Babam yine fenalaştı, yaşlı olduğu için normal saydık. Son yıllarda düzenli olarak fenalaşıyor, ne de olsa emekli bir müdür, düzeninden vazgeçmiyor. Sondan bir önceki rahatsızlığında yine ambulansta beraberdik. “Allahtan fenalaştığında yanında emekli polis memuru Adnan Amca vardı.” dedim, “Daha öncekinde de emekli okul müdürü Maruf amca vardı. Allah’ın sevgili kulusun baba. Ya onlar olmasaydı ne olurdu halimiz.” “Diğerlerini unutuyorsun.” dedi babam. “En güzeli hastanedeki rahatsızlığımdı.” “Rahatsızlığın güzeli mi olur?”dedim. “O rahatsızlığında ameliyat olan bir arkadaşını ziyarete gitmiştin, allahtan hastanede olduğun için hemen acile kaldırmışlar.” “Evet.” “Yine de tuhaf.” dedim. “Tuhaf olan ne?” dedi babam. “Yani her seferinde işi bilen insanların yanında olması. Yol yordam bilen insanlar. Ya yolda yanında kimse yokken fenalaşsaydın durumun daha zor olurdu.” “Evet.” dedi babam gözlerini kaçırarak. “Öyle durumlarda hasta olmuyorum tabii.” dedi. Şaka yapıyor sandım ama gözlerini kaçırınca durumu daha da deşmeye karar verdim. “Emekli müdürsün her şeyin düzenli maşallah. Hâlâ sabah beşte kalkıp tıraş oluyorsun, aynı saatte kahvaltı edip aynı saatte dışarı çıkıyorsun. “Alışkanlık işte.” dedi babam, “bu yaştan sonra değiştirmek zor.” “Şimdi de yeni bir alışkanlığın var.” dedim. “Mesela her yaz sonu rahatsızlanıyorsun havaların güzel olduğu zamanlarda ne çok sıcak ne çok soğuk. Üstelik hep yanında eski arkadaşların var.” “Ne demek istiyorsun?” dedi babam. “Ne yani numara mı yapıyorum?” “Hayır ama dikkat çekici bir durum.” “Sen de annen gibi şüphecisin, dayılarında da var bu şüphecilik. Olur olmaz şeylere kafalarını takıyorlar. Bir bakmışsın söylediğin laflardan başka anlamlar çıkartıp alınmışlar. Nedir oğlum bu şüphecilik?” “Şüphe değil canım, sadece dikkatimi çekti, biliyorsun az çok yazıyoruz kafamda hemen hikâyeler beliriyor. “Kafanı bunlarla doldurma.” dedi babam. Ön tarafta oturan ilk yardım görevlisi genç kadınla adam arkalarını dönerek bir durum var mı diye sordular, “Yok.” dedim. “Her şey yolunda.” Bir süre sustuk, sonunda babam yavaş yavaş konuya girdi. “Annem öldükten sonra deden beni hep yalnız bırakır, aylarca gelmezdi, nereye giderdi Allah bilir. Gece yatınca çok korkardım, uyuduğumda eve bir hırsızın girip beni öldüreceğinden korkardım.” “Bunların hastalığınla ne ilgisi var baba?” dedim. “Önce dinle dedi anlayacaksın, başka bir korku daha yaşadım bu hepsinden kötüydü annem öldükten sonra babam dul bir kadınla evlendi. Kadının yetişkin bir kızı vardı ben daha o zamanlar ilkokula yeni başlamıştım. Nedense beni hiç sevmezlerdi. Babam benimle ilgilenmezdi ama nedense başkalarının yanında benimle çok böbürlenirdi, onların yanında da beni hep överdi belki de kadının kötü davranmaması için iyi uslu bir çocuk olduğumu söylerdi, bilirsin doğuda erkek çocuklar her zaman daha çok sevilir. Analığım ve kızı babamın bu özel ilgisinden hiç hoşlanmadılar. Bir gece uyurken bu yetişkin kız odama girdi ve koca yastığı üzerime bastırdı beni boğmak istedi yani, can havli ile bağırdım, babam hemen odaya girdi, kızı üzerimde görünce ne oluyor burada dedi, kız korktu, bir ses duydum dedi, belki kâbus görüyordur diye uyandırmaya geldim, ya o elinde koca yastık ne oluyor dedi babam, kız kekeleyince bir tokat attı, sonra analığım da uyandı ne vuruyorsun kızıma dedi, babam ona da bir tokat attı. Defolun gidin evimden dedi, ikisini de gece yarısı kovdu.” “Hâlâ anlamadım,” dedim. “Ne biçim bir yazarsın sen?” dedi. “Sadece şüphelenmekle olmaz bu iş.” “O zaman şöyle oldu; o kadın ve kızı gece yarısı asfalt yola indiler ve yoldan geçen bir kamyona el ettiler, kamyon hemen durdu, anası genç kızını şoförün yanına oturttu, kendisi de kapı tarafına oturdu. O da arada bir şoföre bakmayı ihmal etmiyordu daha sonra şoför onlarla beraber yaşamaya başladı ve bir gece ansızın evinizi bastılar zavallı kadın gece vakti onları sokağa atan zalim kocadan intikam almaya karar vermişti.” “Of.” dedi babam, “çok abarttın. Öyle bir şey olmadı. Ne kadından ne de kızından bir haber çıkmadı. “Sonra?” dedim. “Sonra hangi korkuyu yaşadın?” “Çocukluğumdaki korkuların hepsi bu kadar?” dedi babam. “İnsan yaşlanınca hep geçmiş günlerini hatırlıyor; çocukluğunu, gençliğini en çok da kendisine yapılan haksızlıkları.” “Geldi geçti hepsi baba.” dedim. “Güzel anılarını düşün.” “Onları da düşünüyorum.” dedi babam. “Ama nedense son yıllarda bu korkuları hatırlıyorum. Bir gün babamın beni yalnız bıraktığı akşamı düşündüm, tıpkı çocukluğumdaki gibi çok korktum. Sanki evin içinde eli bıçaklı bir adam dolaşıyordu. İşte ilk rahatsızlığım öyle başladı; tansiyonum yükseldi. Hemen sağ olsun hastaneye kaldırdılar. Görsen hastanede benimle nasıl ilgilendiler. İyileştiğimde sanki yeniden dünyaya gelmiş gibi oldum.” “Hımm…” dedim, düşünmeye başlayarak. Aklıma bir şeyler geliyordu ama tam olarak netleştiremedim ama hemen analoji yaptım, sonra dedim. “O kızın seni boğmaya çalıştığı geceyi hatırladın ve yine fenalaştın.” “Kısmen doğru ama meseleyi tam olarak çözemedin.” dedi babam. “Evet.” dedi. “Sonra senin dediğin gibi daha korkunç olanı hatırladım ama bu sefer bilerek hatırladım.” “Nasıl yani?” dedim. “Neden bilerek hatırladın, kendini kontrol etmek mi istedin?” “Hayır.” dedi babam. “Çünkü tekrar fenalaşmak istedim ve istediğim gibi tansiyonum bu sefer tavan yaptı.” “İyi ama neden böyle yapıyorsun, annem evde perişan oluyor bizim yüreğimiz ağzımıza geliyor.” “Söylersem ne kıymeti var böyle olunca daha sahici oluyor. Hem ben de heyecanlanıyorum.” “Ne yani bunu adrenalin olsun diye mi yapıyorsun?” “Hayır,” dedi babam, “hastanede çocuk gibi şımartılmak hoşuma gidiyor.” “Evet.” dedim, “annesiz büyümenin sonuçları.” “Bilmem.” dedi babam. “Belki… Ama en önemlisi yeniden hayata dönüyorum. Her ataktan sonra yenileniyorum. Bir çeşit yenilenme yani.” dedim. “Bir çeşit elektro şok.” dedi babam. “Hastalıkla şaka olmaz baba.” dedim, “Böyle şeyler yapma bir daha.” “Ya abartma oğlum, her zaman yapmıyorum ki, yaşama sevincim kalmadığı zaman ya da kendimi bezgin hissettiğim zaman yapıyorum.” “Yapma baba.” dedim. “İyi bir şey değil, hadi bizi düşünmüyorsun annemi de mi düşünmüyorsun?” “Bir şey olmaz merak etme.” dedi babam. “Hem bu şoklar ona da iyi geliyor. Hastaneden dönünce nasıl mutlu oluyor bir bilsen. Annene söylemeyeceksin değil mi?” “Tamam mecbur kalmadıkça söylemem.” Babamla ambulans yolculuklarımız her sene aynı aylarda birkaç yıl devam etti.
“Bir gün dersteyken müdür yardımcısı sınıfa girdi, “Acele hastaneye gidin İlker Bey.” dedi. “Babanız rahatsızlanmış.” “Zamanı gelmişti.” dedim. “Hatta bu sefer biraz gecikti.” Tuhaf tuhaf yüzüme baktı. Ekim ayının sonundaydık. Ben fazla panik yapmadım hemen hastaneye gittim. Doktorla konuştum. “Tansiyonu çok yüksekti.” dedi, “Biraz düşürdük tahlil sonuçlarını bekliyoruz, iyi çıkarsa eve yollayacağız.” “Bu sefer geç kaldın.” dedim babama. “Son beş yıldır hep ağustos sonu ya da eylül ortalarını beklerdin.” “Ne yaparsın?” dedi babam. “Küresel ısınma… Ağustosta havalar cehennem gibi sıcaktı, eylül de beklediğim kadar serin gitmedi, ben de ekim sonunu seçtim. Şu küresel ısınma yüzünden düzenim bozuldu.” “Cumhuriyet bayramını kutlasaydık bari.” dedim. “Ne yapayım” dedi. “Bekleyemedim çok uzattım. Kışın da hastanede olmak içimi karartır.” “Yine aynı korku mu?” dedim, “Yani şu boğulma korkusu mu?” “Değil ama yakın.” dedi. “Galiba bunu sana anlatmadım.” “En iyisi her zaman en sona bırakılır.” dedim. “Bilmiyorum geçen gün birden aklıma geldi işte. Bir gün mahallede yangın çıktı, biri evde çocuk var dedi. Ben de hiç düşünmeden kendimi içeri attım. Çocuğu bulamadım, dumandan nefessiz kaldım. Çok korktum öyle panik yaptım ki çıkışı bulamadım. Sonra dumandan bayılmışım. Hastanede ayıldığımda beyaz elbiseli hemşireyi melek sandım, herhalde öbür taraftayım dedim.” “Hangisi daha kötü?” dedim. “Bu korku hepsinden daha kötü gibi geldi bana.” “Bilmiyorum evlat.” dedi babam. “Hepsi birbirinden beter.” “İyi ki korkuların varmış baba.” dedim. “Ya bu korkular olmasaydı nasıl kendini yenileyecektin?” “Evet, haklısın.” dedi. “Galiba bu sefer ambulans yolculuğumuz yattı, seni başka bir hastaneye göndermeyecekler.” “Olsun.” dedi babam, “seneye inşallah…”






