadar vazgeçtiğimize bağlı. Kanımca vazgeçemediklerimiz çatışmayı artırıyor, vazgeçtiklerimiz ilişkinin sürekliliğini sağlıyor. Geçmişimiz öğrendiklerimizle, alışkanlıklarımızla ilişkiye dahil olur. Onu duygumuzla örtmeye, gizlemeye ya da değiştirmeye çalışırız. Benim asıl dikkatimi çeken, bunca çatışmaya karşın ilişki nasıl süreklilik sağlıyor. Bu süreklilikte neler olup bitiyor. Hele ki ataerkil kültür baskın bir taraf yaratınca. Aslında daha ötesi ilişkide özne olanın otoriterleşmesi. Bu hep anlatılmaya tartışılmaya muhtaç bir durum. Sanırım beni etkileyen şeylerin başında bunlar geliyor.

O: Kitabınızın bir ilk kitap olarak acemiliklerden uzak olduğu söylenebilir. Bu yazı serüveninizin kaynaklarından söz edebilir misiniz? Hangi yazarlardan ve kitaplardan etkilendiniz, başucu yazarlarınız ve kitaplarınız…
AA: Kesin bir kaynağım yok, ayrıca kaynağım şu dediğimde hep ötekine haksızlık etmiş olacağım. Okuduğum her yazar bir şekliyle beni etkiledi. 1985’e kadar politik okumaların peşinden edebi okumalara geçtim sayılır. Bu şans mı, şanssızlık mı bilmiyorum. Hangi yazarlardan etkilendiniz dediğinizde Homeros’tan Yaşar Kemal’e kadar derim. Bütün okumalardan vardığım sonuç şudur ki: bir hikâyeye bir romana can veren onun felsefesidir çünkü ona sosyolojik, psikolojik, diyalektik olguları katar. Aslında Homeros’un İlyada’sını başucuma koysam, Dostoyovskinin Suç ve Ceza’sı, Faulkner’in Ses ve Öfke’si, Jon Fante'nin Toza Sor’u küser gibime geliyor.
O: Hikâye kurmak önemli sorunlardandır. Siz öykülerinizi nasıl tasarlayıp yazıyorsunuz?
AA: Benimki doğal bir süreç, bir şeyler kurmaya çalışmıyorum. Hep hayatın içinde oldum. Sokak, otobüs, meyhane, kahve, miting, eylem... Bütün karakterlerimle oralarda karşılaştım. Bir karakteri takip ederken onu gözden kaçırmamaya dikkat ediyorum. Aslında daha çok karakter kurguyu oluşturuyor. Bir katili anlatırken adım adım o aşamaya nasıl geldiğini takip ediyorum. Öykümün başı sonu aşağı yukarı belli ama gidişatını karakterin kendisi belirliyor, hatta bana da karışıyor: Zaman zaman yoldan çıktığımda bana şöyle dönüp bir bakıyor, beni hizaya sokuyor.
O: Sizce öyküde en önemli unsur nedir: dil mi, hikâye mi ya da ne?
AA: Üzerinde çokça tartışılan, konuşulan konulardan biridir. Belki de ikisini karşı karşıya koyup yarıştırma yanlışına düşüyoruz. Elbette önce dil diyebiliriz, her yazarın yazdıkça üslubu oluşur ama üslubu destekleyen hikâyenin de kuvvetli olması gerekir. Okuru ilgilendiren hikâyenin akışındaki konudur. Pek uygun düşüp düşmediğini bilmiyorum ama hikâye güzel yazı yazma sanatından çok, hikâyeyi doğru anlatabilmektir. Zaten güzel anlattığınız hikâye güzel yazıyla vücut bulur bana göre.

O: Bu ilk kitabınız düşündüğünüz gibi oldu mu? Gelecekte öykülerinizi nasıl bir yerde görmek istersiniz?
AA: Hikâye tamam oldu dediğimde aslında kendimi sınırlamış olurum. Hiçbir zaman bir hikâyeyi tamamladığımı düşünmüyorum. Biz nasıl yaşamaya devam ediyorsak, hikâyelerimin karakterleri de yaşamaya devam ediyor. Hatta artık bensiz yaşamayı öğreniyorlar. Az önce de söylediğim gibi öykülerimin yayımlanması benden ayrılması, özgürleşmesi demek. Onlarla okur arasına girmeyeceğim, nasıl bir yerde olacaklarına okur karar verecek. Artık ben de onların okuruyum. Yazmak çok emek isteyen bir iş. Zamanımızın büyük bir kısmını temel ihtiyaç diye tarif ettiğimiz şeye harcıyoruz. Beslenmek barınmak vs. Bu bizim hem hayal gücümüzü, hem de zamanımızı fazlasıyla işgal ediyor. O yüzden bulduğum her her boşluğu okuma ve yazma alanı yapıyorum
O: Sizin için en önemli üç yazar ve üç kitap adı verir misiniz?
AA: Bu zor bir soru. Daha önce verdiğim yanıtı saklı tutuyorum. Fyodor Dostoyevski: Suç ve Ceza, Nikolay Çernişevski: Nasıl Yapmalı, Boris Vian: Mezarınıza Tüküreceğim, Kazancakis, Binbir Gece...
O: Bundan sonra da hep öyküyle mi sürdüreceksiniz?
AA: Öykü yazmayı seviyorum. Nasıl gelişir nereye kadar yazarım bilmiyorum. Bir roman çalışmam oldu. Orada sandıkta duruyor. Taşındığım her eve benimle geliyor. Bu zamana kadar alıp bakmaya irdelemeye korktum. Belki bundan sonra üzerine birikmiş tozu üfler, önüme koyar, kimi, kimleri niye yazmışım bakmak isterim.






