“Hiç mi pişman olmadın, bir kere bile mi?” diye sordu usulca.
Umursamaz bir hali tavrı var ama soluğunu tutup beklemesinden aslında cevabı önemsediği belli.
Ergenliğin son demlerinde, tam da varoluş sebebini sorgulamaya, hayatın başıyla sonu arasında bir denge arayışının harlamaya başladığı ateşin tam ortasındaki yaşlarında. Onu dünyaya getirmemden, annesi olmamdan pişmanlık duyup duymadığımı soruyor.
İpin ucunu kaçırmadan, soruyla sorgulama arasında denge kurmaya çalışıp cevapların peşinde koşmak her yaşta iyidir ama yirmilerinin çok başındaki bir delikanlı için tam zamanıdır. Hatta olmazsa olmazdır.
Her cevabın mutlaka sorusu vardır belki ama her sorunun bir cevabı yoktur. Ortalamaya göre hayat yolunun üçte ikisini katetmiş bir anne olarak bunu bilir, ona da söylerim. Ama bazı soruların cevaplarını kâh yanılarak kâh bedel ödeyerek kendisi bulacak olsa da bu sorusunun bendeki cevabı çok net.
“Hayır!” dedim, “hiç pişman olmadığım gibi olup olmadığımı dahi düşünmedim, çünkü hep çok emindim, sen benim içimde filizlenmeye başladığı andan itibaren ben çok ama çok mutlu oldum.”
Tuttuğu nefesini bıraktı. Bunu benden daha önce de duymuştu. O sormadan ben söylemiştim ama bazı cevaplar soru sorulduğu zaman önemli oluyor işte.
Annelikteki pişmanlıklarla anne olunduğu için pişman olmak birbirine çok uzak kavramlar.
Evlat kendi bedeninde yola çıkınca, kadın içindeki boşlukların dolmaya başladığını, hayatında ona anlamsız gelen çok şeyin son hızla azaldığını, gökkuşağında yedi değil de on yedi renk olduğunu düşünüyor. Hele kucağına verilip ilk kez kokladığında, evrendeki tüm dünyalar onun oluyor. Evlada can vererek onu aynı zamanda kaçınılmaz bir ölüme de mahkûm ettiği gerçeğini elinin tersiyle bilincinin en derinine, odaların en karanlığına, sandıkların en dibine itiyor. Bu bilgi orada kalsın, paslansın, tozlansın, un ufak olsun istiyor. Ama işte sırf bu yüzden bir tarafı hep ince ince sızlıyor, acıyor, yanıyor.
Evlat büyüdükçe, onun soracağı sorular, bulamayacağı cevaplar, çıkacağı baş döndürücü zirveler, düşeceği uçurumlar, dökeceği gözyaşları, can kırıkları o sızıyı katlıyor, çoğaltıyor, kalp ağrısı haline getiriyor.
Üstüne şaşar beşerin, evladın payına da düşen hataları, tökezlemeleri, düşüp kalkmaları eklendiğinde pişmanlıklar artarak çoğalıyor.
Yani doğurup anne olmak hiç zor değil ama evladın hayatta illaki yükleneceğini bildiğin irili ufaklı acılar karşısında çaresiz kalıp yine de annelik yolunda yürümeye çalışmak zor.
Tabii bunları oğluma söylemiyorum. Onun bedenine büyük gelen aklına ve ruhuna güveniyorum ve bu güveni bana verdiği için çok ama çok şükrediyorum.
Anneler ebeveynliğe babalardan önce başlıyorlar. Dokuz ay bedenlerinin orta yerinde tam iki kalp atıyor. Doğum sadece bebekler için değil anneler için de travma. İnsan kalbinden vazgeçer mi hiç? Anneler doğurarak bir parça vazgeçiyorlar ama o simbiyotik bağı ömürleri boyunca devam ettiriyorlar.
Bir bedende iki kalp mucizesini deneyimleyen kadın bir daha asla eskisi gibi olmuyor. Sonrasında devam ettirdiği simbiyotik bağın da desteğiyle on kaplan gücüne erişiyor. O kadının evladı için gerekirse gözünü kırpmadan hayatından bile vazgeçebilme gücü işte tam da buradan geliyor. Yaşamak en temel içgüdü ve anneler o içgüdüye kafa tutabiliyor.
Bu güç tüm kadınların içinde var. Annelik bir tercihtir ve bu tercih yere, zamana, koşullara göre değişkenlik gösterebilir ama doğurabilme ve evladın can kırıklarına dayanabilme yetisi tüm kadınlara bu gücü veriyor ve onları yukarı taşıyor.
İçinden bir başka insan çıkarılma gücü bedenlerinde tanımlı olarak dünyaya gelen bütün kadınlar, doğursun doğurmasın, bu gücü hücrelerinde taşıyor. Bu öyle bir güç ki kadın elinin, aklının, kalbinin değdiği her şey değişiyor.
Kadını kara örtülerin, yüksek duvarların, birtakım ahlak normlarının arkasına saklayıp mümkünse hep orada tutmaya çalışmak işte bu gücün korkusundan olabilir mi?
Bu bir soru değil, cevap beklemiyorum.
Oysa kadının içinde olduğu her iş, her ev, her hayat nasıl da çoğalıyor, büyüyor, güzelleşiyor. Kadından vazgeçilerek hayatın ve dünyanın ne çok güzellikten mahrum bırakıldığı gerçeği bile isteye es geçiliyor.
Anne olsun olmasın, doğurabilmenin gücüyle parlayan bütün hemcinslerimi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Hepimizin anneler günü kutlu olsun!
Başlıktaki fotoğraf: Liv Bruce






