Rusya’da geçen bir roman yazmak için olunabilecek en tuhaf yerlerden biri muhtemelen Irak’ta kurulan boğucu bir diplomatik yerleşkedir.
2012 yazıydı, önümdeki iki yıl boyunca giymeyi planladığım çok sayıda kıyafeti içeren büyük bir bavulla Bağdat’a indim. Gömlekler, pantolonlar, iç çamaşırları ve Anton Çehov’un oyunlarının Penguin tarafından yayımlanmış ciltsiz bir versiyonunun yanı sıra bir dizi Rus klasiği.
Çehov kütüphaneme yeni eklenmişti – Sydney’deki bit pazarından aldığım, cildi ortadan ikiye ayrılmış eski bir kitap, o güzel tesadüfi karşılaşmalardan biri. Yazmak üzere olduğum kitap Rusya hakkındaydı ve bu kitap da Rusya’nın yanımda taşıyabileceğim bir parçasıydı.
AB tarafından atandığım diplomatik görevime başlamak üzere Bağdat’a indiğimde beni, kendisini koruma ekibinin lideri olarak tanıtan geniş omuzlu bir adam karşıladı. Elimde ardım sıra sürüklediğim tekerlekli bavul, kavurucu güneş altında onu takip ettim. Üç zırhlı Toyota’nın motorları çalışır vaziyette bizi beklediği yere ulaştığımızda adam bana kurşun geçirmez bir yelek ve takmasam bile yanımda taşımam gerektiğini söylediği bir kask verdi. Araca bindiğimde makineli tüfeğini koltukla vites arasına sıkıştıran şoför bana döndü, “Irak’a hoş geldiniz efendim,” dedi. Sanki önceden kaydedilmiş gibi peş peşe sıralanan cümlelerle bana aktarılan kısa güvenlik brifinginden sonra hareket ettik.
Askeri araçlar, kontrol noktaları ve askerler. Bunlardan hiçbiri değil belki ama beni en çok etkileyen duvarlar oldu. Yolların kıyısı, olası bir patlama tehlikesine karşı iri parçalardan oluşan yekpare kayalarla çevriliydi. Sanki dev bir labirentin içinde ilerliyorduk. Bana iletilen raporları okumuştum elbet. O zamanlar her hafta onlarca Iraklı kamusal alanlardaki patlamalarda hayatını kaybediyor, kontrol noktasında kafaları kesiliyor, sokaklarda, düğünlerde hatta gömmeye gittikleri kendi akrabalarının cenazelerinde öldürülüyorlardı. Bu bir katliamdı. Yıllardır sürmekte olan bir katliam.
Görevi kabul etmeden önce uyarılmıştım: diplomatik resepsiyonlar ve resmi toplantılar haricinde ikamet ettiğim yerleşkeden ayrılamazdım. Eğlenmek bir seçenek değildi ve hava öylesine sıcak oluyordu ki, muhtemelen zamanımın çoğunu klimalı kapsülümde geçirecektim. İşittiklerim benim için biçilmez kaftandı çünkü Moskova hakkında yazmayı planladığım kitap için bundan iyisini bulamazdım.
Günlük rutinim kısa süre içerisinde oturdu ve her gün birkaç saatimi diz üstü bilgisayarımın başında geçirebileceğim şekilde ayarladım. İş haricinde yapacak pek bir şeyim yoktu. Kantinde oyalanabilir, yerleşkenin barında sohbet eden İngiliz diplomatların arasına karışabilir ya da güvenlik görevlileriyle futbol oynayabilirdim.
Ama çoğunlukla kendi bölmemdeydim. Patlamaya karşı dayanıklı ufak pencerenin sürekli kırmızı bir tozla kaplı kalın camından tek görebildiğim yine patlamaya karşı dayanıklı Hesco duvarların çimentoyu bir arada tutan telleriydi. Bana söylendiğine göre bu duvarların maksadı, yerleşkenin içinde roket isabet etmesi halinde hasarı sınırlandırmaktı. İçinde barındığımız ufak bölmelerin üzerine düşerse yapabileceğimiz bir şey yoktu ama bunun istatiksel olarak mümkün olmayışı beni rahatlatıyordu. Böylece kavurucu Mezopotamya güneşi duvarların ardında yükselirken oturup Rus kışları hakkında, sessizce yağan ve Moskova’nın geniş caddelerini örten karın güzelliği hakkında.
İşte tam bu noktada Çehov bana yardım etti. Klimanın sıcaklığını düşürmek dışında Rusya benzeri bir atmosfer yaratmanın en iyi yolu onun öykülerinde kaybolmaktı. Çehov ile ilk kez 2000’li yılların başında, Moskova’da yaşarken karşılaşmıştım. Öyküleri hoşuma gitmişti ama o zamanlar bana aşırı sade gelmişti. Irak’ta, kendi bölmemin ufak yalnızlığında okuduğumdaysa gerçekten çok güzel olduklarını fark ettim. Üç kız kardeşin özlemlerini, kaygılarını ve Moskova’yı onlar için henüz erişemedikleri mutluluğun sembolü haline getiren görme biçimlerini okurken, Çehov’un yalnızca 19. yüzyıl Rusya’sındaki yaşam hakkında değil, hepimizin yaşamları hakkında yazdığını anladım. Bizim hayatlarımızı yazıyordu. Her şeyin sıkıcılığı ve varlığımızın önemsizliği hakkında.
Çehov’un klostrofobik kapana kısılmışlık hissiyle hikâye ettiği dönemin sosyokültürel kıyameti ve benim o sıralar Bağdat’ta içinde bulunduğum atmosfer arasındaki benzerlik inanılmazdı. Ama asıl etkileyici olan Çehovvari melankoli katmanının altında yatan estetik kalite, çoğu Çehov okurunun deneyimlediği, karşı konulmaz bir nostalji duygusu yaratan latif güzellikti.
Irak’tan 2014 yılında ayrıldım. Ağustos ayıydı ve oraya gelmemin üzerinden iki yıl geçmişti. Zırhlı Toyotalarla havalimanına giderken hâlâ öldürülmeye devam eden insanları düşündüm. İslam Devleti ülkenin büyük bir kısmını ele geçirmişti. Bölge sürekli savaştaydı ve önümüzdeki yıllarda da durum değişmeyecekti. Aracın camından dışarıya, yol boyunca etrafımızı saran duvarlara bakarken bütün bunların beni ne derece etkilediğini ve o an yanımda taşıdığım taslağa nasıl sızdığını merak ettim.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






