Seninle ilgili saçma sapan hezeyanlara sahibim ve hezeyanlarımdan kurtulmak için senin hayata nasıl baktığını tahmin etmeye çalışıyorum. Aslında senle ilgili birçok şeyi merak ediyorum sanırım. Meraklanıp duruyorum öyle… Sonuçta ben böyleyim ve her şey de öyle.
Senin gözlerini düşünürken saf bir adamın sevdiği kadının gözlerinin ne kadar güzel olduğunu aklına getirmesinden çok daha farklı bir şey oluyor benim kafamda. Sen dünyayı gözlemlerken “sen” ve “dünya” arasındaki yegâne filtre olan gözlerin işlevlerini nasıl yerine getiriyor merak ediyorum. Yani bizim bildiğimiz kadarıyla “dünya” nasıl “dünyan” haline geliyor?
Gözlemlediğin her şeyi ve bunları nasıl yorumladığını, düşlediklerini ve düşündüklerini, düşlerinde düşündüklerini merak ediyorum. Hissettiklerini merak ediyorum ve hissettiğini zannettiğin şeyleri de, pişmanlıklarını ve bir zafere ulaşmış gibi sevindiğin anları da merak ediyorum. Çok içki içtiğinde neler saçmalıyorsun, şüphe duyduğun veya kararsız kaldığın anlarda dudaklarının kenarı ne kadar kıvrılıyor, sevişirken göğüs uçların normaldekine göre ne kadar değişiyor? Delirmenin eşiğine geldiğinde veya yaşamaya “ara vermek” istediğinde ne yapıyorsun? Bunları hep merak ediyorum.
Seninle ilgili tahminler yürütmemin de bir anlamı yok değil mi? Öngörülemeyecek birisin sen, bu kesin; senin üzerine çok düşünmemek gerek, çok fazla düşünürse insan renk körü olur vallahi. Kafamı seninle çok doldurduğum zamanlarda kırmızı, mavi ve yeşilin birbirine karışmaya başladığını, “gerçek” ve “fantezi”nin arasındaki ton farklarının yok olduğunu hissediyorum. Tanınmaz bir halde, tanımsız bir mekânda belirmekten korkuyorum, bilincimin alt üst olup sapıtmasından korkuyorum; küçükken seyrettiğim bir filmde olduğu gibi, seni öldürme suçundan hapse atılıp sonra bir otomobil tamircisi olarak form değiştirmekten…
Çünkü seni sen yapan, her neyse o, işte o benim lanetim ve hazinem. Beni bir uzay mekiğinden dünyaya doğru gelişi güzel fırlatsalar yine senin mahallene düşerim. Milyarlarca kadını bir arada görsem, aralarından seni bir saniyede seçerim.
Çünkü hiç bir kadın sana benzemez.
Sabah yataktan nasıl kalkıyorsun? İlk ne yapıyorsun? Gözlerini açtığında bir süre tavanı şaşkın şaşkın seyrediyor musun? Büyüyünce artık aklına getirmediğin, ama küçük bir çocukken anne babana zor anlar geçirten o acayip sorular mı beliriyor kafanda? Neden işe gidiyorsun? Neden para kazanıyorsun? Allah ne? Neden var? Ben doğmadan önce neredeydim?
Tavanı, “Burada ne işim var benim?” der gibi bir ifadeyle seyrederken eskilerden bir şeyler geliyor gözünün önüne: Annem babam çalışıp uğraşıp bana bir hayat vermişler ama ben bu hayatla ne yapmam gerektiğini bilmiyorum, diye düşündüğün an. Odanın ortasında etiyle buduyla bir kütle gibi duran o koca yaşamın sana ait olduğunu ilk fark ettiğin an. On yedi yaşındaydın, 1992 yılının sonbaharı, havanın iyice soğumaya başladığı bir gündü, okuldan erken gelmiştin. Baban işte, annen komşudaydı. Kendini çok yalnız hissetmiştin. Sobaya birkaç odun atıp siyah, beyaz ve sarı tüyleri olan bir kedi gibi sobanın yanına kıvrılmıştın. Halbuki evin pencerelerinden biri aralık kalmıştı ve içeri çaktırmadan hafif hafif giren soğuk insanın tam olarak kendini rahat, hatta güvende hissetmesini engelliyordu. O gün içinden ilk kez bir şeyler yazmak gelmişti. Birkaç saniye sonra varoluş denen şeyin tüm bilinmezliği bedenine nüfuz etti ve korkuyla karışık bir heyecana kapıldın, güzel bir heyecandı. Bir düşünürün gelecekte söyleyeceği bir lafı zamanda yolculuk yaparcasına hatırladın ve damarlarında hissettin: “Yaratılış dediğimiz şey kozmik bir dengesizlik, kozmik bir felakettir, varoluş yanlışlıkla meydana gelmiş bir şeydir.” Endişeliydin ama bu endişe hayat enerjinin kaynağıydı aynı zamanda, vahşi bir istirahatteydin sanki… Sessizce isyan ediyordun ve isyan gerçekten insana kendini iyi hissettiriyordu. Sonunda bir şeyler karalamayı başardın hatırlarsan ve şöyle yazdın:
“Yalnızlık garip şey. İnsan bazen, odasındaki açık pencereden gelen hafif bir esintinin perdeyi hareket ettirmesiyle, sadece o an yakınındaki bir şey hareket ediyor diye coşkuya kapılır, kendisinin de yaşayan, canlı bir insan olduğunu hatırlar çünkü bunu hatırlamaya ihtiyacı vardır. Hayatın hâlâ akmaya devam eden, süregelen ve süregelecek olan bir şey olduğunu unutur çünkü insan bazen, çevresi hiçlikle kaplanır… Yalnızlık böyledir işte.”
Yoksa tavanı seyretmiyorsun da tam tersine, yataktan bir anda fırlayıp kalkan birisi misin? O günün getireceği yenilikleri düşünerek umutlarını harmanlıyor ve şen şakrak bir şekilde yanında uyandığın şanslı adamı öperek banyoya koşuyor ve önceki gece temizlemeyi unuttuğun için akmış olan rimeli güzelce çıkarıp yüzüne su çarpıyor, sonra da mutfağa gidip kahve için su mu ısıtıyorsun? O gün hiçbir şeyin aklını karıştırmasına izin vermiyorsun belki de; en fazla, birkaç gün önce sokakta yürürken bacağına sürtünüp senden sevgi isteyen siyah, beyaz ve sarı renkli kedinin nasıl olup da erkek olduğu kafanı kurcalıyor biraz, ona da google’dan bakıp bunun nadir görülen bir çeşit genetik bozukluk olduğunu öğreniyor ve rahatlıyorsun. Derken, olur ya insan bilgisayarın başındayken nasıl o sayfaya geldiğini fark etmez, kuş türlerinin yüzde doksanının tek eşli olduğunu öğrenip şaşırıyorsun. Bu bilgi hoşuna gitti mi gitmedi mi karar veremiyorsun. Galiba gitti. Az sonra, araştırmada kast edilen tek eşliliğin “sosyal monogami” olduğunu, bizim ilk aklımıza gelen “sadece tek bir eşle seks yapmak” anlamıyla monogaminin kuşlarda bile oranının çok aşağılarda olduğunu okuduğunda üzülüyor musun?
İçerden şanslı adam sesleniyor: “Canım!” “Efendim,” diye cevap veriyorsun başını bilgisayardan kaldırmadan. Onu seviyorsun. Bir süre daha sevmeye devam edeceksin, yaklaşık altı ay daha. Tam olarak yüz seksen yedi gün sonra da ondan ayrılacak ve bir daha onu görmeyeceksin. Hayat işte, ne yaparsın.