Ben niye hâlâ buradayım. Geçen yıl neredeyse bütün arkadaşlarımı götürdüler buradan. Denizin öbür tarafından gelen insanlar, götürdüler. Kötülük için götürmediler ama biliyorum, onlar iyi insanlar galiba. Aldılar götürdüler diğer yakaya. Buradan bakınca böyle üstü hep dumanlı hep isli görünen, çok gürültülü gelen ama iyi bir yer olduğuna inandığım, denizin öbür tarafına götürdüler. Bir ben kaldım galiba bu koca yerde.
Önce sahilde, gemilerin yanaşıp sonra derinlere açıldığı o limanda toplandılar. Ellerinde sopalar, sopaların ucunda yazılı pankartlarla. Bağırdılar hep birlikte. Kulağa ritimli gelen şeyler söylediler. Uzaktan bakıp onlara yanaşmayan, hatta ayıp bir şey yapıyorlarmışçasına bakanlar oldu. Çoğu da tanıdığımız insanlardı öyle bakanların, geçerken bazen dükkânının önüne sandalye atıp oturan insanlar mesela. Ya da yıllarca bizi kullanan insanlar bazıları, yıllarca çektiğimiz yokuşlarda. Bizi hızlandırmak için kullandıkları, o gövdelerimizi acıtan sopalardan birini, birisinin elinde gördüm bir gün. Yere sinirle sürttüğünü fark ettim, slogan atan gruba bakıp. Arkadaşlarım gidince sonra, onlardan bazıları da buradan gitti. Bizsiz yapacak işleri de kalmamıştı galiba.
Peki ben niye hâlâ buradayım?
Bakmayın yakınıyor gibi göründüğüme, esasında severim buraları. Her yanımız deniz, her yanımız mavi. E yeşilimiz de hâlâ bol. Çok yıllar önce bir kere yarısı neredeyse yanmıştı buranın, o büyük yangında. Şimdi yangın çıksa, yine yarısı yanar, o günden bu yana değişen yok nitekim. Ama sonra doğa verdi o cüretsiz güzelliğini geri buraya, hep yaptığı gibi. Bir kış zor olur evet buralar, bir de lodoslarda. Dört yandan vurur da vurur rüzgâr, döver adeta her yeri bu kara parçasında. Sonra ama tatlı esintilere döner, ılık ılık. O sinek vızıltısı gürültüler de burada olmaz hiç, hiç olmamış hem de inanabiliyor musunuz. Ancak naninani’lileri vardır burada, yangın oldu mu çıkarlar ortaya, yoksa tüm gün uyuklarlar onlar da. Bazı günler anlamadığım şekilde çok insan olur burada, ama genelde öyle dingindir ki. Bir hışırtı senfonisi, bir derin sessizlikler silsilesi. Tabii tüm bu anlattıklarım, sizlere gözümün açısını sınırlayan gözlüklerimden görebildiğim kadar. Bir de gördüklerimin ötesinde duyduklarım, hissettiklerim, sezindiklerim kadar.
Şunu sormak isterim, hakkım da var sanırım sormaya ama; ben niye hala buradayım?
Geçenlerde bir adam, bir kadın ve bir çocuk geçti, bağlı olduğum ağacın ve evin olduğu yolun kenarında. Biraz ücra burası. Tepedeki terk edilmiş manastıra çıkan yolun, sarp bir köşesi. Küçük kulübe gibi bir ev, üç ağaç, biraz taşlar ve bir de kuyu. Hepsi bu. Belki de kaybolmuşlardı o üç insan, belki de hadi şu yola sapalım, bir de o yolu görelim demişlerdi. Adam çocuğun pusetini iterken, bir ara durdu, dinlendi, terini sildi alnından. İlk çocukları fark etti beni, heyecanla annesi ve babasına beni gösterme derdine düştü. Birkaç kere bakın demesi gerekti ama, anne baba konuşuyorlardı kendi aralarında heyecanlı heyecanlı. Ben de bir süre bekledim, üçünün birbirine karışan konuşma sesleri ne zaman bitecek diye. Sonra üçü birden bana dönüverdi. Bakakaldık bir süre. Anneyle babası şaşırmış gibilerdi. “E hepsi gitmemiş miydi, bu burada hâlâ” dedi adam. “Unuttular belki” dedi kadın. Adam “Ya da belki sakladılar”. “Evet” dedi kadın, “belki de öyle”. Adam, “Ama kimse fark etmiyor mu burada olduğunu, diğerleri yokken, hala burada olduğunu, niye burada ki şimdi” diye. Çocukları da onlara katıldı en son.
“O niye ağaca bağlı anne” dedi.
Kimin tahmini doğruydu peki. Hiçbirinin. Ben kaybolmuştum, o küçük çaplı ama kendi çapında büyük ihtilalin gerçekleştiği günlerde. Bu kara parçası, bu kayalar, bu tepeler için “ama bu bir devrim” tadında yaşananan günlerde. İpimin gevşediği bir ânı fırsat bilerek, kaçtığım, her yol denize çıkar diye o en güzel koşuyu koşmaya yeltendiğim günlerde. Sonra ama kayboldum. Küçük saklı bir koyda, kimseciklerin uğramadığı günler geçirdim. Sonra günlerce bekledim diğer arkadaşlarımı. Denizden duydum bazen seslerini sanki, bazen iskeleden. Gün geçtikçe azaldı sonra sesleri arkadaşlarımın. Hiçbiri kalmamıştı galiba. Ben hayatta kaldım bir şekilde, o koyda, o çalılıklarda ne buldumsa yiyerek, her bir su damlasını içerek yağmurdan kalan. Sonra bir gün çıktı geldi biri, küçük, tekneden bozma bir sandalla. Zor bela taşıdılar beni başka ücra bir koya. Sonra da hep buradayım işte bir süredir, gün boyu genelde şu iki ağaçla teğet, şu kuyuyla komşu. Akıbetim ise, hâlâ belli değil.
Şunu tekrar sormama izin verin lütfen, peki ben niye hala buradayım?
Denizin öbür tarafı, orada iyi insanlar var galiba demiştim ya. Bazen çok inanıyorum buna, bazen inancım azalıyor. Bazen arkadaşlarım gelecek, beni de almaya, alıp götürmeye dönecekler diyorum. Bazen ise yok bitti diyorum, ihtimaller tükendi. Bana uğramadı bu ihtilal. İşte o zaman denizin öbür tarafındaki o iyi insanlara, tekrar inanmak istiyorum. Denizin öbür tarafı, karşı yakada yani, iyi insanlar var. Hâlâ var değil mi, diyorum, hâlâ var. Değil mi?






