Beyaz Mantolu Ceset
5 Eylül 2018 Öykü

Beyaz Mantolu Ceset


Twitter'da Paylaş
1

Rıhtıma demirli unutulmuş yalnız tekne gibi, birbirinin sırtına binerek kükreyen dalgaların kıskacında su üstünde sağa sola yalpalanıyordu. Kolları ve bacakları denizi altına almışçasına yanlara doğru açılıp donmuş, heybetli gövdesi kaskatı kesilmiş bir şekilde altı boş kaldırımı besleyen paslı demire takılıp kalmıştı. Uzun beyaz mantosunun kemerinden takılmıştı ki her dalga vurup öne ittirdiğinde kaldırımın altına sürüklenip tok bir sesle dolgu betona çarpıyor, dalganın geri çekilmesiyle tekrar yerinde beliriyordu. Ya da bir girdabın ortasındaymışçasına takıldığı nokta etrafında daireler çizerek dönüp duruyordu. Mantonun uzun ve enli eteği yüzeye yayılarak açılıyor, gri kumaş pantolonun paçalarını yırtacak kadar şişmiş mor bacakları çıplak ayaklarıyla ortaya çıkıyordu. Suya serpilmiş yosunumsu kumral saçlarının arasında küçük küçük balıklar oynaşıyor, her tarafını mantar görünümlü şeffaf, mor, mavi, turuncu çizgili denizanaları sarmıştı. Denizanaları, su üstündeki rengârenk danslarıyla beyaz mantonun içindeki karanlığa ve yok oluşa meydan okur gibi, her şeye rağmen hayatın devam edişini ve canlılığını gözler önüne seriyordu. Ölüm ve dirim, denizle karayı birbirinden ayıran mı desem, birbirine kavuşturan mı desem bilemedim, kaldırım çizgisi altında iç içe geçerek oluşturdukları tezatlığın doruklarında görünüyorlardı. Yaşamın geçici cıvıltısı, kızgın güneşin de maviliklere yansımasıyla beraber su üstünde pırıltılı gösteriler sergiliyor, denizden esen kavurucu rüzgârın etrafa dağıttığı üzerini yosun kaplamış ölümün kokusuyla çevredekilerin burun kanatları hızlı hızlı açılıp kapanıyordu. Hava boşluğunda daireler çizerek cesedin sıfır noktasına kadar alçalan martıların çığlıkları karşı kayalara çarpıp çarpıp yankılanıyordu. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki –bu en irisi ve gösterişli olanıydı– her yüzeye inişinde kanatlarını pike yapıp cesedin başucunda ağıt yakarcasına inim inim inliyor, sonra da yelpaze gibi açılmış kanatlarıyla sıcak esintiye direnerek mantonun içine girmek istermişçesine cesedin üstünde debeleniyordu.

Olay beni o kadar etkilemişti ki gördüğüm her şeye olur olmaz, fikirlerime ters düşecek türden anlamlar yüklüyordum. Diğerlerinden farklı olduğunu sandığım martının, ölen adamın gökyüzüne yükselmiş ruhu olduğunu düşünüyordum mesela ve bunu yalnızca benim gördüğümü. Bunun dışında sıcak bir yaz gününde sırtına giydiği kalın beyaz mantosuyla bu ceset bana okuduğum bir öykü kahramanını hatırlatmıştı. Onun, nereden baksan yarım asırlık bir gizemi bugün, bu sahilde gün ışığına çıkarmaya, aylarca meşgul ettiği zihnimdeki soruları cevaplamaya geldiğine inandırıyordum kendimi. Kaldırımın denize sıfır noktasından cesede doğru inen bir bağ oluşmuştu aramızda ki onu bırakıp gidemiyor, ayaklarımdan betona çivilenmiş gibi, olaya kayıtsız onca umursamaz insanın arasında çakılıp kalmıştım. Aniden hiddetli bir dalgaya kapılıp kaldırıma çarpan cesedin etrafa sıçrattığı tuzlu suların ince kumaş elbisemden geçip vücudumu ıslatmasıyla irkildim. Ellerimle elbisemin eteğindeki suları silkeleyerek kurutmaya çalışırken aynı anda olayın etkisinden de silkinmiş olacağım ki benden iki üç metre mesafede oltasını denize atmış çalçene, orta yaşlı balıkçıya baktım. İki eliyle oltasının sapına asılmış adam, kafasındaki beyaz şapkasını gözlerinin üstüne indirmiş, dili durmadan laflasa da aklının, zokasının iğnesine takılı olduğu ortadaydı. Oltası her titrediğinde yukarı çektiği ip boyunca gümüşü pullu küçük balıkların oynak bedenlerini avuçlayarak düştükleri tuzaktan kurtarıp yanındaki su dolu şeffaf bidona atıyordu. Sık sık da arkadaşlarına, bugün denizin onlara daha cömert davrandığından, bereketinden bahseden, balıkçı terimleriyle süslediği uzun bir konuşma yapıyordu. Denizin bugünkü eli açıklığını, onun cömertliğinden değil de lime lime eriyip tuzlu sulara karışmakta olan türdaşlarından kaynaklandığını ne gören vardı, ne de görür gibi gösteren.

Beyaz mantonun açık yerlerinden girip arasındaki cesedi ziyaret ettikten sonra, sırf oburlukları yüzünden zokayı yutan balıkların ızgara veya tava kızartma olarak konduğu sofraları düşündükçe midem bulandı. Boş midemi dolduran asitli sıvıları öğürtülerle ve gözlerimden yaşlar dökülerek kaldırım taşlarının üstüne kustum. İnsanın insana dolaylı yollarla olsa da yem oluşu ve buna benim dışında herkesin kayıtsız kalışı kafamı allak bullak etmişti.

Sayısını tam olarak rakamlarla söylemenin mümkün olmadığı yıllar yıllar öncesinden, sudan karaya uzun bir yaşam öyküsünün ardından insanoğlunun yeniden suya dönüşü ve orada kabul görmeyen cansız bedeninin tekrar karaya çıkışı, Denizden babam çıksa yerim, diyen türdaşlarının çarklı midelerindeki son buluşu... Döngü beni korkutuyordu. İnsanları birbirine düşman yapan savaşlara, dökülen kanlara, katledilen doğaya, ölümlere, kıyımlara duyarsızlıklar, kayıtsızlıklar bu döngünün rahminde yeşeriyor olamaz mıydı diye içten içe sorguluyorum kendimi. İçimdeki soruların cevapsız yarışı, sahile gelen polis aracının siren sesleriyle bölündü. Duyduğum anonsla birlikte olay yerinden uzaklaşmam gerektiğini biliyordum ama kıpırdayacak durumda değildim ve gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Polis komiserinin, yanıma yaklaşıp bulunduğum noktayı terk etmem konusunda beni uyarmasından sonra kaldırıma çakılmış ayaklarımı sürükleyerek dört beş metre kadar arkamdaki banka oturabildim. Denizdeki özel kıyafetli adamların çalışma süresince kaldırıma demirli küçük bir teknenin ön kısmına konup bekleyen martı suskundu. İnleyen çığlıklarını kulaklarıma bırakmış, terk ettiği bedene her dokunduklarında, kanatlarını çırparak tedirgin bakışlarla olup biteni izliyordu. Kaldırımdan denize inen demir merdivenle yukarı çıkan adamlardan biri, çevreden geçen birkaç kişinin de yardımıyla kollarının altından kavrayıp kaldırıma taşıdığı cesedi sırtüstü beton zemine yatırdı. Oturduğum yerden cesedin kayıp yüzünü inceledim. Gözleri çukurlarını terk etmiş, burnu düşmüş, açık ağzının karanlığında görünen dişleri sırtındaki uzun manto gibi bembeyazdı. Cesedin yüzünden kaybolmuş uzuvlarını yerine koyarak, yer yer dökülmüş ve morarmış tenini kumral saçlarına uygun bir ciltle kaplayarak hayal ettim önce, sonra da onun mağrur bir şekilde denize yürüyüşünü ve su emdikçe ağırlaşıp derinlere gömülen mantosuyla birlikte yok oluşunu. Evet, bu cesedin sıcak yaz gününde üstündeki kalın mantosuyla sabahtan akşama kadar şehri dolaştıktan sonra en sonunda bir plajda, kimselerle tek kelime etmeden denize yürüyen, değerli yazarının sırlarıyla birlikte sulara gömdüğü Beyaz Mantolu Adam’a ait olduğuna kesin gözüyle bakıyordum nedense. Bu esrarlı ölümle ilgili tahminler, çıktığı ağızların ayarına göre anlamlanıyordu ya da anlam kaybediyordu. Cesedin üstüne üşüşmüş balıklarla dolu bidonu ikide bir tartışıyormuş gibi elinde sallayan oltacı, “Herifin ayyaş olduğu yetmiyormuş gibi kaçıkmış da üstelik. Bu sıcakta böylesi bir kalın aba, deli işidir kardeşim,” diyordu sahilde köpeğini gezdiren orta yaşlı bir kadına. Köpeğinin tasmasına asılan kadınsa gözlerini kısarak cesedi görüş alanına yaklaştıra yaklaştıra omuzlarını çekip yüzüme baktı, “Bu da ne ayol? Kadın mı erkek mi? Anlayamadım,” diyerek dudak büktü. Gençten bir çocuk, “Daha ne anlatayım anne, şu anda karşımdaki kaldırımda duba gibi şişmiş bir cesedi, polisler battaniyeye sarıp sarmalamaya çalışıyorlar,” deyip telefondaki konuşmasına ara verdi. Cesedi, ağzı fermuarlı siyah naylon torbaya sokamayacaklarını anlayıp eski bir battaniyeye sarmaya çalışan özel giysili adamlardan biri sarı seyrek dişlerinin neredeyse otuz ikisini de göstererek pişkin pişkin sırıttı. Diğer arkadaşına çenesiyle ve kaş göz hareketleriyle cesedi işaretle, “Üstündeki bu beyaz mantosu olmazsa her şeyiyle erkektir diyeceğim ama...” demesine fırsat vermeyen arkadaşı imalı ses tonu ve vurgulamayla, “İki arada bir derede kalınca soluğu denizde almış olmalı,” diyerek öbürüyle aynı fikirde olduğunu açıkladı kendince. Bu ölümle ilgili yapılan yorumlara, ellerimle kapatarak kulaklarımı tıkadım. Kimseyi duymuyordum ve kendimi, yakından tanıdığım, gizemli ölümüyle ve kafamda bıraktığı soru işaretleriyle aylarca uykularımı kaçıran o beyaz mantolu öykü karakterinin yerine koydum. Böyle bir dünyada, bu kadar gaddar ve kalpsiz insanlarla aynı havayı solumak istemediğinden, bu adamın denize yürüdüğü kanısına vardım orada. Ve her şeye rağmen böyle düşünmek içimi rahatlattı sanki.

Cesedin konduğu ambulansın hareketiyle aynı anda havalanan martı, etinden et koparılırmışçasına iki kere denizin kulak zarlarını yırtan bir çığlık atıp, açıklara doğru maviliklerde süzülüp gözden yitti.

Öğlen olmuştu. Saat biri geçiyordu. Rusçadan çevirisini yapacağım öykü kitabı beni bekliyordu. Ayağa kalktım. Adımımı atmadan önce ölmüş adamla ilgili hâlâ abuk sabuk yorumlarda bulunan birkaç oltacı ve onlarla ağız ağıza vermiş beş altı kişilik gruba, “Cehennemde yanarsınız umarım,” deyip sinirle oradan uzaklaştım. Sadece üzüldüğümde değil, sinirlendiğimde de düşüncelerime ters düşen şeyleri söyleyebiliyormuşum meğerse. Onu da anlamış olmanın farkındalığıyla evime girip yaşadıklarımın şokundan kurtulmak için buz gibi soğuk duşun altına girdim. Art arda yuvarladığım birkaç kadehten sonra ancak kendime gelebildim. Ama dalgaların ittirmesiyle kaldırıma çarpan cesedin çıkardığı o dolu ve tok sesin gümbürtüsü ve o yalnız martının sağır edici çığlıkları kulaklarımda çınlıyordu.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Turan Cantürk
Kaleminize sağlık Hediye hanım. Öyküleriniz beni çarpıyor.
10:12 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR