Beril Erbil: “Ben öyküde anlatılan anları ve o anların okurda yarattığı boşlukları seviyorum.”
Beril Erbil’in ilk öykü kitabı Aynadaki Porno Yıldızı, Kasım 2020’de Edisyon Kitap tarafından yayımlandı. Erbil, kitap boyunca kadınları, kadın kimliğinin zorluklarını, güçlü kadınları ve zayıf yönlerini ele alıyor. Yani kitaptaki öykülerin merkezi de, anlatıcısı da, sızısı da kadınlar. Bir kadın olarak kadınları anlatırken dil ve üslupta yakaladığı anlatıya, ustaca seçilmiş epigraflar eşlik ediyor. Beril Erbil’le Aynadaki Porno Yıldızı’nı ve dahasını konuştuk.
Demet Aksu: Aynadaki Porno Yıldızı ilk öykü kitabın. On bir öyküden oluşuyor. Kitabın doğuşundan, yolculuğundan bahseder misin?
Beril Erbil: Yazmak hayatımın hep önemli bir parçası oldu. Neredeyse her yazanın bir kitap hayali olur. Benim de vardı fakat yazdıklarımdan kitap olabilecek bir dosya oluşturmamıştım. 2015’te kitaba adını veren öykümün ilk taslağını yazdığımda orada yazdığım şeyin anlatmak istediğim şey olduğunu çok güçlü bir biçimde hissettim. O gün, yazabilirsem bunun bir kitaba dönüşeceğini biliyordum ve bu fikre odaklandım. O günden sonra yazdığım öyküler hep kitabın eksik bir parçasını tamamlamak için yazıldı neredeyse. Bu öyküyle birlikte önceki yazdıklarımdan kitaba uygun öyküler dosyaya eklenirken yeni öyküler de yazdım. Kadın, cinsellik, ölüm, anne-baba ve toplumla ilişkilenmemiz, yalnızlık, kurduğumuz ve kuramadığımız hayatlar, toplumun bize biçtiği roller ve karanlık taraflarımız temalarında dolaşıyordum. 2019 yazında dosyamı tamamlamıştım. 2020 yılında da dosyam Edisyon Kitap tarafından yayımlandı.
DA: Kitabın ismine nasıl karar verdin? Peki bununla ilgili tepkiler nasıldı?
BE: "Aynadaki Porno Yıldızı" adlı öykünün adı daha ilk taslak yazıldığında belliydi. Ve bu öykü bana kitabı müjdelemişti. Aynadan yola çıkarak bir öykü kuruyordum ve oradaki uyanış anı bütün kitaba sirayet etmesini istediğim şeydi. Ve kitabın adı bu olacaktı, bütün kitabın duygusunu yansıtacaktı. Benim için gayet netti. Yine de – sanki çok aykırı bir şey yapıyormuşum gibi, kitap yayınevi sürecindeyken güvendiğim birkaç edebiyatçıya da danıştım.
Kitap çıktıktan sonraysa beni bazen gülümseten bazen şaşırtan tepkiler aldım. Adına bakma oku diye arkadaşına tavsiye edenlerden tutun da sosyal medyada paylaşmaya çekinenlere, tahminimce reklam için bu adı koyduğumu düşünenlere kadar… Toplumun daha önce bire bir karşılaşmadığım başka bir yüzüyle karşılaşmış oldum ben de. Ne de olsa biz içeride ne olduğuna bakmadan değeri de ahlâkı da etiketlerde arayan bir toplumuz. Ama yine de iyi ki doğru bildiğimden şaşmamışım, yoksa kitabım hep eksik kalacaktı…
“Bastırdığımız ya da yok saydığımız her duygu karanlık odalarımızda bizi bekliyor ve üstünü örtüp onları unuttuğumuz sürece bizi ele geçirmeye devam ediyor.
DA: Öykülerinde kadınlar ya anlatıcı ya da merkezdeki karakterler. Birbirinden farklı kadın karakterlerle farklı düşüncelere dalıyoruz ve hepsi de biz kadınlara tanıdık gelen, bazen duyduğumuz bazen yaşadığımız haller. Çok geniş bir konu ama kitap bağlamında kadınlık halleri ve biraz da kadınların karanlık odalarıyla ilgili düşüncelerini merak ediyorum.
BE: Dediğin gibi çok geniş bir konu. Sorduğun soru çok eskiden bloğuma “kadınlık halleri” diye bir başlık açtığımı hatırlattı bana. Hallerimiz büyüdüğümüz aileden, kurduğumuz hayatlardan ve yaşadığımız toplumdan bağımsız değil. Buna bağlı olarak sorunlarımız da öyle. Haliyle duygularımız da… İçinde bulunduğumuz dünya düzeninde duygulara pek yer verilmiyor. Duygularımızı bastırmak, yok saymak zorunda kalıyoruz. En kötüsü onlarla bağlantımızı kaybediyoruz. İşte o zaman da sistemin içinde kendinden uzaklaşan ve sistemin öğüttüğü ve sistemi devam ettirirken besleyen kişiler haline geliyoruz. Ataerki; dişil ve erili birbirinden ayrıştırırken, dişili baskılayıp değersizleştiriyor; sağlıksız bir erili de yüceltiyor. Bu da kadın erkek hepimize -uzun ya da kısa vadede- zarar veriyor. Gerçek ve sağlıklı gücün hiyerarşilerden değil içimizdeki özelliklerden beslenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Karanlık odalarımıza gelince… Bastırdığımız ya da yok saydığımız her duygu karanlık odalarımızda bizi bekliyor ve üstünü örtüp onları unuttuğumuz sürece bizi ele geçirmeye devam ediyor. Böylece gerçek özümüzü yaşayamıyoruz. Manipülasyona açık hale geliyoruz ya da biz de manipüle ediyoruz, her türlü ilişkimizde. Ben o odalarda gezinmemiz gerektiğini düşünenlerdenim, yoksa o odalardaki her şey bizi ele geçirir. Biraz öykülerden örnekleyecek olursam ne zaman aynada o kadının gözlerinin içine cesaretle bakarız, ne zaman topukluları fırlatıp spor ayakkabıları geçiririz ayağımıza; ne zaman dayatılan düzgünlük ve başarı kalıplarına yeniden bakarız; ne zaman kendimize yeni bir dünya kurmak için hayallerimizde inat ederiz; ne zaman kabuk tutan yaralarımızı kaldırmaya cesaret ederiz, içimizdeki arzu, özlem, istek ve korkularla yüzleşiriz, yüzleşmeye biraz olsun cesaret ederiz, işte o zaman o karanlık odalarımız harika bir yaşam dansı sunabilir bize.
DA: Aynadaki Porno Yıldızı, cümlelerinin altını çizdiren bir öykü. “İnsan, ruhuna dar gelen şeyi çıkarıp atmak istiyor.” diyor, karakterimiz. Bir kadının kendi olmadığını fark etmesi, kendini araması ve bulması ne sancılı bir süreç değil mi?
BE: Sancılı bir süreç kesinlikle, ama bulacakların için yola çıkmaya değer.
DA: "İkinci Bahar" öyküsü, sürekli onay ve takdir bekleyen, hata yapmamayı öğrenmeye çalışan bir çocukluğun büyümüş bedene girmesinin hikâyesi. Bu öyküden yola çıkarak elalem kavramının içine hapsolmuş kadınlık hakkında neler söylemek istersin?
BE: Bu öyküyü yazarken çok eğlendiğimi belirteyim öncelikle. Kim bilir belki de elalemi artık eskisi kadar çok takmadığımdan. Ama eskisi kadar çok takmadığımı söylüyorum, sanırım hiç takmadığımı söylemek epey iddialı olur. Büyüme sürecinde, düşüncelerimizin kendimizin mi annemizin mi, kendimizin mi toplumun mu olduğunu çok da sorgulamadan çocukluktan yetişkinliğe geçiyoruz. Pek çoğumuzun annemize benzememeye çalışırken tam da annemiz gibi davrandığı çok basit konular vardır. Bu sanırım toplumun içinde de geçerli. Hele ayıplayan, yargılayan, mahalle baskısı yaşatan, bir şey söylemeden jest ve mimiklerle ima eden bir toplumdaysak… Öyküdeki karakter bir yandan yaptığı şeyin doğru olduğunu düşünürken bir yandan bunun doğruluğuna kendini ikna etmeye çalışıyor. Oturduğu yerden başkalarını gözlemlerken onların kendisi hakkındaki fikirlerini merak ediyor.
Sanırım hepimiz kadınlığımızı elalem kavramının içine bir yerlere hapsediyoruz ve bu hapsettiğimiz yerden yeri geldiğinde başkasına da elalem oluyoruz. Bu karmaşayı tam olarak çözemeyiz belki ama ne kadar anlarsak o kadar iyi.
“Alamadığın sevginin içinde yarattığı boşluğu bu şekilde ve buna bağlı geliştirdiğin örüntülerle kapatmaya çalışıyorsun ve bu bütün hayatına yansıyor.”
DA: Arzu, üç kadın karakterle bizi karşılayan “Karşısındakini sohbet etmek için değil yenmek için çıktığı bu yolda…” ve “…elde edemediği tüm sevgilerin intikamını, yakıp kavuran isteklerinin kursağında yarattığı boşluğu bir pilav tenceresine hapsetmişti Arzu.” cümleleriyle düşündürüp sarsan bir öykü. Boşlukları hapsettiğimiz pilav tencereleriyle ilgili düşüncelerini merak ediyorum.
BE: Bu öykü kişinin ailedeki kabulüyle alakalı bir öykü; anne ve babanın, bu öyküde özellikle de babanın sevgisini çocuğuna göstermemesi, çocuğuna onay ve takdirinin eksik kalması ile alakalı. Bir kişi sevgiyi koşulsuz olarak alamadığı takdirde, yani sevildiğini hissetmesi bir şeyi yapmasına veya iyi yapmasına bağlı olduğunda, ailesi ona sevgisini ve onayını sadece belli koşullarda gösterdiğinde çocuk farkında olsa da olmasa da sevgi almak, onay görmek, kendini değerli hissetmek için o koşulları defalarca yaratmaya çalışıyor. Alamadığın sevginin içinde yarattığı boşluğu bu şekilde ve buna bağlı geliştirdiğin örüntülerle kapatmaya çalışıyorsun ve bu bütün hayatına yansıyor. Al sana pilav tenceresinden bir karanlık oda daha…
DA: "İmzasız Mektuplar", kocasının zenginliği ve bakışları altında yaşam süren içsel savaşında yaralanıp kanayan bir kadının hikâyesi. Ne zaman çıkılmaz bir halde hissetse Guernica tablosuna baktığını söyleyen de bir kadın aynı zamanda. Kısa ama kadınları iyi ifade eden bir öykü. Bir kadının iç savaşının ortasındaki Guernica tablosuyla ilgili neler söylemek istersin?
BE: Guernica bir şaheser ama içinde büyük bir trajedi var. O öyküdeki kahraman kendi karmaşasını, iç harabelerini gördükçe, hissettikçe bir umut olarak bakıyor o tabloya. Bir çıkış yolunun olabileceğine inandırıyor o tablo onu. Ancak bir süre sonra bırakıyor ona bakmayı. Çünkü kadın da yüzleşmeye cesaret edemediği hayata, içinin dağınıklığına alışmış.
Eğer kişisel bir iç savaşın içindeysek, yaşadığımız hayat ve kurduğumuz ilişkiler içimizde büyük bir yıkım yaratmışsa ve biz bunu yok sayıp devam etmeye çalışırsak ya bir yerde tökezleriz ya da bir yanımız hep eksik veya mutsuz yaşarız. Oysa trajediden şaheser yaratabiliriz. Hatta belki de insanın en çok acıdığı yerden yeşerdiğini söylesek yanılmayız. Picasso örneğine dönecek olursam; Picasso o büyük eserini verene kadar birçok dönemden geçti. Büyük bir sanatçı olmadan önce iyi bir sanatçıydı ve en temelinden başlamıştı. Ne mutlu başlayabilene.
DA: Her öykünün girişinde epigraflar karşılıyor bizi. Virginia, Ursula, Marguerite Duras, Pessoa, Murathan Mungan… Her epigrafı yer aldığı öykünün duygusu ya da anlatısı içinde buldum, öykülerin içine sızıyor adeta. Epigraf-öykü eşleştirmesiyle ilgili neler söylemek istersin?
BE: Her öykünün bir epigrafı olması özellikle tercih ettiğim bir şey değildi. Sadece birkaç öykü vardı ki onların fikirleri başlarındaki epigraflarda doğmuştu benim için ve onları kitaba koymaktan vazgeçmek istemedim. Editöryal bir düzenleme olarak da her öykü için bir tane alıntı seçmeyi planladık. Bu ilk etapta beni ürküten bir şeydi, çünkü onca kitap ve metin arasından öykülerin ruhuna uyan cümleleri nasıl bulacağımı bilmiyordum. Kütüphanemin karşısına geçip tamamen sezgisel olarak bazı kitapları seçtim ve karıştırmaya başladım. “İşte bu!” dediğim yerlerde durdum. Sezgilerim iyi işlemişti ve düşündüğümden çok daha kısa bir sürede seçimlerimi yaptım. Sorundan anlıyorum ki duygumu karşıya geçirebilmişim.
DA: Seçimlerini çok başarılı buldum.
“Okurun peşinden koşacağı, heyecan ve merakla ne olacağını bekleyeceği bir olay anlatmıyorum.”
DA: Kitaptaki öykülere genel olarak baktığımda dil ve üslup oldukça ön plandayken kurguyu biraz daha geride bıraktığını düşündüm.
BE: Kitapta olaydan çok durum öykülerine dönük öyküler var. Dolayısıyla dil ve üslubun ön planda olması kaçınılmaz; çünkü okurun peşinden koşacağı, heyecan ve merakla ne olacağını bekleyeceği bir olay anlatmıyorum. Ben öyküde anlatılan anları ve o anların okurda yarattığı boşlukları seviyorum. Bu öykülerdeki kadınların da üstlerine uymayan hayatları fark etmeleri öyle tek bir andan kaynaklanmıyor haliyle. Bu, bir birikim. Sadece bir yerden patlak veriyor. Bunu anlatırken de o anları kullandım daha çok. O boşluklardan herkes kendi kavramlarına dönebilir veya o kadınlara yeni hikâyeler yazabilir.
Kurgu tekniği açısından baktığımızda ise her öykünün kurulumu birbirinden farklı. Doğrusu, kurguların birbirini tekrar etmesini istemiyordum, çünkü bir okur olarak sürekli aynı teknikle kurulmuş öyküleri art arda okumak bana keyif vermiyor. Ancak bunu bilinçli bir biçimde, şimdi bu öyküyü de başka türlü kurayım düşüncesinden hareketle de yapmadım. Bu anlatmak istediğimi şimdi nasıl anlatırım, nereden nasıl başlarım diye oturdum hep yazının başına. Ve o karakterler bu öyküleri doğurdu.
DA: Peki kitaptaki ilk ve son yazdığın öyküler hangileriydi?
BE: Bu soruyu cevaplamak benim için epey zor. Çünkü bir öyküye başlayıp onu bitirip bir yenisini yazmıyorum. Karakterlerin öyküleri masada dolanıyor. Eskiden yazdığım birtakım metinler bazen başka bir öykünün içine giriyor. Bazen sadece taslağı olan bir öyküyü alıp düzeltiyorum. Kara Tanrıça’nın ilk tamamlanmış öykülerden biri olduğunu söyleyebilirim. Ama belki ondan önce yazdığım şeyler de girmiştir kitaba.
DA: Aynı zamanda editörlük de yapıyorsun. Bu sıfat kitap çıkarmadan önce insana farklı bir sorumluluk yüklüyor mu?
BE: Editörlük severek yaptığım bir iş. Dil ile oynamayı ve dilin matematiğini seviyorum. Bu konuda hassasım çünkü ifade alanı olarak edebiyatı ve yazıyı seçtiysem elimde sadece dilim var. Büyük betimlemeler yapmaktan bahsetmiyorum burada. Dil bilinciyle birlikte dili iyi kullanmaktan, onun ifade alanını genişletmekten, cümle yapılarını keşfetmekten büyük keyif alıyorum. Editörlük yaptığım için değil ama kendimi ifade aracım olduğu için dile karşı sorumluyum.
Öyküler anlamında ise insan önce kendi kendinin editörü oluyor ister istemez. Ama yazarken bunu pek düşünmüyorum galiba. Daha çok; öyküyü yazıp üzerinden biraz vakit geçtikten sonra editör sıfatı işin içine giriyorsa giriyor. Ama kendi yazdığınız bir öyküde bazı şeyleri gözden kaçırmanız pek muhtemel. Bu sebeple de dosyamı yayınevleriyle paylaşmadan önce güvendiğim bir iki kişiyle paylaşmıştım.
DA: Edebiyata uzın zamandır emek verdiğini biliyorum. Aynadaki Porno Yıldızı yolculuğu boyunca sana neler, kimler eşlik etti?
BE: Uzun bir süredir edebiyat atölyem Yazı Çizi Çeki’de Ferhat Uludere ile Yaratıcı Yazarlık atölyeleri düzenliyoruz. Ondan çok şey öğrendim, hem anlattıkları hem de onunla birlikte başkalarının yazdığı taslak metinler üzerinden çalışmak bana ve öykülerime büyük katkı sağladı. Dosyamı ilk okuyanlardan biri oydu.
Dil bilincimi ve Türkçemin temellerini ise Asuman Susam’dan aldım; onun öğretmenlik döneminin ilk öğrencilerindendim. Kitapta kullandığım dil hakkında olumlu dönüşler aldıkça o zaman öğrendiklerimin hep yanımda olduğunu bir kez daha fark ediyorum.
Onun dışında daha yalnız ama okuduklarım, izlediklerim, içsel süreçlerim, kafa yorduklarım, merak ettiklerim, gözlemlediklerimle birlikte genişleyen bir yazım sürecim vardı.
.jpg&w=3840&q=75)





