Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Haziran 2020

Öykü

Bin Yeni Yara

İbrahim Alp Okur

Paylaş

0

0


Mutlu insanlar için mutsuz insanlar görünmezdir. Belki de dünyanın en kalın çizgisi bu iki çoğunluğun arasına çizilmiştir; mutlular ve mutsuzlar. En son mutlu olduğu zamanı hatırlamaya çalışıyordu. Gözlerini kısıp önündeki masanın üzerindeki çizgilerden birine odaklanmıştı, sanki en son mutlu olduğu an o siyah çizgide saklıymış gibi. Sonunda hatırladı. Gerçekten “Mutluyum” dediği, ciğerlerine doldurduğu havanın tüm bedenine aynı serinlikte yayıldığı, hayata geliş sebebinin yanı başında olduğunu sandığı o ânı hatırladı.

Mutluydu. O gün bütün dünya hizmetçisiydi onun, güneş o sabah onun için doğmuştu. Sabah güneşi yüzünü hafifçe okşayarak uyandırmıştı, gövdesine değip süzülmeye başlayan her su damlası hücrelerini mutluluğa uyandırıyordu. Aynadaki yansımada kendini değil, mutluluğunu görüyor ve onu beğeniyordu. Mutluluğunun saçlarını tarıyordu özenle, saçları her zamankinden daha canlı duruyor, daha çok parlıyordu. Mutluluğuna parfüm sıkıyordu sonra, her zamankinden daha güzel kokmaya başlıyordu. Çünkü o gün, sıktığı parfüm değil mutluluk kokuyordu. Midesi bulanmasın diye hazırladığı kahvaltıda en sevdiği yiyecekler vardı. Hoş, yemeseydi de bulanmazdı o gün midesi. Çünkü mutluluğun karnı her zaman tok olurdu ve tüm açlıklar doymanın habercisiydi mutluluk için. O sabah kahvaltı masasında ağzına attığı her lokma midesinin değil, mutluluğunun yolunu tuttu. Böylece hemen doymuş hissetti kendini, ne bir lokma eksik ne de bir lokma fazla.

Hava o mutlu olduğu için olması gereken sıcaklıktaydı, ne bir derece eksik, ne bir derece fazla. Gökyüzü de kime hizmet etmesi gerektiğini biliyordu o gün. Taksi o mutlu olduğu için sokağa çıkar çıkmaz gelip durmuştu önünde. O mutlu olduğu için onun sevdiği radyo istasyonu açıktı taksinin radyosunda ve en sevdiği şarkı çalmıştı yol boyu. Araba deniz kenarından geçerken gaz pedalından hafifçe kalkmıştı ağırlık, güneşin denize bıraktığı sabah yıldızlarını iyice görebilsin diye. Görmekle kalmayıp fotoğrafını bile çekti suyun üzerindeki sabah yıldızlarının, daha sonra bakıp bu mutlu âanı hatırlamak üzere kaydetti telefonuna. Acelesi yoktu, çünkü zaman da farkındaydı durumun, o da kime hizmet ettiğini tabii ki biliyordu. Ne kadar oyalanırsa oyalansın, olması gereken saatte olması gereken yerde olacaktı mutluluk.

Taksi için ayarladığı para neyse o rakam yazıyordu taksimetrede. Taksiden indiğinde de parka giden yolun başındaki ağaçlar karşıladı onu. Her bir ağacın dalında bir serçe görevliydi bugün, onun mutluluğu için. Serçeler sadece mutlu insanların anlayabileceği dilde bir şarkı tutturmuşlardı ve o bu şarkıya içinden eşlik ederek girdi parkın içine. Giydiği ayakkabı canını acıtmasın diye çakıl taşları çekildi yolundan, es kaza birikmiş bir çamur birikintisi varsa onun adımları yaklaşmadan kapandı onlar da. Şimdi mutluluğunun tamamlanmasına birkaç adım kalmıştı. İşte orada, o piknik masasının üzerine serili sofra örtüsünün üstündeydi mutluluk. Masanın yanındaki ağacın dallarından birine atılmış ipteki minderde, o salıncakta sallanmaktaydı. Sonra birbirlerinin gözlerinde buldular mutluluğu, dudaklarının arasından sıyrılan her sözcüğün her harfinde mutluluğu duydular. Bildikleri dil mutluluğun diliydi artık, onlardan başka kimsenin anlamadığı ve anlamayacağı, sadece iki kişilik bir dil. O iki kişiden biri konuşmaktan vazgeçtiğinde anlamını yitirecek kelimeler saklıydı bu dilde, o iki kişiden biri konuşmaktan vazgeçtiğinde unutulmuş, kaybolmuş diller arasına girecekti. Her iki mutlu insan arasında kurulan ve sonra unutulan o iki kişilik diller gibi.

Yüz kasları sadece tek bir mimik için çalıştı o gün, sadece gülümsediler. Gülümsemekten başka bir manzara gelip yer bulamadı yüzlerinde kendine. Bazen tatlı, küçük bir şaşkınlığın ifadesi belirdi söylenen güzel bir sözün ardından, ani bir öpücüğün telaşından. Sonra tekrar gülümseme kuruldu yüzlerinin baş köşesine. Salıncakta olabilecek en uzağa gitmeyi başardı iki kişi. Bir sallanışta dünyanın sonuna gidip geri gelmeyi başardılar. Bir sallanışta dünyanın ilk gününden son gününe kadar ne varsa arkalarında bırakıp hayatın öbür ucunda buldular kendilerini… ve birkaç kez kendilerine sordukları sorunun cevabını da o anda buldular. Buydu hayatlarının amacı, bir sebebi varsa dünya topraklarına gönderilmelerinin, işte bu ânı yaşamak için olmalıydı. Daha ötesi ne olabilirdi ki? Hangi kutsal amaç bu ânın verdiği duygunun ötesinde bir anlam taşıyabilirdi bir insan için? Ne yapsa, neyi başarsa, neyi kazansa bu kadar mutlu olabilirdi ki? Yaşamın amacı mutluluğa ulaşmak olmasa bile, hasbelkader de olsa ulaşılan mutluluğu kaybetmemek için çabalamak olmalıydı.

Masanın üzerindeki siyah çizgiden gözlerini kaçırıp, “Hatırladım,” dedi. Cevap ne kadar gecikirse geciksin ikinci soru hazırdı. Rotasını önündeki gökdelen olarak belirleyen bir kamikaze gibi çıktı soranın dudaklarının arasından, karşısındakinin tam kalbine çarptı, “En mutlu olduğun anda etrafında tek bir mutsuz insan var mıydı?” Önce siyah bir cisim uçtu kalbinin üzerinden, sorunun bıraktığı dumanın içinde kaybolup gitti. Sonra kalbinin öteki tarafında bir ateş topu oluşup sırtını delerek çıktı dışarı. Soruyu soran dudakların sahibi, sessizliğin cevabını duyabilmiş gibiydi, “Ama vardı,” dedi.

***

Mutlu insanlar için mutsuz insanlar görünmezdir ama mutsuz insanlar, mutlu insanları görebilirler. Mutlu insanların onları görünmez kılacak siyah pelerinleri yoktur. Mutlu insanlar dünyanın tam ortasında dururlar ve bunun farkında değildirler. Her mutlu adımın gerisinde, o adımların sahibinin tökezlemesini iple çeken birkaç mutsuz adım vardır. Her mutlu gülümsemenin üzerine düşen mutsuz bir gölge vardır. Mutlu insanlar, avcılarla dolu bir ormanda gözleri bağlı gezen ceylanlara benzerler, üzerlerine çevrilen tüfeklerden, boyunlarının yumuşaklığında bilenmek isteyen bıçaklardan habersizdirler. O kurşunların ve bıçak yaralarının acısını tanımadan, kendi kalplerini kendi avuçlarında sıkıp kurutarak çözer mutlu insanların çoğu gözlerindeki bağı. O andan sonra ellerindeki çürümüş kalplerinden bir tüfek yontarlar belki, belki de bir kalp değil bıçaktır göğüslerini yarıp çıkardıkları o şey. Mutlu insanların çoğu, kalplerine saplanan bıçağı çekip çıkarmak isterken öldürürler kalplerini ve ellerinde kalan tek şey bıçaklarıdır artık. Mutluluklarına saplanan bıçak, yegane silahları olmuştur. Artık mutsuz insan bir avcı olmuştur bu ormanda, gözleri bağlı ceylanları avlamak yerine durmadan, yılmadan, yorulmadan o ormanda eski mutluluğunu arayan kendini avlayan… Mutsuzluğun açtığı bir yara varsa gövdesinde, mutsuz insan o yaraya bin yeni yara ekler kendi elleriyle. Bin yeni yara, onu hayatının sonuna götüren bir takvimdir artık.

Mutsuzdu. Artık dünya hizmetçisi değildi onun, düşmanıydı. Hizmet etmesine ederdi yine ama gece can havliyle uyandığında kabusundan, getirdiği bir bardak suyun içine ölüm davetiyesini koyan bir hizmetçiydi dünya. Güneş onun için doğmamıştı o gün. Artık bu devasa ısı ve ışık kaynağının dünya yoklamasında yok yazılmasında mahsur bulunmayanlardan biriydi çünkü. Bu yüzden sabah güneşi yüzünü ışınlarıyla iğneleyerek uyandırmıştı onu. Kabuslarından arta kalan rüya kırıntılarında bulduğu mutluluk tanelerini tam da doldurmuşken avucuna… Gövdesinden gider deliğine akan her bir su damlası “Uyan” diye emir veriyordu hücrelerine. Hücrelerinde cezalarını çeken her bir mutsuzluk mahkumu, sayım için demir kapının önüne dikiliyordu. Aynadaki yansımasında kendini değil, mutsuzluğunu görüyor ve tanıyamıyordu onu. Demek sürgünün bu gününde bilincini taşıyacak olan kişi karşısında dikilen bu gözleri kızarmış, yüzünde yara izleri olan, göz bebekleri kilometrelerce uzaktan dünyaya bakarmış gibi küçücük… bu insandı demek. Mutsuzluğunun saçlarını taradı özenle, yastığının gece boyunca çekip koparmayı başaramadığı saç tellerinde tarağın sivri ve kalın uçları haşin darbelerle gezindi. Her bir tarak darbesinde birkaç saç teli daha ölüyor, her şey gibi saçları da giderek matlaşıyordu sanki. Mutsuzluğunun kokusunu bastırsın diye parfüm sıktı bedenine. Mutsuzluğun kokusunu duyanlar bilirler, bu koku mutsuzluğun değil, çoktan ölmüş olan mutluluğun, o çürümüş cesedin kokusudur aslında. Öyle bir kokudur ki bu, onu mutsuzluk bile sahiplenmek, onunla anılmak istemez. Midesindeki bulantıyı belki bastırır diye hazırladığı kahvaltı, yiyeceklerin hiç savaşmayacak bir ordunun askeriyenin bahçesine dizilip sonra tekrar dağılması gibi masaya konduğu, sonra da tekrar buzdolabının yolunu tuttuğu bir formaliteden ibaretti. Hoş, yeseydi de bulanmaya devam ederdi midesi. Çünkü mutsuzluğun karnı her zaman aç olurdu ve tüm açlıklar, bir daha hiç doyamayacak olmanın habercisiydi mutsuzluk için.

Bir taksi bulabilmek için caddenin sonuna kadar yürümesi gerekti. Taksilerden biri dolu geçti, diğeri boş olmasına rağmen durmadı, en sonunda bir taksinin içinde buldu kendini. Sahil yoluna gelene kadar dura kalka ilerlediler, üstelik şoförün ani frenleriyle sarsılıyordu gövdesi. Radyodan yükselen ses çok iyi bildiği o dildeki en sıkıcı cümleleri kurmaya yemin etmiş gibi konuşuyordu. Sanki sesin sahibini bir stüdyoya kilitlemişler ve önüne sonsuza kadar konuşması için bir mikrofon koymuşlar gibi. Sanki birkaç cümle sonra ağzından köpükler saçarak kafasını mikrofona vurmaya başlayacaktı spiker ve böylece son verecekti acısına. Bu arada taksici de spikere eşlik ediyor gibiydi. Spikerin kelimelerinden yakaladıklarını tekrarlıyor ve o kelimenin çağrıştırdığı alakasız bir cümle kuruyordu. Kurduğu cümlelerde genellikle ekonomiden, siyasetten ve spordan bahsediyordu. Bazen de kendi cümlelerini eklemeden spikerin sözcüklerinden birini tekrarlamakla yetiniyordu. Tekrarlıyor ve bu kelime hayatını mahvetmişçesine camdan dışarı bakıp kafasını sallıyordu. Deniz kenarından geçerken yolun boşluğunu fırsat bilen taksici gaz pedalındaki ağırlığı artırmaya başladı. O iştahla vitesi dörde takarken soldaki camdan görünen deniz mavi bir duvar gibiydi artık. Cep telefonundaki deniz fotoğrafına baktı, mutluluğunu hatırlamak için çekip kaydettiği bu fotoğraf, artık mutsuzluğun ta kendisi olarak adlandırılabilirdi. Fotoğrafı sildi.

Taksi durduğunda taksimetredeki rakamın cüzdanındaki karşılığını bulmak için biraz uğraşması gerekti. Dikiz aynasından gördüğü memnuniyetsiz ifade zorlaştırıyordu işini. En sonunda eline geçen ilk banknotu uzatıp ne kadar verdiğini bilmeden “Üstü kalsın,” dedi. Taksi o indikten sonra saniyesinde uzaklaştı oradan, arkasında gürültü ve tozdan oluşan bir gaz bulutu bıraktı. En azından parayı eksik vermediğini böylece anladı.

Asfaltın kenarına çökmüş bir kadın vardı. Başını siyah bir örtüyle örtmüştü, üstüne siyah bir kazak, altına da kahverengi, uzun bir etek giymişti. Gözlerini kapatmış, başını yana eğmişti. Güneş dudaklarındaki çatlaklara vuruyor, onları dolduruyordu sanki. Kadının sağ elinde bozuk paralar vardı. Acaba o paralarla ne yapacak, diye düşündü. Kadın elini gerçekten avucuna para bıraksınlar diye mi açmıştı? Sanki kadın elini birine uzatıyordu, sanki kadın birinin elinden tutup onu mezarına götürmesini bekliyordu. Artık hayattan tek beklentisi gövdesini sığdırabileceği bir mezar yeri olmalıydı, sonuçta bunca yolu aşıp buraya gelmesinin sebebi en azından kendi seçebileceği bir mezara girebilmek değil miydi? Kadın ansızın gözlerini açıp kül rengi bakışlarını onun gözlerine kenetleyince istemsiz geriledi. Sanki oradaki duvarlardan, taşlardan, ağaçlardan biri gözlerini açmış gibiydi. “Ben hep buradaydım,” diyordu kadının gözleri. Başını başka yöne çevirdi.

Etrafına baktığında fark ettiği ilk şey sessizlik oldu. Tüm dünya o iç sesini rahatça duyabilsin diye sessizlik yemini etmişti sanki ya da yine kendini fazla önemsiyordu. Sıradan bir gündü. Yolun kenarındaki ağaçların dallarında birkaç serçe gördü. Baktığı anda serçeler kanatlarını çırpıp bulundukları dalı terk ettiler. Yoldaki çakıl taşları canını acıtırken uzaktaki ağacın dibinde bir karga gördü. Siyah tüyleri parlayan karga yerdeki bir ekmek parçasını yakalayabilmek için uğraşıp duruyordu. Bastığı çamur birikintisinin sesiyle ayırdı bakışlarını kargadan, çizmeleri ve siyah pantolonu çamura bulanmıştı. Şimdi, mutsuzluğunun tamamlanmasına birkaç adım kalmıştı.

İşte orada, o piknik masasının üzerindeki çöplerde, devrilmiş boş şişelerdeydi mutsuzluk. Masanın yanındaki ağacın dibine bırakılmış poşetlerden sarkıyordu. Mutsuzluğuna adım adım yaklaşırken iki çift temiz ayakkabının hızlı adımlarını fark etti. Bakışlarını yukarı kaldırdığında birbirlerine ellerinden bağlanmış bir çift temiz insan gördü. Boştaki ellerinde bir piknik sepeti, içecek torbası ve mutluluklarını taşıyorlardı. Olduğu yerde kalmıştı. Kadın içecek torbasını oturağa koyarken adam da masanın üzerindeki çöpleri, boş şişeleri bir hamlede toparlayıp ağacın dibindeki poşetlere koydu. İki saniye sonra poşetleri ilerideki konteynere atıp dönmüştü. Şimdi, kadının çantasından çıkardığı ıslak mendille ellerini temizliyor ve gülümsüyordu.

Piknik sepetinden önce sofra bezi çıktı ve masaya serildi. Sonra birkaç parça yiyecek özenle yerleştirildi sofra bezinin üzerine, ardından bardaklar ve içecekler çıkarıldı. Konuşmuyorlardı ya da o duyamıyordu konuştuklarını. İkisinin de yüzlerine yayılan bir gülümseme vardı. Aynı şeyleri giyen çiftler gibi bir çiftti, aynı gülümseme vardı yüzlerinde. Arada sırada küçük şaşkınlık bulutları gelip geçiyordu sadece ama baki olan saklıydı yüzlerindeki gülümsemede.

Piknik masasındaki bakışları bir çakmağın sesiyle sağ tarafa kayınca o adamı gördü. Sigarasından derin bir nefes çeken adam da biraz uzaktan aynı masaya, aynı çifte bakıyordu. Adamın göz bebekleri de küçücüktü, tıpkı aynaya baktığında gördüğü göz bebeklerine benziyordu, sanki kilometrelerce uzaktan, dünyanın öbür ucundan bakıyordu piknik masasına. Adam sigarayı neredeyse üç nefeste bitirdikten sonra ayakkabılarının dibinde biriken izmarit yığınına bir yeni üye daha gönderdi. Sonra öksürüğe boğuldu, bir yandan öksürüyor bir yandan da etrafından kötü bir kokuyu kovmak istermiş gibi ellerini sallıyordu. En sonunda öksürüğünün elleri boynundan çekildi, boğazında biriken bir topak balgamı izmarit yığınının tam ortasına bir bomba gibi bıraktı. Başını yerden kaldırdığında göz göze geldiler. İkisi de çok iyi tanıdıkları ama asla görmek istemedikleri birini görmüş gibi, kâbuslarında kendi bedenleriyle karşılaşmış gibi baktılar birbirlerine.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İsveç Akademisi KrizdePınarnaz Eren
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Dilan Özdemir

22 Kasım 2025

Gizem Pınar Karaboğa: "Bizim acımız ço..

Edebiyat başka bir açıdan bakıp onu herkese gösterebilme cesareti ve sorumluluğudur çünkü bence.Dilan Özdemir: “Maske” isimli öykünüzde, “Gittikçe genişleyip ağırlaşan söyleme isteğinin baskısıyla iki büklüm olmak. Doğru sözcükleri bulmaya çalışarak ıkınmak s..

Devamı..

Sürüngen Beyni ve Öteki Nöro-mitler

A. Lacroix

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024