Bu Bedene Bu Memeler Bu Sesler -Son-
Yağlıboya şart buraya. Güya kazan dairesinin yanında. Cehennemin yanındayım yine rutubet yine rutubet. Her nefes alışımda ciğerlerim acıyor. Göğsümün iki yanına kebap şişleri saplıyorlar sanki. Huzurlu uyku diye uyuduğum var yok üç saat. Bir de şu kapı sesleri.
Birkaç aydır buradayım. İhsan ağabey aracı oldu sağ olsun. Böyle iş herkese nasip olmaz. Apartmanın öyle aman aman bir yükü yok bana. Çok yaşlıların veya bebeği olanların market işlerini görüyorum. Üç dört daire var yok. Her akşam çöpleri topluyorum. Temizlik işine gelen var ama ben de elimi eteğimi çekmiyorum. Sonuçta ben de burada yaşıyorum. Pisliğin içinde mi yaşayalım. Demedim değil mi? Bir de daire verdiler bana. Böyle iş herkese nasip olmaz, demişti İhsan ağabey. Haklı tabii. Ah bir de sigortamı yapsalar. Öyle hemen olmazmış. Denemeleri gerekirmiş. Haklılar belki. İtiraz edecek gücüm yok ki. Kesin o dördüncü kattaki cadının fikridir bu. Geçen ikinci kattaki teyzeyle konuşurken duyduydum. Hırlı mıyım hırsız mıyım bilinmezmişmiş. Genç kızları varmış. Genç kızlar dediği de on beş, on altı yaşında bebeler. Onlara mı hâlleneceğim ben? Sapık mıyım? Tamam, kadın da haklı, ortalık sapık kaynıyor. Benim ne çocuğum ne de kardeşim var. Bilemem ki birini korumaya çalışmak nasıl iş. Sonra da üstümdeki kızları çekiştirmeye başladı. Geceye doğru bir oğlan geliyormuş. Sabah erkenden de gidiyormuş. Kesin o manken gibi kızın sevgilisiymiş. Diğerine o kiloyla kimse bakmazmış. Aslında güzel kızmış da en az on kilo vermesi gerekirmiş. Tövbe tövbe. Gerisini dinlemedim. Nesini dinleyeyim. Gidip kocanın koynunda yatsana be kadın. Onu bunu izleyeceğim diye pencere önü çiçeklerine dönmüş. Yazık, dinleyen teyzenin de hiçbir şeyden haberi yok ki kendi halinde bir kadıncağız. Arada bana bir şeyler aldırıyor. Aslında görevim değil ama elime de yapışmıyor hani. Bir koşu gidip alıyorum. Karşılığında da hayır duası işte.
Pencere önü teyze yanılıyordu ama ben her şeyi görüyordum. O oğlan kilolu kızın sevgilisiydi. Güzel kız zaten. Oğlan da tapıyor ona. Geçen sabahın kör saati yattığım yerden onları gördüm. Kızın ayakkabısının bağı çözülmüş, oğlan eğilip bağladı. Bağlarken de kaçak bir öpücük kondurdu diz kapağına. Bir hoşuma gitti ki. Yatak bana cennet oldu.
Bu evde yatağım daha çok anlam kazandı. Tabuttan farksız. Herkesi izlediğim bir tabut. Ne zaman yatağa girsem başka bir ülkeyi ziyaret eder gibiyim. Belden aşağısının ülkesi. Pencerem tepede kalıyor, tavana yakın. Yattığım yerden gelen geçeni izliyorum. Ayaklarından, bacaklarından, yürüyüşlerinden hatta giyimlerinden tanıyorum onları. Pencere önü teyze şu konumumu bir görse evleri değiştirmeyi bile teklif eder. Bense dilsiz bir şahidim sadece. Başkası olsa belki ona buna bir sürü şey anlatır. Ben anlatmam. Bana ne insanların özel hayatından. Herkes yaşamak derdinde. Küçücük bebeler bile. Okul için evden çıkışları izlemeyi en sevdiğim anlar. Rengârenk oluyor bastıkları yer. Dönüşleri ise bambaşka, ışıkları sönmüş, geride kalmış. Velhasılıkelam tabut misali yatağım kimi zaman cennet kimi zaman cehennem oluyor bana.
Geçenlerde ikinci kattaki teyze yine seslendi. Yine bir şeyler aldıracak sanmıştım ama öyle değilmiş. Kocasının senesiymiş. Helva kavurmuş. Apartmana dağıtmamı istedi. “Kaseleri hemen iste ama insanlar dolu getirmek mecburiyetinde hissetmesinler kendilerini,” diye de ekledi. Ne incelikli kadın. Gün görmüş, tam bir hanımefendi. Emredersiniz deyip kapısından ayrıldım. Aylardır sadece ayaklarını gördüğüm bazı yüzleri gördüm. Hiç de hayal ettiğim gibi değillerdi. Genel olarak sakin bir apartman. Belli bir saatten sonra çıt çıkmıyor. Taşındığım zamanlar dış kapı gıcırdıyordu. Ondan da kimse rahatsız olmuyordu. Ama benim evde durulacak gibi değildi. Belki de ben sese hassastım. Daha ilk hafta yağladım da o tiz sesten kurtuldum. Günlerim apartmanın işleriyle, pencere önü teyzenin yalan yanlış dedikodularına içten içe gülmek ve belden aşağısının ülkesinde olup bitenleri izlemekle geçiyordu. Bu sabaha kadar en azından böyleydi. Sabah oğlanla kız yine evden aynı saatte çıktılar. Bu defa biraz telaşlılardı. Bu arada kalıbımı basarım bu kız en az dört kilo verdi. Bacaklarından da yürüme hızından da anlıyorum. Koşar adım gittiler. Giderken bir parlayan bir şey düştü kızdan. Gidip bakıp bakmamakta kararsız kaldım. Sıcacık yatağı terk etmek zordu. Ama ya kıymetli bir şeyse deyip hemen evden çıktım. Yerde tek parıldayan şey küçük bir kaşıktı. Tam apartmana geri dönecekken kaşığı yerden aldım. Yamuk yumuk eski bir şeydi ama yine de akşam çöpleri toplarken veririm diye cebime attım. Evime giden merdivenleri inerken iki karaltı gördüm. İstemsiz bir bismillah çıktı ağzımdan. Kafalarını kapüşonlarına gömerek yanımdan geçip gittiler. Tanımıştım. Dördüncü kattaki kadının büyük kızıydı. Oğlan da sevgilisiydi belli ki. E anan görse seni paralar be kızım. Hele buradan koşarak çıktığını görse sadece seni değil, beni de paralar. İnşallah bir daha buraya inmeye cesaret edemezsiniz. Daha sigortam yapılmadı benim.
Gün bin telaşla geçti gitti. Akşam olduğunda yemeğimi yiyip çöplerimi giriş kata çıkardım. Apartmanın kapısı rüzgârdan ve yağmurdan sarsılıyordu. Bizim oralarda bir laf vardır; göğün götü delindi, diye aklıma o söz geldi kendi kendime gülmeye başladım. İyi ki kimseyle karşılaşmadım. Deli herhalde deyip sigortamı yapmazlardı belki kim bilir. Sigortaya kafayı takmıştım. Nasıl takmam tek güvencem olacak benim. Eskiden sigortalı olamayana kız bile vermezlermiş. Aklımda her ay ertelenen sigortam, yüzümde tebessüm en üst kata çıkıp çöpleri toplamaya başladım. Dördüncü kattaki teyze tam çöplerini alırken kapıyı açtı. Vallahi yarım metre sıçradım. “Duydun mu sesleri,” diye sordu. Duymam mı hiç. “Duymadım,” dedim. Bizi kızların evinden ağlama ve bağırma sesleri geliyordu. “Kapılarını bir çal bakalım neler olup bitiyor öğren,” dedi bana. “Olur mu öyle şey Meral Hanım, gencecik kızlar ayıp olur,” dedim. Hem bozuldu hem sinirlendi. Öğrenemiyor ya olup biteni içi içine sığmıyordu. Fakat bu defa ben de meraklanmıştım.
Kızların ziline utana sıkıla bastım. Zil sesi feryat sesine karıştı. “Çektim işte fişleri sakin olsana artık Tuba,” diye bağırıyordu diğeri. Kapıyı açtığında yüzünden gökkuşağı geçti sanki. Birini sakinleştirmeye çalışmanın yorgunluğu ter tanecikleri olmuştu alnında. Beni görünce nefes nefese düzeltti rengini de üstünü başını da. Bu bizim hızla kilon veren, artık kilolu olmayan kızdı. Adı Merve’ymiş. Kilo vermiş vermesine ama maşallah hâlâ çok güzeldi.
“Kusura bakma hanım kızım. Sabah benim pencereden senden bir şey düştüğünü gördüm ama emin de olamadım. Bir getirip sorayım.”
“Kaşığım mı?”
“Evet,” derken kaşığı cebimden çıkarıp uzattım. Elimden bir kapışı vardı ki sanki en kıymetlisiydi.
“Zavallı kaşığım benim,” diyerek kaşığı yanağına götürdü. Nice sonra Tuba elinde mumla geldi.
“Oh kavuştun mu sonunda kaşığına,” dedi ağlamaktan şişmiş kırmızı mor gözleriyle. Merve önce Tuba’nın sonra benim boynuma atladı. Güldük geçtik. Gençlik işte. Kapılarının önünden ayrılmadan önce, elektrikle ilgili bir sıkıntı varsa halledebileceğimi, söyledim. Sıkıntı yokmuş, bilerek her şeyin fişini çekip şalteri indiriyorlarmış. Tuba korkuyormuş. “Bir şey lazım olursa yere bir şeylerle vurun ben hemen koşarım,” dedim.
Evime, tabutuma döndüm. Ertesi gün bizim pencere önü çiçeğini kapımın önünde görünce çok şaşırdım. Apartmandan imza toplamış. Görevime son veriyorlarmış. Gerekçelerini okumam için kâğıdı bana uzattı. Hem okuyordum hem de onu dinliyordum. Dün akşam bizi olduğu gibi duymuş. Ben evimden milleti röntgenliyormuşum. O kızın bana sarıldığını da görmüş. Hiç utanmıyor muymuşum kaç yaşında adam. Tuba’ya ev annesinden kalmaymış, onu çıkaramıyorlarmış ama ikaz etmişler. Kâğıtta ahlâkı bozan falan yazıyordu. Hiçbir şey anlamadım. Tek anladığım belden aşağısının ülkesinden göç vakti olduğuydu.






