Serdar Uslu’nun kaleme aldığı ve Timaş Yayınları etiketiyle yayımlanan Hilkat Garibeleri, başından sonuna insanı merak duygusu ve absürt kavramları arasına sıkıştıran bir metin.
Hakkında hiçbir fikriniz olmadan başladığınız bir romanın sizi sarıp sarmalaması ve hayrete, dehşete, neşeye ve buradan mesafeyle birbirine tezat duygular karmaşasına düşürmesi kadar güzel bir şey var mı acaba? Kendi halinizdeyken, bir başınıza çıktığınız bu yolculukta işin ucunda okuduğunuz metinden kılavuz yeni filmlere, yeni referans kitaplara ve araştırma konularına ulaşmanız da cabası olarak burada dursun. Velhasıl edebiyat keşifler yolculuğudur. Yazar metni kurarken keşfeder, okur da okuma eylemi ve devamında. Yeni kitaplar, yeni bakış açıları, yeni türler, bazen önyargılar bazen de bir isyan bu eylemlerle keşfedilir. Yazar da okur da kâşiftir. Keşfedenlere ve buna vesile olanlara selam olsun.
Serdar Uslu’nun kaleme aldığı ve Timaş Yayınları etiketiyle yayımlanan Hilkat Garibeleri, başından sonuna insanı merak duygusu ve absürt kavramları arasına sıkıştıran bir metin. Bir yanıyla da önceki paragrafta bahsettiğim duygu geçişleri ve keşiflere kapı aralayan bir hikâye. Serdar Uslu, kurduğu yer yer mizahi yer yer felsefi dilini, karakterleri üzerinden okuruna geçiriyor. Kimi vakayla gülümsüyor kimi ziyafet sofrasında düşünüyoruz. Varlığın, insanın, anlamın ve saçmanın ne’liğine sık sık bakıyoruz. Üstelik bunları kısıtlı bir alanda, yüz yetmiş küsür sayfada yapıyoruz.
Hilkat Garibeleri kaotik bir girizgâhla başlıyor. Kahramanımız Şâkül Mercimek’in hal ve ahvalini anlıyor, ruh halini seziyoruz. Kırk yaşında, bekar, dilbaz bir ana evde kalmış bir abla ile yaşamakta ve senelerini verdiği kimsenin umurunda olmayan bir akademik kadroda ömrünü tüketmekte. Fakültenin kuruluşu, işletilmesi ve tez savunmasının yapıldığı bölümleri bana Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü anımsattı. Uslu’nun akademik camianın karikatürize ettiği, on yedinci yüzyıla ait bir tuzluğun konu edildiği bir tez savunmasının ömürlerce sürmesi ve bölümün geleceğinin bu teze, bu insanlara bağlı olmasının altında yatan trajikomik gerçekliği müstehzi bir gülümsemeyle yazdığını düşünüyorum.
Hikâye bu bakış açısıyla devam edecek, bizler akademinin geçmişten günümüze evrimini ve bir türlü gerçekleşmeyecek devrimini okuyacağız diye düşünürken bazı şeyler olur. Zaten hayatta hep bir şeyler olmaz mı? Kasabaya bir yabancı gelir veya birisi ölür. Akademiye bir yabancı gelir. İsmi Ferruh Dora’dır ve kitaptaki tüm karakterlerimiz neye uğradığını şaşırır. Sadece bu mudur olan? Şâkül’ün kardeşine görücü gelir ki aman Allah’ım evlere şenlik… Düşman başına. Hikâyeye iki yabancı geldi, ben sadece bu kadarını size aksettim ve sizler de neye uğradığınızı şaşırdınız, değil mi? Üstelik hikâyemiz henüz başlıyor…
Ferruh elinde bir emirle bir proje için gelmiştir. Projenin adı “Bir Adam Yaratmak”tır. Bir adamın edebiyat fakültesinden başka bir yerde yaratılmasından daha doğal ne olabilir ki? Fakat hikâyedeki herkes, bu adam ve yanında getirdiği enteresan, garip, akıl bulandıran tiplerin nasıl bir adam yaratacaklarını anlayamaz. Ferruh’sa dünyaca ünlü bir profesördür, toplamadığı ödül kalmamıştır. Onun orada bulunması bulunmaz bir nimettir. Herkesi hipnotize etmiş gibi emri altına alır. İstekleri yerine getirilir, ne istenirse alınır. Fakültenin bütçesini kullanabildiğince kullanır ve orada yaşamaya başlar. Laboratuvarını kurar, araştırmalarını yapmaya başlar. Kahramanımız Şâkül de bu enteresan adama hayran olur. O kadar hayrandır ki, bu hayranlık nefrete kadar ulaşacaktır. Nefret edecek kadar hayran olur ona. Ve daha neler neler…
Bu noktada aklımda 1932 yapımı, yönetmenliğini Tod Browning'in yaptığı ve yayımlandığı dönemde insanların salonda bayılmasına, kusmasına, dehşete düşmesine neden olan Freaks filmi geldi. Yapımcısı ve yönetmenine ağır eleştirilere maruz bırakan film, on yıllar sonra bir şaheser olarak anılmaya başlanır. Filmde Browning sirklerde çalışan ucubeleri oyuncu olarak kullanır. Filmdeki karakterlerin fiziksel kusurları öyle rahatsız edici özelliktedir ki film çekimde çalışan ekip, ucubelerin görünüşüne dayanamadıkları için yemeklerini farklı yerde yemek isterler.
Bu filmde işlenen “öteki” kavramının Hilkat Garibeleri’ndeki tasvir edilen karakterlere örtüştüğünü ve dönemi için ayrıksı ve aykırı bir yapım olan Freaks’in Serdar Uslu’yu etkilediğini düşünmeden edemedim.
Birbirine ilmeklenen olaylar, mezarlarından çalınan cenazeler, evlere düşen yıldırımlar, kucağında başıyla dolanan gelinlikli kadınlar, gerçekten ayırt edilemeyen rüyalar. Şakül karakterinin yaşadığı, anlam veremediği ve içinden çıkamadığı her gelişme, evinde ve iş yerinde açıklayamadığı her olay birbirine eklenerek hem hikâyeyi hem de zihnimizi bulanıklaştırıyor. Ferruh’a sinirleniyor, yaptıklarıyla dehşete düşüyor, nefret ediyor, merakına yenik düşüyor, insan olmanın tüm köşelerinde dolanıyor Şâkül ancak bir anlama varamıyor. Biz de onunla beraber nihayete sürükleniyoruz. Bir yandan da yazarımızın yerli ve yabancı pek çok edebi esere, yerel söylenceye göndermelerini takip etmek, onların altında yatan ve metnin inşasına eklemlenen analojiyi yakalamak da bizi en başta saydığım duygudurumlara yeniden ulaştırıyor.
Hilkat Garibeleri, ülkemizde sıklıkla yazılan bir türde değil. Seveni kadar sevmeyeni, olumlu eleştireni kadar yereni de bol olacaktır. Ancak böyle denemelerin, gotik kurmacaların yerelleştirilmesinin edebiyatımızı zenginleştireceğini düşünüyorum. İyi niyetle öneririm.






