Kalabalık her geçen an artıyordu.
İçeri girenlerden bazıları başıyla selamlıyordu bizi, bazılarıysa bir meydanda toplaşan kuşları korkutup uçuracak bir ses tonuyla “selamünaleyküm” diyordu. Kuşlar uçuşmuyordu.
Babamın hemen yamacında yerimi almıştım. Gölgesini kendime siper ediyordum. Yaprakları hışırdıyordu tepemde. Soğuk bir esinti vardı. Sonbahardan kışa geçiliyordu sanki babamın gölgesinin altında.
Yaşlıca bir adam girdi içeri sonra. Elinde bastonu vardı. Duraksadı, etrafı süzdü. Gözleri babamı buldu bir süre sonra. Babamın hemen yanındaki boşluğu buldu gözleri. Sonra hep bir sürü boşluk buldu gözleri. Artık boşluktan başka bir şey görmez oldu.
Geldi kondu o boşluğa yavaşça kanatlanarak.
Otururken bastonundan destek alıyordu. Sessizce oturdu öylece. Ara ara oturduğu gibi sessizce iç çekti birkaç kez. Sonra tüm sessizlikler onun oturuşunu ödünçledi.
“Sen nereden tanıyorsun babamı amca?” diye sordu babam. Suratında cenaze taşkınlığı vardı.
Uykudan uyanırcasına irkildi bir an yaşlı adam. Bastonuna şöyle bir yüklendi. Uzun bir yola çıkacaktı, belliydi. Başını bastonun kafasını tutan ellerine kadar yaklaştırdı, karşıya bakarak konuşmaya başladı.
“Babam bir kız sevmiş zamanında,” dedi, karşıdaki kalabalığın tam ortasını hedef alarak konuşuyordu. “Hikâye bu ya oğlum, çeşme başında görmüş kızı babam. Sonrasında anlatırdı hep, saçları beline kadar gelir, kıvır kıvırdı, derdi.” Oğlum deyince babamın gözleri bir an olsun yeniden soldu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı. “Gel zaman git zaman babam birkaç kez kızla konuşmayı başarmış. Kız da haftanın üç günü aynı saatte çeşme başına geliyormuş babamı görmeye. Kız da ona vurulmuş yani oğlum anlayacağın.” Oğlum diyince babamın gözleri bir an olsun yeniden soldu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı. “Sonra bir kış günü, uzun yıllardır böyle bir kış görmemiş o zaman şehir, öyle anlatmıştı babam. Bir kış günü kızı istemeyi kafasına koymuş. Dedem ve nenem yok o zamanlar. Babam bir kazada kaybetmiş annesini ve babasını. Bir fıstık zamanı kaybetmiş hem de. Akşamüstü fıstıktan geliyormuş dedem ve nenem. Eve dönüş yolunda sarhoşun biri altına almış arabayla ikisini de. O namussuz uzun süre yatmış içeride. Sonra duydum ki kanser olmuş. Senin anlayacağın oğlum, acı çekerek ölmüş o namussuz.” Oğlum deyince babamın gözleri bir an olsun yeniden soldu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı. “Allah size uzun ömürler nasip etsin. Sana da çocuklarına da. Allah sana çocuğunun cenazesini kaldırmayı göstermesin inşallah.” Kalabalığın da bizimle birlikte onu dinlediğini, hep bir ağızdan kısık bir ses tonuyla “âmin” dediklerinde anladım.
O ara küçük kuzenim herkese çay dağıtmaya başladı. Ona seslenip hikâyeyi anlatan amcaya da vermesini işaret ettim.
Amcanın ellerindeki damarları o an fark ettim. Uzun uzadıya yollar geçiyordu derisinden, mavi ve kıvrımlıydı yollar. Parmağının gölgesi tuttuğu çay kaşığını örtüyordu. Titreyen ellerinden titreyen dudaklarına doğru götürdü çayı.
“Dedim ya, babam kafasına koymuş, o kızı alacağım, demiş. Türküler çığırmış kaç gün, kaç gece. Saçları için çığırmış türküleri, gözleri için. Babam güzel türkü çığırırdı. Sesi kaç dağı aşardı da gider başkalarının evine konuk olurdu. Delikanlı çağlarında bunu ilk fark eden ustası olmuş hatta. Günaşırı ‘gel bakalım hele şu türküleri döküver masaya’ dermiş ustası. Babam da baba bilmiş ustasını. Çok sevmiş onu. Anasızlık babasızlık zordur oğlum. Delikanlı çağında anne hasreti pek çekmezsin de baba hasreti insana koyar. Düşünsene oğlum, delikanlısın ve gölgesinde dinlenebileceğin bir çınarın yok. Baba bir dal değildir ki zaman zaman eksikliğini hatırlayasın. Baba ağaçtır oğlum, ağaç.” Oğlum dedikçe babamın gözleri soluyordu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı.
Kalabalık, derinden gelen bir sesin tınısıyla hikâye anlatan amcayı onayladı.
Hikâye anlatan amca bastondan da destek alarak doğruldu sonra. Gözlerini babama ve bana çevirdi. Göz kapaklarının baskısı zamanla gözaltlarını zorlamış olacak ki top top olmuştu gözaltları. Gözleri de bu iki dağın arasında kalmış ve sıkışmıştı.
Gömlek cebinden sigara paketini çıkardı tek eliyle, diğer eliyle de bastonu kucağına dayadı. Kendisi bastonundan, bastonu da kendisinden destek alıyordu. Belli ki ona kalan tek yoldaş olmuştu o baston.
Sonra onu tanıyan birinden duymuştum karısını yıllar önce kaybettiğini. Annesi ve babasını öldüren o namussuz gibi kansere yakalanmış karısı. Yıllarca çekmiş acısını. Sonra bir akşam, mutfakta çorbayı ısıtıp da odaya girdiğinde fark etmiş gittiğini, yok olduğunu karısının. Elindeki çorba tasının sıcaklığını o dakika unutmuş. Acı, ancak daha büyük bir acıyla yok olurmuş.
Titreyen elleriyle titreyen ağzına götürdü bir dal sigarayı. Şalvarının cebinden de çakmağını çıkardı. Birkaç deneme sonra yaktı sigarasının ucunu. Dumanı tavana doğru yol aldı. Orada süzüldü bir süre. Sonra babasının çeşme başında beklediği zamana kadar uzandı. Gezindi bir vakit o zamanda. Sonra hangi zamanda kalacağını şaşırdı ve dağıldı. Yok etti kendini.
“Gel zaman git zaman, ustası babamda bir sıkıntı olduğunu bellemiş. Çağırmış bir gün yanına, bu gariplik halinin sebebini sormuş.”
“Bir kız var usta, demiş babam yarım ağız, gözleri yerdeki taşlara yaslanarak.”
“Bak sen şuna. Sen büyüdün de sevdalandın mı? Demiş ağzında bir sevinci çiğneyerek ustası.”
“Babam ustasını baba bellemiş tabii. Dut yemiş bülbüle dönmüş utancından. Kızarmış, al al olmuş yanakları. Sakalları dökülüvermiş kül kül avuçlarına yanağındaki ateşten.”
“Usta, benim anam da yoktur babam da. İstemeye gideceğim gitmesine de başımda bir büyük yok, demiş babam gözleri halen yerdeki taşlara dayanarak. Sonra birkaç gün geçmiş. Tabii o gün ustası hiçbir şey dememiş babama. İçerlemiş babam o zamanlar. Ustasını baba bilmiş tabii. Bir akşam kapısı çalınmış babamın. Küçük amcam açmış o akşam kapıyı. Karşısında abisinin ustasını görünce bir koşu çağırmış babamı. Babam kapıya gelince şaşırmış. Ustasının elinde bir demet çiçek, akşamüstü kendisini pastaneye gönderip de aldırttığı bir kutu çikolata. Bir de öyle şık giyinmiş ki şaşkınlığı bin kat artmış oğlum” Oğlum diyince babamın gözleri bir an olsun yeniden soldu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı. “İlk kez ustasının kara şalvar dışında bir şey giydiğini görmüş. Meğer o gün babam, ustasına sevdasını anlatınca, ustası sormuş soruşturmuş ve kızın evini bulmuş, gitmiş babasıyla konuşmuş kızın, kız istemeye gitmek için gün almış. İşte oğlum” Oğlum diyince babamın gözleri bir an olsun yeniden soldu. Kirpiğinden suları boşaltmasını bekledim solan gözlerine, kendini tutmuş olmalıydı. “Senin baban benim babama anamı istemiş oğlum.”
Yerdeki taşlar kırıldı. Bir dağ böldü kendini birkaç parçaya.
Evlerin yalnızlığı kendi içine döndü.
Babam gözlerini bana çevirdiğinde gözlerinin solgunluğu havada dağılan sigara dumanına karıştı. Kirpiğinden suları boşalttı solgun gözlerine.
Kendini tutamadı.
“Allah rahmet eylesin” sözü çıktı kalabalıktan bir anda. Ses havada yürüdü bir süre, içine tavanda dağılan sigara dumanını da aldı.
“Âmin” dedi kalabalık sonra. Babamın taşı inciten gözyaşları avuç içinde nefeslendi sonra.






