“İnsan nereye giderse kendini beraberinde götürür.” – Liz Behmoaras
İkinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle gençler siyasi iktidarların dayatmalarına karşı çıktı. Başta Amerikan gençliği olmak üzere bu karşı çıkışın bir de felsefesi vardı. 1965’te Amerika’nın Vietnam’a asker çıkarmasıyla başlayan protesto gösterileri kısa sürede birçok ülkeye yayıldı. Gençler özgürlük, barış ve adalet istemiyle yollara döküldü. Ancak onların bu protesto hareketlerinde yağmalama, darp ve kaba kuvvet yoktu. Kendi inandıkları felsefeyi yaymak, halklara anlatmak ve bunu özgürce yaşamak istiyorlardı. Müzik yapıyor, kitap okuyor, şiir yazıyor, afişler yapıyorlardı. Onlara “hippi” deniliyordu.
1950’lerin başlarında New York’taki işsizlerin sorunlarını anlatmak ve onlara bir çözüm üretilmesi için ülkeyi dolaşmaya başladılar. Hippiler insanlığa zarar verdiğini düşündükleri bütün uygarlığı, kapitalizmi ve mevcut hukuk düzenini reddediyorlardı. Geniş komünler halinde yaşıyorlardı. Protestolar sırasında askerlerin namlularına çiçek soktukları için kendilerine “Çiçek Çocuklar” adı takılmıştır.
Hippilerin yaşam felsefesini oluşturan edebî kitapların arasında şunları sayabiliriz: Jack Kerouac’ın Yolda ve Zen Kaçıkları, Allen Ginsberg’in Uluma, William S. Burroughs’nun Çıplak Şölen adlı kitapları elden ele dolaşmaktaydı. Ancak bunların içinde özellikle Hermann Hesse’nin yazdığı Siddhartha adlı romanı dünya çapında bir üne kavuşmuştu.
Hippi felsefesi, cinsel özgürlük adı altında doyumsuz bir barış ve aşk süreci yaşamaya yönelikti. Onlar hiçbir kuruma, devlete, iktidara, coğrafyaya bağlı değillerdi. O dönemin çok bilinen sloganı şuydu: “Savaşma seviş.”
Hippi sözcüğünün ortaya çıktığı yıllarda Muhammed Ali Clay askere gitmediği için unvanı elinden alındı ve üç yıl boyunca ringlere çıkması yasaklandı. Yine bu olaylı yıllarda siyahilerin haklarını savunan Malcolm X öldürüldü. Aynı grubun başına geçen Martin Luther King’in ünlü sözü “Bir Hayalim Var” ise neredeyse tüm ezilen halkların manifestosu olmuştu. Hippiler genellikle vejetaryendi ve gruplarında kast sistemi yoktu. Hepsi Buda felsefesine inanmaktaydı. Hiçbiri kutsal kitaplara ve orada belirtilen Tanrı’ya inanmıyordu. Erich Fromm onları en tutarlı bir devrimci hareket olarak yorumlamıştır.
1960’lı yılların ortasından itibaren Fransa’daki öğrenci hareketleri Türkiye’ye de sıçramıştı. O dönemde öğrenciler ve işçilerin üzerinde yoğun bir baskı vardı. Sağcıların iktidar güçlerini de arkalarına alarak sol görüşlü öğrencilere saldırmaları günlük bir olay olmuştu. Ancak bu hareketli günlerin içinde, Avrupa ve Amerika’dan Katmandu’ya gitmek isteyen hippilerin dinlenme durağı adını verdikleri İstanbul’da bir süre kaldıkları biliniyordu. Genellikle Sultanahmet ve çevresindeki ucuz pansiyonlarda, açık alanlarda yatmışlardır. Hippilerin yaşamları çok renkli ve maceraya açıktır. Bu nedenle onlara katılmak isteyenlerin sayıları sürekli artmıştır.

Liz Behmoaras ülkemizin yakın tarihi üzerine araştırmaya yönelik romanlar yazmaktadır. Her romanında yaşanan olayların geçtiği çevreyi, dönemin özelliklerini en ince ayrıntılarıyla anlatmaktadır. Onun romanlarını okurken bir yandan da yakın tarihimizin içinde yer alan ama çoğu kez gözden kaçan bazı olayları görürsünüz. Bu romanında da 1960’lı yılların Türkiyesi’nde hippilerin yaşam felsefesini ve dönemin öğrenci olaylarını yansıtmaktadır. Bütün bunları bir grup gencin kişilikleri, dünya görüşleri, meslekleri, kaprisleri, yaşam biçimleri üzerinden anlatmaktadır.
Liz Behmoaras çok katmanlı bu romanında sadece hippilerin yaşam biçimlerini değil, söz konusu dönemde Türkiye’de yaşanılan birçok siyasi olayı da konu ediniyor. Öncelikle kitabın ismini açıklayalım: Lale Pudding Shop. “Pudding Shop. Lale Restoran. Aslında Sultanahmet’te bir muhallebici. Pudding Shop, muhallebici dükkânı demek. Puding de sütlü bir tatlı olduğundan öyle diyorlar oraya yabancılar.”
Romanın başlarında hippi felsefesi üzerine bir açılım yapılıyor: “Siz asıl, aralarına katılmak istediği bu gençlere bakın. Asıl güzel, saf, temiz düşünceler içindeler! Amaçları sadece sevgi… İnsanoğlunu dinine, ırkına, milletine göre ayırmadan sevmek istiyorlar….Bakın, onların izledikleri ve burada başlayan güzergâh, yani İpek Yolu İslamiyet’ten çok önce bir sürü din ve inancı bir arada barındırmış; başta Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve Hinduizm olmak üzere.”
Hippilerin giyim biçimleri geleneksel giyimin tam tersidir. Onlar renkli giysiler ile sokağa çıktıklarında hemen dikkat çekerlerdi. Özellikle kadınların saçlarında çiçekten yapılmış bir taç, parmaklarında ve boyunlarında gümüş takılar, ayaklarında sandaletler, bileklerinde deri bileklikler bulunurdu. Genellikle rahat giysileri tercih ederlerdi. Üzerlerinde bir tişört, eski bir kot pantolon ile uygarlığa karşı çıkışın bir görüntüsünü sergiliyorlardı. “Sırtlarında işlemeli Şile bezinden bol bluzları, başlarında nakışlı şapka, bone veya çiçekten taçları, ellerinde çiçekleriyle…” Hippilerin en çok kullandıkları araba modeli Volkswagen’di. Bu arabayı çeşitli renklerle boyarlardı.
Romanı okurken bir yandan da dönemin İstanbul’unu (en azından belirli bölgelerini) tanıyorsunuz. Yazar, okuru bu anlamda bilgilendiriyor. Roman bir harita gibi okuru 60’lı yılların İstanbul’unda gezdiriyor.

“Sultanahmet’e varmak için, troleybüsün Topkapı hattını yakalayamadığı zamanlar Eminönü’nden ya da Karaköy’den taksiye binerdi Leyla.” “Sultanahmet Camii’nin ya da yabancıların verdiği adla Mavi Cami’nin önünde indi. Önünde durduğu caminin çizgilerine uzunca bir an baktı.…Görkem ile zarafeti aynı anda kendinde toplamış bir şaheserdi bu; art arda sıralı kubbeleri ve gökyüzüne doğru adeta uçuşan altı minaresiyle İstanbul’un büyüsünü yansıtıyordu.
Bizans döneminde Hipodrom, Osmanlı döneminde At Meydanı ve şimdi Sultanahmet Meydanı diye adlandırılan geniş alana….Bizans’ın şenliklerine ve cirit oyunlarına, Yeniçerilerin kazan kaldırmalarına ve daha yakınlarda Halide Edip’in ünlü konuşmasına sahne olmuştu.”
“Eyüp’teki Piyer Loti kahvesinde….Güneş, servilerin arasından kıvrılarak Boğaz kapısına uzanan Haliç’e ağır ağır batıyor. Cami kubbelerinden yükselen minareler, pembeye dayalı boyalı gökyüzünde beliren henüz solgun yıldızlara ve incecik hilale uzanıyor.
Buranın eski adı Rabia Hanım kahvesiymiş. Piyer Loti adında Fransız bir yazar ülkemizi o kadar çok seviyormuş ki onu ikinci vatanı gibi benimsemiş. Aziyade adlı bir Türk kızına âşık da olmuş ve bu aşkı, aynı adı taşıyan bir romanda anlatmış. Aziyade diye bir romanı hiç duydun mu sen?...Rivayete göre, bu romanı bu oturduğumuz kafede bu şahane manzara karşısında yazmış bizim Mösyö Loti.”
Romanda aynı bölüm devam ederken şunları okuruz: “Bak buradan çıktığında, ilerde bir kabir vardır, ona İskender Dede kabri derler, önünde de üç kuyu. Bunların biri dilek kuyusu diye bilinir. Bu kuyuyla ilgili, Evliya Çelebi denen, çok gezen gezdiklerini de sürekli yazan bir adam, Seyahatname’sinde, kuyuya bakanların gönüllerinden geçirdikleri istekleri kuyunun içinde gördüklerini yazar.”
Liz Behmoaras bu romanında Türkiye’nin yaşadığı bazı siyasi olayları da anlatıyor.
“Geçtiğimiz hafta başı Ankara’da Amerikan Büyükelçisinin arabasını yaktı ya öğrenciler, bana neyi düşündürdü biliyor musun Leyla?”
Romanda Nâzım Hikmet önemli bir yer tutuyor. Büyük ozanın yazdığı şiirlerden söz ediliyor, onun devrimci kişiliği anlatılıyor.
“Büyük şairimiz Nâzım Hikmet’i tanımak ve sana tanıtmak için Alexis’i beklemedik herhalde….Haklıydı da. Dört Hapishaneden, Rubailer, Ferhad ile Şirin, Memleketimden İnsan Manzaraları gibi eserlerini Leyla baba evinde okumuştu….Bunlardan başka, ölümünden iki yıl sonra 1965’te Yön dergisi Kurtuluş Savaşı Destanı’nı yayımlamıştı.”

Romanda yer alan karakterler değişik kültürleri temsil ediyor. Her birinin kendine özgü yaşam biçimi, cinsellik anlayışı, dini inancı, yaşamdan beklentisi hayli farklı ve keskin denilebilir. Söz gelimi, ulusal bir gazetede çalışan Ogan adlı gazeteci muhafazakâr kimliğe sahip. Kendisi sol görüşlü dünyaya pek yakın birisi değil. O daha çok milliyetçi kanadı temsil ediyor. Ancak Ogan’ın insani yönü de var. Özellikle başkalarına yardım etmek konusunda elinden geleni yapıyor. Başkahraman Leyla ise başlangıçta hippi yaşam biçimini tam olmasa da felsefesini benimsiyor. Babası (Bülent Kaplan) kültürlü ve aydın görüşlü biridir. Karısından yıllar önce (Aylan Kaplan) ayrılmış, İdil adında biriyle evlenmiştir. Leyla, ayrı yaşayan anne ve babasının sorunlarıyla uğraşan genç bir kadındır. Onun Tommy ile olan birlikteliği cinselliğe dayansa da aslında kendisinin duygusal açlığı buna neden oluyor. Parçalanmış ailelerde büyüyen çocukların, bir de dönemin sert siyasal koşulları buna eklenince bu parçalanmışlık duygusu onu Hipi kültürüne yöneltiyor. Böylelikle komün yaşayan, uygarlığı kabul etmeyen, cinsel özgürlüğü savunanların arasında kendini daha rahat hissedeceğini düşünüyor. Ancak onun duygu travması yaşaması bazı sorunları da beraberinde getiriyor. Yaşamda neye karar vereceğini tam olarak bilemiyor. Gittiği bir psikolog şunları söylüyor: “O zaman kendinizi otuzlu yaşlarda, bilmem kaç kez evlenip boşanmış, tatminsiz, dengesiz, ne istediğini bilmeyen bir kadın olarak buluverirsiniz.”
Leyla’nın bu ruhsal sorunları bir arayış içinde bazen kaosa dönüşüyor bazen de geçici olarak düzeliyor. Ancak kültürlü biri olmanın verdiği birikim sayesinde, rehber Macit’le birlikte Katmandu’ya gitmeye karar veriyor. Yeni bir yaşam, yeni bir heyecan ve yılların yarattığı birikimi böylelikle üzerinden atabilecektir. Katmandu o yıllarda Hipilerin âdeta kutsal kâsesi gibiydi. Oraya gidip ruhsal arınmada bulunmak bir tür terapiydi. Romanda kadın erkek ilişkilerinin de yer aldığını söyleyelim. “Neden suçu mutlaka kadında arıyorsun? diye tersledi. Zaten siz erkekler hep aynısınız! Size göre böyle olaylarda suçlu olan hep kadınlar.”
Ayla (Leyla’nın annesi) karakteri çok önemlidir çünkü gençlik yıllarında opera söyleyen bir sanatçıdır. Ancak bu konuda yeterli eğitimi yoktur. Kocasından ayrılmasıyla birlikte yaşadığı çeşitli sorunlar nedeniyle sanat yaşamı çok uzun sürmez. Evde tek başına kaldığında hâlâ o eski şatafatlı günlerin özlemini yaşamaktadır. Giyimi, viskisi, tavırları ile “Ben ölmedim, o eski opera sanatçısıyım. Buradayım!” demektedir. Ayla Kaplan, kansere yakalanmıştır. Kızına bunu çok belli etmemeye çalışsa da sonuçta uzun bir ömrü kalmadığının farkındadır. Bunun yarattığı travma, şöhret eskisi olması, yaşamda aradığını bulamaması gibi ruhsal sorunları yaşamaktadır. Bu da onu bir arayışa iteler. Kadınlığını, şöhretini, sağlığını kaybetmiştir artık. O halde, geriye ne kalmıştır? Son bir mutluluk isteği. Leyla’nın bir arkadaşı olan, gitarıyla kendini özdeşleştiren Erol ile bir aşk yaşar ve kimseye haber vermeden onunla evlenir. Birlikte Almanya’ya gidecekler, orada Erol konserler verecektir. Aslında bu durum kendinden kaçışın bir göstergesidir. Leyla bütün bunlara tanıklık edince, o da Türkiye’deki yaşamdan kopmaya başlar. Stelle ile birliktelik yaşayan Alexis ise Güneydoğu’ya Kürtleri örgütlemeye gider. Erol’un hiç yanından ayırmadığı gitarıyla ilgili şunları okuruz:
“O külüstür gitarı sürekli olarak dünyayla kendisi arasında yer alan bir nesne, sanki hem dünyayı kendisinden gizleyen hem de kendisini dünyadan koruyan.”

Roman 1960’lı yılların devrimci hareketleri ile hippi felsefesini birlikte harmanlıyor, farklı kişiliklere sahip karakterleriyle okuru içine çekiyor. Anlıyorsunuz ki o dönemin koşulları birçok insanı değiştirmiş, yeni arayışlara yöneltmiştir. Söz gelimi, uyuşturucu kullanan, biraz kilolu olan Lilian başına buyruk bir kadındır. Babasının maddi durumu iyi olmasına karşın İstanbul’a gelmiştir. Buradan Katmandu’ya gidecek ve yaşamı tamamen değişecektir. Bu hayaller ne yazık ki gerçeğe yakın değildir. Sonunda o da anlar ki en iyi karar babasının evine dönmektir. Tıpkı Tommy’nin İngiltere dönüp toplumu kötü adamlardan korumak için polis olması gibi. Romandaki karakterlerin psikolojik yapılarının çok önemli olduğunu söyleyebiliriz. Hepsinin kişiliği, yaşam biçimi, inancı, kendi değerleri ve hayalleri farklıdır. Yazar her bir karakterini dantel işler gibi metne dökmüş, onların kişiliklerini ve yaşamlarını bütün çıplaklığıyla anlatmış. Bunların arasında bir de Kost lakaplı uyuşturucu satıcısı Hollandalı Konstantin Belder’in bedeninde büyük bir gamalı haç dövmesi vardır. Kendisi Nazi yanlısıdır. Birçok insanı uyuşturucuya alıştırır ama sonunda cezaevine girer. Yazar, bu karakter üzerinden Naziliği ve soykırımı da sorguluyor. Ayrıca uyuşturucu satmanın ve kullanımın da ne kadar tehlikeli olduğunu açık bir dille karşımıza getiriyor. Liz Behmoaras sadece bu konuları değil, dönemin bazı siyasi olaylarını da anlatıyor. Söz gelimi, 1970’te 15-16 Haziran olayları da geniş bir yer tutuyor. İşçi ve öğrencilerin ortaklaşa katıldıkları bu yürüyüşe yine iktidarı arkasına alarak sağcı gruplar, bıçaklar ve silahlarla saldırır. Sonuçta iki kişi ölür ve yüzlerce yaralı vardır. Fransa’da da benzer olaylar yaşanmaktadır.
“Mesela, Nanterre Fakültesi kampüsünde aşırı sol kesimden öğrenciler ile Paris’ten ‘Bolşi’leri dövmeye gelen faşist ‘Occident’ grubu kavgası, Cohn-Bendit’in eşliğinde 22 Mart Harekâtı, barikatlar gecesi, CRS = SS sloganı, Fransız Komünist Partisi’nin gençliğe hemen her devrimci atılımında engel olması, solu çeşitliliği, işçi konfederasyonların birbirleriyle çatışmaları.”
Romanda ilginç bir sözcük oyunu var: “Tımgıt” Aslında bu sözcük Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı’nın gençler arasındaki kısaltılmış halidir. O dönemde, bu teşkilat sol görüşlü öğrencilerin buluştuğu bir yerdir ama sonradan sağcı grupların tekeline geçmiştir.
Romanın çok katmanlı olması nedeniyle içindeki bilgilerin ötesinde başka şeyler de var. İdil Biret’in ilk sahneye çıkışı kadar eşcinsellik konusu da yer alıyor.
“Her erkek çocuk onları görünce kadın kılığına görmek istemez. Eşcinselliğin ve benzeri farklı cinsel yaşamların bir hastalık ya da tercih değil de doğuştan gelen bir eğilim olduğu söyleniyor Amerika’nın bazı çok uç psikiyatri çevrelerinde.”
Lale Pudding Shop 1960’lı yılların Türkiye’sini olduğu kadar dünyadaki bazı siyasi olayları da içinde barındırıyor. Devrimci gençliğin heyecanını, dönemin sosyal koşullarını ve hippilerin yaşam biçimlerini harmanlayan okunması kolay ve bilgilendirici bir roman. Liz Behmoaras her zamanki araştırmacı titizliği, düzgün Türkçesi ve yarattığı karakterleriyle (Bazılarının gerçek olduğunu ama hem adlarını hem de bazı özelliklerini değiştirdiğini romanın sonunda yazıyor.) edebiyat okurlarının beğeneceği bir roman yazmış.
Kaynak: Liz Behmoaras, Lale Pudding Shop, Doğan Kitap, Mart 2020






